
DÜKKANIN ÖNÜ/ SELÇUK BARAN
Selçuk Baran’ın çok önce aldığım kitabını okurken aldığım günü hatırladım. Suat Derviş’in, Avrupa Pasajı diğer adıyla Aynalı Pasajdaki sergisine gidecektik. Arkadaşlarımla Beyoğlu’nda YKB Yayınlarının önünde buluşmaya karar verdiğimiz gündü. Onları beklerken içeri girip kitaplara baktığımız sırada görevlinin tavsiyesi ile almıştım bu kitabı. Kitapta 9 öykü yer almış ama beni en çok etkileyenlerden biri Dükkânın Önü.
Olay Örgüsü, sabah saatlerinde, Satım Evi olarak adlandırılan tuhafiye dükkânının önünde, havanın ve kahramanın iç sıkıntısı ile başlayıp akşam saatlerinde sele dönüşen yağmurun yağması ile bitiyor. Yazarın dükkânı Satım Evi olarak adlandırması ilgi çekici.
Öykü, Tuhafiyeci Mehmet’in, satım evi dediği dükkânının önünde volta atarken kafasından geçirdiği düşüncelerle başlar. Yaz sıcağında kendi yalnızlığından bunalan Mehmet’in iç sesi ile dış ortamın sessizliği çelişki olarak verilmiş. Kuşların ötmemesi, bulutsuz gökyüzü, güneşin parlak olmayışı, çarşının sessizliği dikkatini çeker Mehmet’in. Alışverişe tek kişinin gelmemesi, kahvede oturanların bir selam bile vermemeleri de rahatsız eder onu. Kasaba da bir uğursuzluğun olduğunu hisseder durumda.
Yoldan geçen yaşlı adamın yanındaki gence “Ölüm geliyorum demez, genç ihtiyar ayırmaz, tanrının işi” dediğinde gencin duyarsızca “canım sıkılıyor” demesi Mehmet’i düşünceye sevk eder. “Dükkânın karanlığına sessizliğine sığındı. Kasanın yanındaki iskemleye çöktü. Başını avuçlarının arasına aldı.”
Hayattan beklentisi olmayan ‘mış’ gibi yaşayan, görevi gereği çalışan Mehmet’in mahalledeki esnaflarla arası iyi değildir hatta çocuklar bile onun suratının asık olmasından korkarlar. Yazgısına sürekli hayıflanır. Sadece Kör Salih lakaplı marangozla iyi diyalog halindedir. Salih herkesle uyum içinde olan biridir. Arada bir oğlu ile Mehmet’in ziyaretine gelen Salih’in hayata bakışını ve ailesine olan düşkünlüğünü kıskanır. Salih’in karısının ona aldığı file gömlek için “file gömleğe de gömlek mi derim ben” demesi hasetliği düşündürüyor. Kör Salih’in, çok yoğun çalışsa da ailesini de ihmal etmemesine şaşar. Oğlu ile diyaloğunu da kıskanarak izler. Tüm duygu ve düşüncelerine rağmen onunla sohbet etmek rahatlatır Mehmet’i. O gün yine Salih ve oğlu uğradığında yine sohbet ederler. Kalkmalarını isteme. Onlar gidince kendi hayatı ile Salih in hayatını kıyaslama içinde bulur kendini.
Öykü de eski-yeni karşılaştırması dikkat çekiyor. Salih’le olan sohbetinde, “baban da mı doğum gününü kutlardı senin, ha? Demesinden yenilikleri yok sayıp eskilere tutunduğu anlaşılıyor.
Sonunda yine yalnızlığı ile baş başa kalan Mehmet Börtlü aniden bastıran yağışta çayın sele dönüşmesini bile önemsemez. Bastıran yağmurda insanlar kaçışıp etraf bomboş olsa da kendisi tam tersi tentenin altına bile saklanma hareketi göstermeden dışarda kalmayı tercih eder. “Dükkânın tentesinin altından çıkıp bedenini sonsuz yağmur damlalarına bıraktı”
Salihlerin çardak altında yemek yiyeceklerini bildiğinden sağanak yağmurdan ıslanmalarını ister gibi bir düşünceye kapıldığını, sevinmekle üzülmek arasında karışık duygular yaşamasından anlıyoruz.
