* Nesrin Uçar’ın söyleşisi o tarihte NEYYA yayını olan Papirüs Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2016, Yelken 60 Kuşağı Dergisi özel sayısında yayımlanmıştır.
2015 PEN şiir Ödülü Afşar Timuçin’e verildiğinde hazırladığı şiir günü bildirisinde şöyle yazmış; “Şiir insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir; ışıktır, umuttur, savaştır, inanıştır, arayıştır. Şiir; ün değildir, unvan değildir, zenginlik değildir, bir köşeyi tutmak, bir yeri ele geçirmek ve orada cahilliğin ve çıkarcılığın saltanatını kurmak değildir. Kendilerini şiire adayanlar, yüce duyguların gerçek savaşçıları, gelin hep birlikte dünyayı şiirle kurtaralım, çünkü bugünkü koşullarda şiirden başka hiçbir şey bize aydınlıkların yolunu açacak gibi görünmüyor.”
Şiir konusundaki görüşlerini, sadece beynimize değil aynı zamanda yüreğimize de nakşeden Afşar Timuçin’le Yelken Dergisi’ni konuşmak üzere arkadaşlarla buluştuğumuzda, takvim 29 Şubat 2016′ yı gösteriyordu. Hava pırıl pırıl, yüreğimiz kıpır kıpırdı.
Kapıyı açıp bizi içeri buyur ettiğinde anlamıştık çok güzel bir söyleşi yapacağımızı. Karneyle ekmek alınan çocukluk günlerinden, karartma gecelerinden, sığınaklarda saklambaç oynanan zamanlardan bugüne taşınan mütevazı ve bir o kadar da zengin yaşam deneyimini bizlerle paylaştı Afşar Timuçin. Gürcü yemekleri, evin zengin kütüphanesi, güzel sanatlara eğilim, okul hayatı, evin büyük erkek çocuğu olmanın zorlukları, tren istasyonları arasında geçen zamanlar, savaş yıllarıyla birlikte düşünmek, yazmak, üretmek…
Geçmişe değil, geleceğe bakmayı tercih eden; kendi geçmişiyle değil, insanlığın geçmişiyle yakınlık kuran bir bilge insan. Felsefeci, öğretmen, yayıncı, şair, çevirmen ve daha fazlası. İnsan.

İlk soruyu şöyle yöneltmek istiyorum. Okuduğumuz kaynaklardan bir tarafınızın Gürcü, bir tarafınızın Azeri olduğunu öğrendik. Mutlaka sizin çok yönlü kişiliğinizde bu çok kültürlülüğün etkisi olmuştur diye düşünüyorum. Bunun şiir dünyasına yansımalarını sizden öğrenmek isteriz.
Afşar Timuçin- Doğru, Azeri bir babayla, Gürcü bir annenin çocuğuyum. Dolayısıyla birbirine yakın olsa da iki farklı kültürün olduğu bir evde büyümüş gibi oldum. Babam demiryolu memuruydu. Yola gittiği zamanlar Gürcü yemekleri yapılırdı, ama babam yola gitmediği zamanlar Azeri yemekleri öne geçerdi. Dolayısıyla ikili bir dünyada büyüdüğümü söyleyebilirim ama galiba daha çok babamdan etkilendim; çünkü babam kitap okumayı seven, aydın bir kişiydi. Beni hiçbir zaman okumaya zorlamadı. Evde büyükçe bir kitaplık vardı. Kitaplığı karıştırdıkça okuma meraklısı oldum. O yüzden babamın etkisi, dolaylı mı diyeyim ya da doğrudan etkisi de denilebilir, çoktur üzerimde.
Babanızın dışında edebiyata ilgi duymanızı sağlayan ne oldu?
