Moda sahiline inen yokuşun başında ünlü bir mantıcı vardır. Müşterilerini girişte, iki metre boyunda alçıdan yapılmış bir şef garson heykeli karşılar. Öğrenciyken cebimdeki bütün parayı çalmak ister gibi bakardı, çekinir giremezdim. Eh, şimdi param var, keyfim nerede isterse orada yemeğimi yiyebiliyorum. Yine de buraya her geldiğimde bir tabak mantıya verdiğim parayla evde 10 ya da 20 kişiyi ağırlayabileceğimi düşünmeden edemiyorum. Aslında hiç mantı açmamış hatta pişirmemiş biri olarak bunu düşünmem pek anlamlı değil.
Ne yazık ki mantıcıya vardığımda camda ‘İftara Kadar Kapalıyız’ yazıyor. Hemen yanındaki büfede ayaküstü bir şeyler atıştırıyorum. Yokuş aşağıya akan neşeli insan kalabalığına bakıyorum. Sanki yokuşun başında bir tur otobüsü şen yolcularını indirmiş ya da eğlenceli bir film gösterisinden sonra seyirciler evlerine dağılıyor. Devasa bir avuçtan salıverilen rengârenk bilyelere benziyorlar, yuvarlanarak sahile iniyorlar. Ellerinde piknik sepetleri olanlar denize karşı sofralarını kuracak, geri kalanı ise iftarda restoranları ve kafeleri dolduracaklar.
Moda burnundaki çay bahçesine uğruyorum. Hayatta bazı sorular asla sorulmaz. Mesela hiç kimse “bu çay bahçesinde şöyle ağzıma layık çay içebilmenin yolu yordamı, gizli bir kuralı var mıdır?” diye sormaz. Oysa ben çok iyi bilirim; iki ileri bir geri mehter marşı kuralını. İki bardak kötü çaya dayanabilen üçüncüsünde mükemmel tatta, taze demli bir bardak çay ile ödüllendirilir, garsonlar tarafından. Artık garsonların hiç birini de tanımıyorum ya neyse. Öğrencilik yıllarımda ne kadar sık gelirdim buraya. O zamanlar pek bir gevezeydim, meraklıydım, hepsiyle ahbap olmuştum. Belki şimdi oğulları burada çalışıyordur. Gerçi şef garson Kamil Amca’nın tek oğlu vardı, doktor olacaktı, okulu bitirince babasını çekip almıştır buradan. Burhan Ağabey’in oğulları olabilir mi? Yok, olamaz, onlar pek bir hayırsızdılar. Ama Recep Dayı’nınkiler olabilir; onlar efendi çocuklardı ve okulla araları pek yoktu. Cevabı olmayan ve asla bulamayacağım sorularla cebelleşiyorum. Aylaklık zihin yorgunluğundan başka bir şey değil. Lüzumsuz ve anlamsız kelimeler karmaşası içindeyim. Üçüncü çay iyi geldi, yok bu garson kesin Recep Dayı’nın oğlu. Of, emeklilik ne sıkıcı.
Hesabı ödeyerek oradan Moda sahiline doğru iniyorum. Ben de yokuş aşağıya yuvarlanan şeffaf bilyeyim, kel ve göbekli… Niyetim, denize karşı bir bank bulup günün son sigarasını içerken, güneşin batışını seyretmek. Fakat uzaktan çimenlerin üzerine yayılmış kalabalığı görünce ramazan ayında olduğumuzu yeniden hatırlıyorum. Bizim sigara iftar saatine dek yalan oldu. Aşağıdaki kalabalığa yaklaştıkça ellerdeki bira şişeleri ve kutu kolaları fark ediyorum, demek ramazan uğramamış buraya.
Çimlerin üzerinde 20-30 yaş arası genç insanlar piknik örtülerini sermişler, hepsi bir örnek, şu ileride el arabasını ittiren satıcıdan almışlar.
Belediye bu çim işini iyi kapmış. Bizim zamanımızda futbol maçlarının yapıldığı ünlü sahalar bile kel keldi. Futbolcular çamur içinde debelenirlerdi. Kahverengilik içinde birkaç tutam yeşillikti gençliğimde çimenler, onları özlüyorum, şimdikiler pek suni, plastik gibiler. Mükemmeliyetçi ellerin eseri böbürlenen çimler aracılığı ile tehdit ediliyoruz. “Bak parkları bahçeleri nasıl da düzenledim, bu arada seni de …”
Bisikletli bir seyyar satıcının dolabından yeni çıkmış kutu kolalar ve biralar buz gibi, “gel beni iç” diyor. Genç bir oğlan çıplak ayakları ile dans ediyor, ayaklarına bir şey batmasında korkuyorum. Biraz ötede kısa etekli bir kız ortada sıçan oluyor. Yanına giderek eteklerini aşağıya doğru çekiştirip “donun görünecek kızım” diyesim geliyor. Üç numara tıraşlı kırmızı saçlı bir kız ile uzun sarı saçlı sevgilisi yan yana uzanmışlar, mutlu hayaller kuruyorlar besbelli.
Denize karşı bir bank bulup oturuyorum. Az ötedeki kayalıkların üzerinde orta yaşlı dört ayyaş, çilingir sofrasını kurmuş. Top atılmasını beklemeden rakı kadehlerini tokuşturuyor.