Kendi evi çaya çok yakın olmasına rağmen çayın yükseldiği haberi gelse de çığlıkları umursamaz, ailesinin yanına gitmeye teşebbüs bile etmez. Kahramanın bu tutumu bende kendi ile hesaplaşma halinde olduğu izlenimi bıraktı. Hayatından memnun olmayan müşkülpesent bir adamın hikâyesi. Mış gibi yaşarken yağmura teslim olarak çıkış yolu buluyor. Sanki arınma ihtiyacı gibi. Belki de yazar kendini sevmeyen insanlara dair yazmış da olabilir bu öyküyü. İçi kararmış kişi kendini sevmezken nasıl mutlu olsun ve karşısındakini sevsin ki…
Özlem Gemici

LEA YPİ / ÖZGÜR
Büyükannesi Leman Ypi (1918- 2006) anısına yazdığı kitap, hem yazarı hem de bulunduğu coğrafyaya dair merak ettiğim bir dönemi anlattığı için ilgimi çekmişti. Yazar 1979 da Arnavutluk’ta doğmuş, halen London School of Economics’te siyaset teorisi dersleri vermekte. Yakın zamanda İngiltere’de yayımlanan Prospects’te dünyanın en iyi on düşünürü, Almanya’da yayımlanan Frankfurter Allgemeine Zaitung’da ise 2022’in en önemli kültür kişilerinden -biri- arasında gösterilmiş.
Kitap Temmuz 2023′ de Yapı Kredi yayınlarından İlknur Özdemir çevirisiyle Türkçeye kazandırılmış, 242 sayfa.
İlk sayfada okuru Rosa Luxemburg’dan ” İnsanlar kendi özgür iradeleriyle tarihe geçmezler. Ama yine de adları tarihe geçer.” epigrafı karşılıyor
İki bölümden oluşan romanın toplamda 22 farklı başlık taşıyan alt bölümleri de var.
Birinci bölümünde yazarın ailesi, doğumu, ilkokul yaşamından kesitlerde özellikle Nora öğretmenin söylediklerinin önemi, mahallesi, arkadaşlıkları yer alırken bunların arasında Stalin’le tanışma, Enver Hoca’nın ölümü, Berlin Duvarının yıkılması gibi dönüm noktaları var. Eş zamanlı olarak Arnavutluk tarihini öğreniyor ve ona paralel dünya siyasetinden o döneme dair olayları görebiliyoruz. Bu arada birinci bölümün kendi içindeki on farklı başlıklarından bazıları şöyle: 3. 471: Kısa Bir Biyografi, 5. Coca Cola kutuları, 7.Güneş Kreminin Kokusu, 10.Tarihin Bitişi
İkinci bölümde değişen siyasal sistemin, dünyayı saran neoliberalizmin yazarın yaşamında ve Arnavutluk’taki etkilerine yakından bakıyoruz. Değişim Lia’nın aile çevresindeki bazı bilinmeyenlerin de ortaya çıkmasıyla her şeyi parçalayıp başka bir hale dönüştürüyor. 12. Atina’dan Gelen Mektup bölümünde pasaport, vize, bilet ve otel parası denkleştirildikten sonra Nini -babaannesi- ile birlikte ilk yurt dışı Atina’ya yolculuğun izlenimleri var. Aynı zamanda Nini’nin önerisiyle ilk kez tuttuğu günlük notları bir çeşit farklılıklar tablosunu andırıyor. Farklı bir yönetim biçiminin önce zihinlerinde ardından yaşamlarındaki değişimini adım adım Lia büyürken önce onun ve yakın çevresinin, ardından da toplumdaki izdüşümlerini ustaca ve sürükleyici yer yer şiirsel bir dille okurların gözü önüne seriyor.
Felsefeciler Dünyayı Yalnızca Yorumladılar; Mesele Onu Değiştirmek adlı 22. bölümde Lia’nın liseyi bitirmesi ve üniversite için tercih arayışları, babası ile seçimi Felsefe üzerine yaptığı tartışmalar yer alıyor. Gecenin sonunda babası felsefe okumasına izin veriyor. “Babam gitmeme izin verdi. Arnavutluk’tan ayrıldım. Adriyatik Denizi’nden geçtim. Kıyıda babamla babaanneme veda ettim ve binlerce boğulmuş bedenin üzerinden geçen bir gemiyle İtalya’ya gittim, o bedenler bir zamanlar benden daha umutlu olmuş ruhların bedenleriydi, ancak benim kadar talihli değillerdi. Ben asla geri dönmedim.” cümleleriyle 22. bölüm sona eriyor.