Afşar Timuçin- Beni daha çok etkileyen İstanbul Erkek Lisesi’ndeki öğretmenlerimiz olmuştur. Gerçekten değerli birkaç öğretmenimiz vardı. Bunlardan biri Nazım Kemal Yalgın’dır. Fransızca öğretmenimizdi, çok kültürlü bir kişiydi. Sonra Hilmi Soykut vardı, o da edebiyat öğretmenimizdi. Hatta bazı alaturka şarkıların bestesi onundur. Sonra, Sorbonne’da felsefe ya da psikoloji okumuş iki hocamız vardı; birisi Keysa İdalı, diğeri de Cemil Senaoğlu. İkisi de çok kültürlü insanlardı. Felsefe öğretmenimiz NurettinTopçu Bey vardı. O sağ görüşlüydü, hatta tarikatçı bir kişiydi ama bize çok iyi bir felsefe eğitimi verdi. Bizi hiçbir zaman ideolojik, dinsel bağlamda yönlendirmeye çalışmadan felsefenin temel bilgilerini verdi. O yüzden ben felsefe sevgisini biraz da ondan almışımdır. Çok kültürlü, değerli bir kişiydi, hatta aklıma geldikçe böyle bir kişi nasıl tarikatçı olur diye düşünürüm. Bunun için biraz daha değişik bir insan olmak gerekir gibi düşünüyoruz ama onun sırrına ermem, çözmem mümkün değil.
Şiir yazmaya da o dönemde mi başladınız? İstanbul Erkek Lisesi’ndeyken başlamış mıydınız yazmaya?
Afşar Timuçin- Adana’dayken saçma sapan romanlar yazdım. Sonra öyküye niyetlendim. Lise ikinci sınıftaydım, 1956’ydı sanırım, bir öykü yazıp Vatan Gazetesi’ne gönderdim. Vatan Gazetesi o zaman her çarşamba mı, her perşembe mi bir hikâye yayınlardı ama profesyonel yazarlardan. Ben elle yazdım, daktilom bile yoktu. Zaten öylesine göndermiştim.
Heykel mi bu öykü?
Afşar Timuçin- Evet. O, benim ilk yayınlanan yazım oldu. O sıra şiir denemeleri yapıyordum ama romanda ne kadar başarısızsam şiirde de o kadar başarısızdım. İnsanın kendini görmesi güzel bir şey. Bazen görmeyebilir de, ne güzel şeyler yazıyorum filan, diye düşünür. Hala benim yaşıma gelip de güzel şiir yazdığını sanan insanlar oluyor. Bunu gördüm ve çok fazla dışa açmadım şiirimi. O zamanın çok sevilen şairlerinden Türkan İldeniz annemin akrabasıdır. O, Varlık Dergisi’nde şiirler yayınlardı, yazdığın şiirleri ver okuyayım, dedi. Ben ona utanarak verdim ama pek sevdiğini de sanmıyorum. Güzel şeyler değildi, evet. Sonra 1957’de galiba, yakın bir arkadaşım zorladı, ille dergiye yolla şiirini diye. O sıra Yelken Dergisi ‘ne rastladım. Şiirimi gönderdim ama onlardan rica ettim, beğenmezseniz lütfen arkada nasihat etmeyiniz, dedim. Çünkü arka sayfalarda, biraz daha çalışın, gibisinden öğüt verirlerdi. Şiirimi yayınlayıp arka sayfaya da gelin görüşelim, diye bir not düşmüşler. Ondan sonra Yelken macerası başladı.
Şiire geçince, şöyle bir soru sormak istiyorum. Sizin özellikle Yelken ‘de yayınlanan şiirlerinizi okuduğumda, tamamını anlayamasam da gözümün önünde renklerden oluşan bir tablo, hatta bazen birkaç tablo canlandı. Sizin için şiirde bu görüntüler önemli midir? Şiirde verdiğiniz bir mesaj var mıdır? Sizin için estetik mi önemlidir? Şiir bazen okuyucuyu şairin yazdığından farklı bir dünyaya da götürebiliyor. Bu konuda neler söylersiniz?