Havada hoş bir müzik yayılıyor, mütemadiyen… Şimdiki adını bilmiyorum ama eskiden batı müziği dediğimiz tarzdan. Gencin sesi yumuşacık, ruhumu okşuyor. Bir keyif sigarası yakıyorum.
Yanıma, yedi sekiz yaşlarındaki bir oğlan çocuğu ile annesi gelip oturuyor. Genç kadın, çantasında uzun süre bir şeyler arıyor. “Aslında çok fazla çakmak alıyorum fakat her aradığımda kayboluyorlar” diyor, çakmağımı isterken. Gülümsüyorum.
Çocuk, “ Anne para verir misin?” diyor.
Annesinden aldığı parayı az ötedeki müzisyen gencin önünde yerde duran küçük kutuya bırakıyor. Bir süre oradaki kalabalık arasında oyalanıyor, müziği dinliyor sonra yanımıza gelip oturuyor.
Annesi, “Biraz daha dinleseydin, parayı atıp kaçar gibi yaptın” diyor.
“Bankta oturup dinleyeceğim. Beni buradan da görebilir”
“Peki canım”
“Görür değil mi? ”
“Görür tatlı oğlum. Parça bitince alkışlarsak onu dinlediğimizi ve beğendiğimizi anlar.”
Arkamızda çimenlerde bir şamata kopuyor. O tarafa doğru dönüp bakıyoruz; kadın, çocuk ve ben. Çimenlerin üzerinde ufak bir bebek en sevimli haliyle minik adımlar atıyor. Anne ve baba coşkuyla “ilk adımları” diyor. Bütün park bu sevince ortak oluyoruz. Bu anı cep telefonları ile kaydediyoruz. Uzunca bir süre “aman nazar değmesin”, ‘maşallah” sözleri havada uçuşuyor. Hevesli anlatıcıların “ilk adım” hikâyeleri bitmek bilmiyor.
Önümüze döndüğümüzde müzisyen yeni bir şarkıya çoktan başlamış.
“Kaçırdık” diyor, çocuk.
“Olsun vaktimiz var, bu parça bitinceye kadar dinleriz”
Benim de vaktim var. Çocuk annesinden tekrar para istiyor.
“Yavrum, oyun salonundaki otomat kutusu mu sandın? Parasız da çalar söyler.“
“Başkasına vereceğim”
“Kime?”
“Şu kayalıkların orada oturan amcaya”
“Para verilmez, ayıp, utandırırsın. Hem o amca işsiz değil, teneke kutuları topluyor.”
Çocuk piknik yapanların yanına gidiyor, boş kutuları istiyor, çimenlerin üzerine atılmış bir poşetin içine dolduruyor.
“Ne güzel, çevreci bir çocuk yetiştirmişiniz” diyorum, sevinçle.
“Onun derdi başka” diyor, kadın.
Derdini merak ediyorum, fakat kadınla çevreyi korumanın birincil koşulunun az tüketmek olduğundan başlayan uzun bir sohbete girişiyoruz. Bu; basit, kolay ve anlaşılabilir bir sohbet oluyor. Herkesin bildiği şeylerin birisi tarafından bana tekrarlanması yine pek hoşuma gidiyor.
Çocuk, ağzına kadar tıka basa doldurduğu poşeti sürükleyerek yanımızdan geçip gidiyor. Az ötedeki kayalıkların orada oturan adamın yanına varıyor. Adamın sağında ve solunda, yerde kocaman naylon çuvallar, toplanan boş içecek kutuları ile doldurulmuş. Akşama kadar epey iyi iş çıkarmış. Şimdi dinleniyor olsa gerek. Oturduğum yerden gözlerinin feri kaçmış, kara kuru, üstü başı perişan bu adamın yanına giden çocuğu izliyorum; poşeti adama doğru uzatıyor, adam gülümseyerek onun başını okşuyor, çocuk koşarak piknik alanına geri dönüyor.
Sahile indiğimden beri orada olması muhtemel bu adamı henüz fark ediyor olmamı garipsiyorum. Biraz da utanç duyuyorum. Bütün güzelliklere aç, talepkâr gözlerimiz ne zaman görmez oldu bu insanları? Ne zaman çirkin ve sefil olduklarına karar verip hayatımızın hayaleti haline getirdik? Onları yok saydık? Büyüyünce mi?
Çocuk yeniden bir poşet dolusu kutuyu sürükleyerek adamın yanına gitmeye çalışıyor. Annesi taşımasına yardım etmek için kalkıyor ben de peşlerinden gidiyorum.
Bir süre sonra yan yana oturuyoruz; adam, kadın, çocuk ve ben.
Kadın çantasında bir şeyler arıyor, istem dışı çakmağı uzatıyorum, sigarasını yakıyor. Adama sigara paketini uzatıyor.
Adam “oruçluyum” diyor.
Kadın “affedersiniz “ diyerek sigarasını söndürüyor.
“Şu köşede mantıcı var…” diyorum.
Birlikte iftar saatini bekliyoruz…
Ayşenur Baran Turan

Ayşenur Baran Turan tüm yazıları:
https://pazartesi14.com/category/yazarlar/aysenur-baran-turan/

çok keyifli bir öykü olmuş, kaleminize sağlık
Çok teşekkür ederim🌷