Son söz bölümünde ise kitabı liberal ve sosyalist geleneklerde örtüşen özgürlük fikirleri hakkında felsefi bir kitap olması amacıyla yazmayı düşünmesine karşın yazmaya başlayınca fikirlerin insanlara dönüştüğünü gördüğünü söylüyor.” Birbirlerini seven, birbirleriyle mücadele eden kendileri hakkında başkaları hakkında farklı algıları olan bizi biz yapan insanlara. Marx’ın yazdığı gibi, sorumlu olmadıkları sosyal ilişkilerin ürünüyken yine de hala onların üstüne çıkmayı deniyorlardı. Ama arzuları gerçeğe dönüşünce onların hayalleri benim hayal kırıklıklarım oldu. Aynı yerde ama çok kısa süreliğine örtüşen farklı dünyalarda yaşıyorduk. Örtüştüklerinde her şeyi farklı gözlerle görüyorduk. Benim ailem sosyalizmi sınırlanmayla eşit sayıyordu: kim olmak istediklerinin, hata yapma ve bu hatalardan öğrenme haklarının, dünyayı kendi koşullarıyla keşfetmelerinin sınırlanmasıyla. Ben liberalizmi tutulmamış vaatlerle, dayanışmanın yok edilişiyle, ayrıcalıklara sahip olma hakkıyla, adaletsizliği görmezden gelmekle bir tutuyordum.” (Syf:240)
“Ben hikayemi, sarf edilen çabaları anlatma, uzlaştırma ve sürdürme amacıyla yazdım.” (Syf:240)
“Nini bana nasıl yaşayacağımı ve yaşamak hakkında nasıl düşünmem gerektiğini öğretti. Onun eksikliğini her gün hissediyorum. Bu kitap onun anısına ithaf edilmiştir.” (Syf:242)
Işık Demirtaş

KRALIN LANETİ
Will Heinrich, Jaguar Yayınları, 2024, Çeviri: Zeynep Enez, 192 sayfa
Roman, Hollandalı ressam Piet Mondrian’ın retrospektif sergisi ile açılıyor. Resimler hakkında detaylı bilgi veren kahramanımız Joseph Maldeyore’nin on yedi yaşında iken kendi seçimi ile gittiği ilk sergi olduğunu öğreniyoruz. Mondrian’a duyduğu hayranlık onu küçük yaşlarda başladığı resimden uzaklaştırır çünkü asla Mondrian kadar iyi bir ressam olamayacağını düşünür. Babası gibi hukuka yönelir ve avukat olur. Kendisine kalan yüklü miktarda miras ile kuzeyde küçük bir kasabada, çam ağaçları arasında bir eve yerleşir. Günlerini okuyarak, ormanda gezinerek geçirmektedir. Bir gün kapısının önünde bulduğu on üç yaşlarındaki Abel ile yaşamı değişir. Abel’i evine alıp onunla yaşamaya başladıktan sonra ikisinin arasındaki ilişki, Abel’in tuhaf davranışları, Joseph’in tepkileri okuru konfor alanından çıkarak tekinsiz bir ortama doğru sürükler.
Resim sanatı ve felsefe ile yakın temas içindeki bu roman; iyilik, kötülük, şiddet üzerinde düşünmeye sevk ediyor, değişik duygular uyandırıyor. Yazar, biz okurlarını bilinçaltı dehlizlerine indirip, karşılaşmak istemediğimiz düşüncelerle yüzleştiriyor. Bu yönüyle yer yer rahatsız edici olduğunu kabul etmeliyim.
Üslubu Kuzey Avrupa edebiyatına benzettim. Yalın, basitçe yazılmış gibi bir izlenim yaratsa da iyi bir edebiyatla karşılaştığınızı hemen anlıyorsunuz. Son derece akıcı bir anlatıma sahip olan roman, her an şimdi ne olacak duygusu ile okuru esir alıyor. Bunların yanında çam ormanlarındaki ağaç tasvirlerini özgün buldum ve çok beğendim.
Amerikalı yazar ve sanat eleştirmeni Will Heinrich, 2003 yılında yayımlanan ilk romanı Kralın Laneti ile PEN/ Robert Bingham Fellowship ödülünü kazandı.