Afşar Timuçin- Ben öteden beri resim yapmayı severim. Son birkaç yıldır resim yapmayı bıraktım. Bir kere zorla bir iki resmimi sergiye koymuştu arkadaşlar. Renklerle ve biçimlerle çok öteden beri oynamayı severim. Adana’dayken, parasız günlerimizde tahta parçalarının üzerine bezir yağıyla çeşitli boyaları karıştırıp resim yapmaya çalışırdım. Dolayısıyla sadece söz değil, görüntü de benim için önemli oldu. Şiirlerimde bir tür resme yatkın bir hava her zaman öne çıktı. Burada tabii dünyayla ilişkimin de etkisi olmuştur sanıyorum. Mesela doğayı çok severim. Özellikle deniz benim için çok, çok önemlidir, çünkü biz denizsiz yerlerde büyüdük. Babam emekli olmadan önce İstanbul’a, Samsun’a giderdik. O arada denizi gördük. Deniz benim için vazgeçilmez, kurtuluş gibi bir şey oldu; dolayısıyla resim hep ağır bastı bende, resim ve şiir bir bütün oluşturdu diyebilirim. Ama tekrar söylüyorum, kesinlikle ressam değilim.
Şiir hayatı taklit eder mi? Ya da hayatı yansıtır mı?
Afşar Timuçin- Tabii, şiir de içinde olmak üzere bütün sanatları insan araştırması olarak almak bana doğru görünüyor. Çünkü felsefe insanı araştırıyor, bilim insanı araştırıyor, sanat insanı araştırıyor. İnsanı gerçek anlamda tanımanın en verimli kaynağı olarak sanatı gösterebiliriz. Neden? Çünkü felsefe, insanı kavramsal planda alıyor, yani düşünsel düzeyde insanı sorun ediyor. Bilim, insanı parçalayarak ele alıyor. Tarih açısından insan, kimya açısından insan, fizik açısından insan gibi. İnsanı bütünüyle, duygu ve düşünce varlığı olarak, parçalamadan ele alan bir tek sanat var. Dolayısıyla bence bütün sanatlar, bu arada şiir de tam tamına kümülatif bir insan araştırmasıdır. Çünkü öbür alanlarda insanın duygusal yönünü dışlamış oluyorsunuz. Sanat insanı bütünüyle ele alıyor. Orada duygulanan insan da var, düşünen insan da var. Dolayısıyla sanat çok, çok daha önemli gibi gözüküyor bana.
Peki buna bağlı olarak bir soru sorsam; şiir, sanata, topluma hizmet eder mi?
Afşar Timuçin- Bir insan araştırması olarak insana hizmet ediyor. Ben iki alanda, insanı gerçek anlamda tanıma şansına sahibim. Birisi sanatta, birisi de aşkta. Çünkü ikisinde de kendini açan insan var. Çünkü biz genellikle yaşamda hep maskeliyiz, örtülüyüz. Yalnız iki alanda kendimizi açabiliyoruz. Mesela bizim şiirimiz son zamanlar neden verimsiz oldu? Çünkü insanlar kendilerini kapıyor, gizliyor. Gizleyince şiir olmuyor yazdığı. Utanmadan açacaksın, nasıl aşkta utanmadan varsan burada da utanmadan olacaksın. Dolayısıyla insanı en verimli biçimde tanımanın iki kaynağından biri muhakkak ki sanat. Bunun dışında bilimde de insanı tanırız, felsefede de. Burada tanıdığımız, biraz eksikli bir insan olacaktır.
Sanatın katkısı sadece duyguya mı ?
Afşar Timuçin- Katkısı hem duyguya hem düşünceye. Sanatta sadece duygulanmıyoruz. Aynı zamanda düşünüyoruz. Sanatta sadece düşünmüyoruz, aynı zamanda duygulanıyoruz. Bir duygu ve düşünce bütünü olarak ele almak gerekir. Zaten insan da öyle bir varlık. Bilimde bile ne kadar uğraşıyoruz duyguyu dışarıya atabilmek için nereye kadar atabiliyorsak. Ama sanatın alanına girince orada enine boyuna, duygusal ve düşünsel insanla iç içe olmamız gerekiyor. Sanat insanı bütünüyle irdeleyen ve gösteren bir yetkinlik taşıyor.
Aşkın sanata olan katkısından söz edebilir miyiz? Şiirinizde bir esin olarak mı vardır yahut esini daha da güçlendiren bir unsur mudur?
Afşar Timuçin- Tabii, bence kültür alanının en güçlü itici gücü, özellikle sanat için düşünürsek aşktır diyebilirim. Çünkü çok özel bir yaşam alanı. O alanda kendinizi daha iyi tanıyorsunuz. İnsanlığı tanıyorsunuz. Hiçbir anlamda giyinik olmayan bir insan varlığıyla karşı karşıyasınız. Dolayısıyla bütün gizlerine girebildiğiniz ama bununla birlikte bütünüyle yakalayamadığınız bir varlıkla birliktesiniz. Sürekli bir kavuşma ve sürekli bir kavuşamama duygusu yaşıyorsunuz. Dolayısıyla bence kültürün en verimli alanı aşk alanıdır diyebilirim. O yüzden aşk sadece sanat alanı, sanat için değil, yaşamın bütün alanları için kaçınılmaz bir dayanak olarak alınabilir bence.
Afşar Bey, ilk öykünüz olan Heykel için, Vatan Gazetesi’ne gönderdim orada yayınlandı, diye anlattınız biraz önce. Yıl 1956, gönderiyorsunuz ve yayınlanıyor. Daha sonra Yelken Dergisi ‘ne şiirinizi gönderiyorsunuz. O dönem edebi ürünleri dergilerde, gazetelerde yayınlatmak kolay mıydı?
Afşar Timuçin- Yok, değildi. Yani dergilerin kendi çevreleri vardır. Gazetelerin de kendi çevreleri vardır. Meselâ Vatan Gazetesi’ni şimdiki Cumhuriyet Gazetesi’nin bozulmamış hali gibi düşünün. Aydınların okuduğu, güvendiği bir gazeteydi. Ben de bilmiyorum nasıl oldu. Bir Fransızca öğretmenimiz vardı. Biraz değişik bir kişiydi. Sınıfa girdi, “Tahtaya üç kişi gelsin.” dedi. Üç kişi gitti tahtaya. “Afşar arkadaşınız için üç kere sağ ol deyin!” dedi. Onlar da, üç kere sağ ol, dediler. Millet bana baktı. “Bilmiyorum.” dedim. Nedir dedik. Söylemedi. Böyle bir bilinmezlik içinde ders bitti. Ben de ders bitince peşinden koştum. “Hocam ne oldu, ben anlayamadım?” dedim. “Sen şaka mı yapıyorsun, alay mı ediyorsun?” dedi. “Niye alay ediyorum, çok sağ olun ama bilmiyorum, anlayamadım.” dedim. “Gazetede hikâyen çıktı ya!” dedi. Aklımın ucundan geçmezdi. O zaman Oktay Akbalların doldurduğu sütunlardı onlar. Demek ki biri, belki o hafta hikâye bulamayıp benimkini koymuş olabilir. Onu da bilmiyorum.
Siz anlatırken şöyle bir şey düşündüm. Acaba doğru mu düşüncem? 60’lı yıllarda da bugünkü edebiyat dergilerinden farklı bir şey yok. Yine bir çevre var ve yayınlanacak eserler o çevrenin içerisinde dolaşıyor denebilir mi?
Afşar Timuçin- Denebilir ama daha nitelikli bir çevre. Arada çok büyük fark var gibi bir şey söylemek istemiyorum ama insanların biraz daha kültüre, okuyup yazmaya önem verdiği; yani kalemi kâğıdı ele alanın nasılsa öyle de olur diyerek şiire yönelmediği, insanların sanata, birbirlerine saygılı olduğu, hatta birbirlerini az çok desteklediği bir dönemdi. Şimdiki gibi canavarlaşmış bir edebiyat ortamı yoktu doğrusu. Çok da abartmamak gerekir. Az çok yine bu toplumun insanlarıyız, hepimiz bir başkasının ayağının altına karpuz kabuğu koyduğu zaman mutlu olan insanlarız.