Ayşegül Gezgin

UMUTSUZ KARAKTERLER, PAULA FOX
Umutsuz Karakterler, Brooklyn’in dönüşüme uğrayan bir mahallesinde yaşayan, 15 yıldır evli olan Otto ve Sophie Bentwood çiftinin ilişkilerine ve yaşadıkları semt üzerinden sınıf tavrına, görünürdeki kusursuzluğun ardındaki çatlaklara odaklanan bir roman. Romanın ilk sayfası çiftin seçkin bir zevkle döşenmiş evinin, yemek masasının ve akşam yemeğinde yenilen yemeklerin anlatımıyla başlıyor. Çift yoksulların ve siyahilerin yaşadığı ancak ‘soylulaştırılan’, yavaş yavaş zenginlerin yerleşmeye başladığı bu semtteki ‘korunaklı ve güzel ev’lerinde, semtle hiçbir bağları olmaksızın yaşamaktadır. Otto bir avukat, Sophie ise çevirmendir.
Sophie’nin kapıdan beslediği bir sokak kedisi tarafından ısırılması ve eş zamanlı Otto’nun ortağı ve çok yakın dostunun ayrılarak kendi başına çalışma kararı alması üzerinden çiftin ‘kendi gibi olmayan’ insanlara dair tedirginlikleri, onlar gibi olmaktan ölesiye korkmaları’ oldukça etkileyici diyaloglarla anlatılırken, eş zamanlı çiftin evliliği de mercek altına alınır.
Özellikle İstanbul’da son yıllarda Tarlabaşı vb. semtlerde hızlanan soylulaştırma projeleri, bu tür yerlerin yeni sakinlerinin ‘asıl’ sakinlere yönelik korku ve tedirginlikle görünür olan sınıf tavrı benzerini bu kez Broklyn’deki dönüşüme uğrayan bir mahalle ve bu mahalleye yerleşen orta sınıfa mensup bir aile üzerinden okuyoruz. Özellikle bir siyahi gencin kapılarını çalarak, telefonlarını kullanmak istemesine dair bölüm oldukça çarpıcı. Anlıyoruz ki mahallenin sakinlerinin tümü, ‘yeni’ sakinleri nezdinde olağan şüpheli. Nitekim Sophie’yi ısıran kedinin sahipli bir kedi değil de sokak kedisi olması da ayrıca önem arz ediyor ve kedi ısırığı üzerinden artan bir gerilimle çiftin ve çevresindeki arkadaşlarının yaşam tarzlarına dair fikir ediniyoruz.
Karakterlerin ruh halini oldukça çarpıcı anlatan bir kitap Umutsuz Karakterler. Son olarak kitabın 1971 yılında aynı adla sinemaya uyarlandığını da belirtelim.
Paula Fox, Umutsuz Karakterler -175 sayfa
Çeviri: Begüm Kovulmaz Can Yayınları, Mart 2024
Ferdağ Ergin

RESSAM VASIF’IN GİZLİ AŞKLAR TARİHİ/ MURAT GÜLSOY
“Sanatla uğraşmanın en güzel yanı kendinizde bilmediğinizi keşfetmek”
M.G.
Murat Gülsoy bu kitabında Vasıf’ın gizli aşklarını anlatırken biz de aslında açığa çıkmamış olan resim tarihini okuyoruz. Roman boyunca Türk resim sanatının tüm gelişimini takip edebildiğim için oldukça etkilendim. Sanki bir kaynak kitap okuyormuşum gibi geldi bana. Sergileri gezmeyi seve biri olarak tablolara bakmak ile resmi görmek arasındaki farkı daha iyi kavramış olmanın hazzıyla bitirdim romanı.
Bu topraklarda yaşanan resim sanatının serüveniyle karşılaştım bir tarafıyla gerçek bilgilere dayanan kitap boyunca.
“Aklın gücünü kaybettiği bu zevk karnavalında vücutlarımız ateşin tüm renkleriyle kavrulur, başka bir şey haline gelir, adeta bir metamorfoz geçirirdi. ‘Vasıf, sanatçı için sınır yoktur,’ derdi Georgette, ‘vücutlarımızın her yeri, her santimi hayattan zevk almak için dünyaya gelmiştir, kendini bunlardan mahrum bırakan biri asla sanatın en yüce katına çıkamaz. Çünkü aldığımız her damla zevkin ödenmesi gereken bir bedeli vardır. Sanatçı bu bedeli boyayla, çizgiyle çalışarak öder.'”
Sanatın tüm dallarının birbiriyle ilintili olduğuna inanan yazarın akıcı anlatımıyla genç bir ressam olan kahramanımızın atölye çalışmalarında resmi, ışığı ve renkleri öğrenen, bedenin ve hazzın sınırsızlığını keşfeden biri olarak yaşamını sürdürmeye çalıştığına tanık oluruz. Bu topraklarda yaşanan siyasi çalkantıların sanatçının çizgilerine de nasıl yansıdığını görmek kaçınılmaz oluyor.