Buradan Yelken‘e bağlayabilir miyiz? Yelken‘e ilk şiiri gönderiyorsunuz, sonra oradan “Gelin görüşelim.” diye bir haber geliyor size. Bu haberi gönderen kim?
Afşar Timuçin- Derginin arkasına yazmışlar, arka sayfaya, evet. Yazmayın dedim, beğenmezseniz koymayın, ama bana nasihat etmeyin dedim. “Gelin görüşelim.” diye bir satır yazmışlar. 1957 sanıyorum. Derginin üzerinde Büyük Milas Han diye bir adres var. Ben de bir gün gittim oraya. Orası depo gibi bir yer, hâlâ vardır o han, büyük postanenin arkasında. Aralık bir kapıdan başımı uzattım, kâğıt yığını vardı. O ara bir adam çıktı, yaşlıca bir adam, fötr şapkalı, paltolu falan. “Kimi arıyorsunuz?” dedi. “Beni çağırmışsınız, Yelken Dergisi.” “O işe ben bakmıyorum, Şükran’a gideceksiniz. Şükran bakıyor o işe.” dedi. “Nerede bulacağım?” dedim. “Gümüşsuyu’nda kitabevi var, ben derginin sahibiyim.” dedi. Rüknettin Bey’miş. Bir iki gün sonra gittim. Şükran Bey’le görüştük. Yıllarca görüştük ve yıllarca çekiştik.
Siz o dönemde, hem Yelken‘de yöneticilik yapıp hem de Ataç‘ın yazı işleri müdürlüğünü mü yaptınız?
Afşar Timuçin- Ataç’ı ben çıkarmıyorum, Şükran çıkarıyor. Benim adım orada görünüyor. Ataç Kitabevi’nde düzeltmenlik yapıyorum, postaneye gidiyorum, iadeleri alıyorum, kitap dağıtıyorum, dergi çıkarıyoruz. Yani ben oranın amelesi durumundayım. Yelken‘i ise birkaç arkadaş severek çıkarıyoruz, o bizim dergimiz zaten. Kaç yıldır çocuğumuz gibi, onunla haşır neşir olmuşuz. İyi de bir arkadaş grubuyduk, iki üç kişiydik zaten fazla kalabalık değildik. Eray vardı, Gürol Sözen vardı, Ömür Candaş vardı, İlker Kesebir vardı. Onlar sonra bıraktılar yazarlığı. Aydın Hatipoğlu vardı, sanki bu kadar gibi…
Peki siz Yelken‘deki bu çalışmayı biraz anlatabilir misiniz? Nasıl çalışırdınız? Yazılar, öyküler size gelir, değerlendirir ona göre mi karar verirdiniz; yoksa bu sayıda şu yayınlanacak mı derdiniz, biraz mutfağından bahseder misiniz?
Afşar Timuçin- Valla çok ciddi bir çalışmadan söz edemeyiz, Gürol’la ben, bu işi yüklendik. Gürol hem ressamdır hem şair. 50’şer lira alırdık Rüknettin Bey’den, 50’şer lira da bu günün 100 lirası falan zannediyorum, belki de 50 lirası gibi. Rüknettin Bey dergiyi sarı basın kartı için çıkartıyordu. O zamanlar dergi sahiplerine uçakla parasız gitme şansı verirlerdi o kart olunca. Bir de tabi Eyüboğullarının ahbabı olduğu için sanatla yakınlığı var ama sanatla hiç ilgisi yoktu. Karaköy’de bir bürosu ve bir tek çalışanı vardı. Kendisi de böyle şatafatlı bir masanın başında oturur; masanın gözlerinde viskiler, viski bardakları; gelen gideni eksik olmaz. Rum, Ermeni taklitleri yapan komik bir adamdı. İkide bir birinci şubeden polis geliyor Rüknettin Bey’e. “Bu dergiyi çıkaran arkadaşlar yine azdılar, sen bunlara bir engel koy.” gibi tehdit ediyor. Aslında rüşvete geliyor adam. Bizim azdığımız falan yok. “Ben bıktım yahu, adam üç günün biri geliyor, tam öğle vakti, yemek vakti düşüyor.” diyordu. “Köfteciye götürüyorum memnun olmuyor, bıktım, yıldım, komünistlik yapmayın.” diyordu. Neresi komünistlikse yaptığımızın. Sonunda bizden sıtkı sıyrıldı adamın, bizi de attı zaten, böylece bizim Yelken serüveni bitti, Yelken‘in de o pırıltılı dönemi bitti. Bir ara Attila İlhan çıkardı, bir ara Mübeccel İzmirli çıkardı ama artık ilgi çeken bir dergi olmaktan çıktı.
Dönem açısından da ilginç bir tablo bu, peki içinde Gürol Sözen’in de olduğu bir grupla Yelken‘de İkinci Yeni‘yle ilgili tartıştığınız bir dönem var. Şimdi sizi o günlere geri götüreceğiz biraz. Sizin İkinci Yeni‘ye itirazlarınız neydi, öğrenebilir miyiz?
Afşar Timuçin- Tabii, şimdi bu İkinci Yeni aslında siyasi baskıların ve korkunun yarattığı bir modadır, biraz da Fransa’daki gerçeküstücülüğün etkisinde kalınmıştır. Gerçeküstücüler tabi belli bir kültürün insanlarıydı. İkinci Yeni bir korku sanatıdır. Dolayısıyla orada insan görülmüyor. Perde aralığından bir şeyler görür gibi oluyorsunuz. Şairin ne dediği belli değil. Yani tam tamına bir kaçış şiiri. Bu bizim, benim de arkadaşlarımın da pek beğenebileceğimiz bir şey değildi. Çünkü biz o zamanlar, siyasi hayatın içinde idik. Daha lisedeyken Halk Partisi Gençlik Kolları’nda çalışmaya başladık. Daha sonra, Türkiye İşçi Partisi’ne girdik. Ben İşçi Partisi’nde, kongrede Mehmet Ali Aybar’a ve Behice Hanım’a saldırırken yirmi yaşındaydım. Biz siyaseti bir çeşit yaşam biçimi haline getirmiştik. Dolayısıyla bizim İkinci Yeni şiiriyle bağdaşmamız mümkün değildi. Gerçi arkadaşların hepsi zamanla yavaş yavaş çaktırmadan öbür tarafa doğru uzaklaştılar, çünkü pabuç pahalıydı o zaman. O yüzden de bizim arkadaş çevresi fena halde dağıldı. Yan yana geldiğimizde pek konuşacak bir şey bulamıyoruz.
Yelken Dergisi deyince aklınıza neler geliyor? Yelken Dergisi‘nin sizin için anlamı nedir?
Afşar Timuçin- Edebiyata başlamamız için çok güzel bir dershane oldu bize. Bir kere birbirimizi tanıdık, ikincisi eskileri tanıdık. Yani Yelken olmasaydı Attila İlhan’ı tanıyamazdım, Asım Bezirci’yi tanıyamazdım, Arif Damar’ı tanıyamazdım. Attila İlhan gerçek bir kültür adamıydı. Konuştuğu zaman gerçekten ağzının içine bakarak dinlerdik onu. Bize çok şey öğretmiştir. Bizi evine çağırırdı, içki falan içmez, çay içerdik. Romanlarını okurduk, bilmediğimiz pek çok şeyi anlatırdı.
İyi şair olmanın ölçütü var mıdır? Ya da sizin bu konuda söyleyeceğiniz şeyler olabilir mi? Bir de sizin iyi şairleriniz kimlerdir?