Yazarımız Murat Gülsoy sanatçının ve de özellikle ressamların var olduklarını göstermek için gerçekleştirdikleri mücadelelerinin geçirdiği evreleri de yaşanan aşklar eşliğinde etkileyici bir şekilde sunmaktadır.
Tanıtımı yazarın bir söyleşisinden yaptığım alıntıyla bitireyim. “Dolayısıyla da tarihi gerçekliğe yaslanan, onları çarpıtmadan anlatmaya çalışan bir tarzım oldu ve çok büyük bir malzeme vardı aslında ve bunun içinden belli bir hat izledim. Elbette anlatının dışında kalmış birçok ressam vardır. Değinemediğim dediklerim Vasıf’la temas halinde olmayanlar. Teması olabileceğini düşündüğüm kişiler romanda yer aldılar. Bazıları da büyük figürler. İbrahim Çallı’nın olmadığı bir Türk resim tarihi ya da akademi tarihi yazılamaz herhalde. Ya da Nazmi Ziya’nın, Bedri Rahmi’nin olmadığı bir tarih söz konusu olamaz. Bütün bunları Vasıf’la ilişkisi bağlamında ele aldım. Türkiye’de sanat piyasası çok geç oluşuyor ve resim, hep devlet desteğiyle gelişmiş bir sanat dalı. Devletin ideolojik yönelimleri değiştiği zamanlarda da kırılmalar yaşanıyor. Bunların da izlerini romanda görebiliyoruz.
Hamit Ergüven

DORİS LESSING- TÜRKÜ SÖYLÜYOR OTLAR
Sol minör nihavent makamında bir aşk ve özgürlük türküsü
Yakın zamanda atölye arkadaşlarımla Lydia Davis’i konuşurken, Doris Lessing’in de bahsi geçti. Babasının görevi nedeniyle gittiği Rodezya’da (Bugünkü adıyla Zimbabwe) yirmi beş yıl yaşadığını, Altın Defter’i, sonra, 88 yaşındayken 2007 yılında aldığı Nobel Edebiyat Ödülü’nü anımsadım. Dönüp kütüphaneye baktım ve ilk Türkü Söylüyor Otlar’ı fark ettim, çektim aldım. Kapağını bir kez açınca enfes kurgunun içine bir kez daha daldım.
Pazartesi14 için arkadaşlarım, okuduklarını yazıyordu. Motive oldum, “ben de yazayım” dedim. Yazdıkça yazdım ama kısa da olması gerekiyormuş.
Özetle;Türkü söylüyor otlar Lessing’in ilk kitabı,1930-1940’lı yıllarda geçiyor. Afrika topraklarında hüküm süren siyah-beyaz ilişkisi; kölelik düzeni. Lessing’in yirmi beş yıl bir çiftlikte yaşadığı Rodezya kırsalından ayrımcılığa (ırk, sınıf, cins, dil, din) ama özellikle de, ısrarlı inatkarlığıyla Mary nezdinde dünyanın bütün kadınlarına ve Moses nezdinde de dünyanın tüm ötekilerine söylediği sol minör nihavent makamında bir aşk ve özgürlük türküsü; “Türkü Söylüyor Otlar.
Sömürgecilik ve ırkçılıkla lekelenmiş bir toplumu ve toplumun vazgeçilmez katmanı olan kadın meselesini de önemli ölçüde sorunsallaştıran romanı, kadın yazar- kadın okur ortak duygusuyla ana karakter Mary etrafında süzmeye çalıştım. Mary de, Gustav Flaubert’in Madame Bovary’si ve Leo Tolstoy’un Anna Karenina’sı gibi içinde yaşadığı toplumsal geleneklere sırtını dönüp, yüzünü “özyüzü”; kadın yüzüne yerleştirenlerden. Ve ne yazık ki, erkek egemen, ırkçı, cins ayrımcı, patriarkal hegemonya, “özyüzün” önünde sonunda çöküşü için araçlarını hep canlı tutan sistemin de ta kendisi geçmişten bugüne.
Roman, bir kadının, üstelik de “beyaz” bir kadının; Mary’nin, nasıl içinin boşaltıldığının, etkenken edilgenleştirildiğinin, özgürken tutsaklaştırıldığının ve bütün çabalarına rağmen bundan kaçamamanın çaresizliğiyle vazgeçişe, nihayetinde ölüme götürülüşünün bir anlatısı da aynı zamanda.