Afşar Timuçin- Pek çok iyi şair var, hepsinden çok şey öğrenmişimdir. İşte Nazım Hikmet’tir, Behçet Necatigil’dir, Orhan Veli’dir, hatta en az sevdiğim şairler bile bana öğretmenlik etmiştir diyebilirim. İyi şair olmanın ölçütü var herhalde, bilmiyorum; ben iyi şair olduğumu düşünmediğim için tahminen şöyle bir şey söyleyebilirim; iyi bir sanat adamı, iyi bir kültür adamı olmak zorunda. Dünya edebiyatına da baktığımızda en başarılılar; en bilinçliler. Vasatı tutturmuş olanlar; ortalama bilinçte olanlar. Bizim edebiyatımızda da öyle, 1950’ye kadar çok güçlü bir edebiyatımız vardı. O edebiyatı yaratanlar, epey aydın insanlar. Ama sonra onlar gitti, yerine köylüler geldi. Köylüden edebiyatçı olur mu, olmaz, olmadı nitekim. Sonra şehirli köylüler geldiler, edebiyata; dolayısıyla bizim edebiyatımız 1950’den sonra çökmeye başladı. Biz bazen çoğunun adını bile hatırlamıyoruz. Osman Cemal Kaygılı’yı şimdiki gençler bilmiyorlar. Ben öğrencilere; “Osman Cemal Kaygılı’nın Çingeneler romanını okudunuz mu?” dediğimde okumamışlardı. Bir yüksek lisans ve doktora sınıfında Çingeneler romanı üzerinde çalıştık, şaştılar; bizde böyle roman olabiliyor mu diye. Sait Faik’in “Bundan daha iyi roman okumadım.” dediği kitaptır. Dolayısıyla, bizim bir dönem çok güçlü bir edebiyatımız oldu. Orada edebiyatçılarımız gerçekten güçlüydüler. Bir Orhan Veli’nin şiirini çok sevmeyebiliriz ama o şiirin altında sağlam bir kültür vardır, orada onu net olarak görüyoruz. Ya da diyelim ki Ziya Osman Saba’nın şiiri gizemci yanıyla bize çok fazla şey söylemez, içi doludur aslında. Sonradan öyle bir yere geldik ki, şimdi dergileri açtığımızda baktığımız şiirin ilk üç dizesi size “Aman beni okuma ne olursun!” gibi işaret veriyor.
Sizden şöyle bir şey istesek Afşar Bey, burada Yelken Dergisi‘nde yayınlanan şiirlerinizden bir kısmı var. Bunlardan hangisini isterseniz, dilediğiniz bir tanesini bize okusanız, olabilir mi?
Afşar Timuçin- Tabii, yalnız şöyle bir şey var, şiiri yazarken bir anlamda şiirin dışına çıkıyorsunuz, şiir kendini yazdırıyor. Siz şiiri sürüklemiyorsunuz, şiir sizi sürüklüyor, dolayısıyla ne çıkacağı bilinmiyor. Sonra ben ne anlatmak istemişim acaba diye anlamaya çalışıyorum. Bu bana biraz ilginç geliyor.
Ay Güllere Benziyor
Bu bir ay mı gül bağlayan çiçek mi?
Adına yalnızlığı ekliyor
Ay uzakta uzakları rüzgârlar çevreliyor
Her yerde aldatılmış duygulardan geçerek
Güle boğmuş kendini
Güle boğsun bir yanda-ne çıkar
Kimse uğramasın pınarlarına
Dar köşelerinde kalıp yankılanmak
Bütün ışıklarımı boğar sonra
Ben zaten yeşermedim
Ben dalgayım bir yandan kovuluyorum
Ondan beri içimde adın gölgeleniyor
Yetsem kendime yeter-unutsun ben yoğum
Ben kendimi kıyılarında başlattım ama
Baktım okyanuslarına açılıyorum
Güller sardunyalara ekleniyor
Aralara birkaç eğrelti koysan
Çiçeklerin mor mu başka bir renk mi?
Uzaklarına bir daha gelmek mi?
Uzaklarım tanrısını gömüyor
Afşar Timuçin- Burada sanıyorum, gece-yalnızlık teması ile geçiyor. Ay ile gül arasında bir yakınlık ve yine de bir uzaklık söz konusu. Ay iyice uzakta ve uzakta rüzgârlar var. Nasıl olmuşsa bir takım aldatılmış duygulardan geçerek gitmiş oraya ve bir çeşit belki de kurtuluş gibi, sonra uzaklara gitmiş ve orada güle boğmuş kendini.