Roman, vahşi bir bozkırın; Güney Rodezya bozkırının ürküten, kavuran ve hatta ölümcül olan doğası eşliğinde metaforik tasvirlerle yüklü kurgusuyla okuru içine çekerken, akıcı diliyle ve üslubuyla da büyülüyor.
Romanın en başından itibaren Lessing, Güney Rodezya toplumundaki gerilimi, şiddeti, ırk ilişkilerini, özellikle de siyah bir erkek ile beyaz bir kadın arasındaki cinsel ilişkiyi çevreleyen gerilimi tasvir ediyor. Mary Turner’ın cinayetini bildiren gazete haberinin, yazılandan çok daha fazlasını; Mary’nin Moses’le ilişkisini, yoksul beyaz Dick’i, Varsıl beyaz Cockney Charlie’yi, polis karakolundaki çavuşu yerli polisleri ve tabii Marston’u anlatıyor.
Lessing, Avrupalı “beyaz” ırkın “geri kalmış” ülkeleri, özellikle de Afrika’yı uygarlaştırmak adına taşıdığı sömürgeci projeyi sert bir dille eleştiriyor. Karakterleri aracılığıyla serimlediği Rodezya bozkırında, toplumsal ilişkilerdeki motivasyonunun güç ve doyumsuz zenginlik arayışındaki çürümüşlük olduğunu söylüyor. Beyaz sömürgeciler ile Afrikalı sömürgeleştirilmiş tebaalar arasındaki ilişkiyi kopmayacakmış gibi sımsıkı, sağlam bir biçimde düzenlemek zorunda kalan toplumların çelişkisinden ve tabii ki ahlaki çöküşünden söz ediyor.
İşte tam da bunun için Lessing, kendisinin de yakından tanıdığı ve uzun yıllar yaşadığı Güney Rodezya toplumunda yaşayan Dick’in onulmaz yoksulluğunu, “beyaz” ve “şehirli” Mary’de ırkçı nefrete eviriyor. Başka bir ifadeyle “beyaz”, “varsıl” toplumun tuttuğu şiddetli kamçıyı alıp Mary’nin eline tutuşturuyor. Yetmiyor, Dick’i topraksızlaştırıyor, köksüzleştiriyor. Yine yetmiyor, kadın cesedinden bile tiksinen “varsıl beyaz” uygarlık, Mary’nin ölümüne kadar giden taşları döşüyor. Bununla da yetinmiyor, Dick’i delirtiyor, Moses’i katil yapıyor.
Hasılı Lessing, “Siyah köle bir erkekle” bile eşitlenemeyeceğini iç sızısıyla hissettiğim “beyaz yoksul bir kadının”; Mary’nin, Moses’in ve tüm ötekilerin aşk ve özgürlük türküsünü 1950’den beri okura söylettiriyor.
Teşekkürler Doris Lessing.
Fatoş Öcal Kara

ANKARA CANAVARI / SUAT DERVİŞ
Bir gazeteci yolda giderken sebepsiz yere bir kadının peşine takılır, Keçiören’de bir köşkün bahçesine girdiğini görür. Kısa süre sonra kadın dışarı çıkıp onu içeriye çağırdıktan sonra, ressam Vasıf’ın kürek kemiğinin ortasından hançerlenmiş olarak öldürülmüş olduğunu görür. Kadın ortadan kaybolmuştur. Gazeteci, kadının cinayeti işlemiş olabileceğini düşünürken, iki-üç hafta içinde dört cinayet daha işlenir. Çeşitli semtlerde cesetleri bulunan bu kişiler de aynı şekilde öldürülmüş, basında katile Ankara Canavarı denmeye başlanmıştır. Gazetecinin kadına dair şüpheleri artarken, sonradan görüştüğü kadını polise ihbar etmez. Bundan sonra da pek çok cinayet işlenecek, gazeteci (kitapta işi zabıta muharrirliği olarak geçmektedir), katili ortaya çıkarma arayışlarına devam edecektir. 1948 yılında Hatice Hatip takma adıyla tefrika (80 tefrika) edilen bu romanda yazar atmosferi kurma konusundaki ustalığını göstermektedir. Aynı roman, 1952 yılında Son Telgraf gazetesinde de resimli roman olarak tefrika edilmiştir.
Hakan Kizir

Lea Ypi’yi okuma listeme aldım. Çok ilginç geldi bana. Umutsuz Karakterleri de merak ettim.
Güzel bir paylaşım olmuş
Devamını bekleriz