Güle boğmak ne ifade ediyor?
Afşar Timuçin- Bir tür sevinç gibi ve bir tür mutluluk gibi. Yalnız kalmanın mutluluğu gibi. Güle boğsun ne olacaktır, diyor hiç kimse pınarlarına gelmesin, ben zaten yeşermiş biri değilim, fark etmez benim için. Ben zaten bir dalgayım, bir yandan bir yana koğulup gidiyorum ve hep seninle bir sorunumuz var, ondan beri içimde hep adın gölgeleniyor. Dolayısıyla unutulmak belki de en sağlamı. “Ben kendimi kıyılarında başlattım” sonra baktım ki sürükleniyorum iyiden iyiye. “Güller sardunyalara ekleniyor/ Aralara birkaç eğrelti koysan” bir yaşam çeşitliliği gösteriyor. Seni iyi tanımıyorum; “Çiçeklerin mor mu başka bir renk mi” ama sana yakın gelmek istiyor muyum? “Uzaklarına bir daha gelmek mi” yok hayır. Uzaklarım, tanrı yerine koyduğu seni, artık toprağa gömüyor.
Bu şiirin sizin yaşam duruşunuzla bir ilgisi var mı?
Afşar Timuçin- Var galiba. Şöyle bir ilgisi var olsa gerek. Geçenlerde bir arkadaş, “Sen buluşmaktan, birleşmekten çok, ayrılıkları seviyorsun galiba,” dedi. Ona hak verdim, doğru gibi geldi bana. Ben çok çabuk kaçan, yılan belki, tamam bitti, oldu, burada kalsın demeye eğilimli biriyim. Bütün yaşadığım aşklarda da onu gördüm. Gündeliğe, basite, bayağılığa, küçük heveslere tahammül edemiyorum. Bakıyorsunuz o yücelttiğiniz şey, küçülmeye demeyelim de, birden gündelikleşmeye başlıyor.
Afşar Bey, son sorum şöyle olacak; bugün bir edebiyat dergisi çıkartıyor olsaydınız, bu dergi, bugüne kadar süzüp getirdiklerinizle, birikimlerinizle deneyiminizle, nasıl bir dergi olurdu?Okurla buluşması için nasıl bir yöntem izlerdiniz?
Afşar Timuçin- İyi dergi çıkarmanın temel koşulu; kendini ona adamak. Başka dergiler çıkaran arkadaşlarımız oldu ama gelen yazıyı bekliyor, o yazıyı koyuyor, öbürünü buluyor. Doğru dürüst dergi üstünde etkin bir gücü olsun istemiyor. Oysa, böyle çıkan dergiler batıyor sonra. Yani bir derginin sağdan soldan toplama yazıyla çıkmaması gerekir.
Dergicinin, en azından birkaç insanı gözüne kestirmesi lazım ve onlarla sağlam bir bağ kurması lâzım. Şu konuda, Şubat ayında bana yazar mısın, gibi. Bunu niye yapması gerekiyor? İki çeşit yazı var; birisi okusak da olur okumasak da olur, diğerini okumasak olmaz. “Okumasak olmaz.” yazılarla çıkan bir dergi belki batmaz. Ama “Okusak da olur okumasak da olur.” yazılarla çıkan dergiler batmaya mahkûmdur. Bizim yazarımız tembeldir. Yani Türkiye kocaman bir tembelhanedir. Alır; taka tak iki sayfa yazar, güzel espriler de vardır ama siz ondan bir şey öğrenmezsiniz. Onlar her zaman, her yerde, bir meyhanede de söylenecek şeylerdir. Dergiciler buna rağbet ettikleri sürece maalesef yarı yolda kalıyorlar ve artık dergileri satmamaya doğru gidiyor. Meselâ diyelim ki iyi bir felsefe yazarı, iyi bir roman eleştiricisi, iyi bir şiir ayrıştırıcısı gibi, yani sekiz-on tane sağlam yazarı olup da başka yazarlarla da takviye edilirse o zaman bir derginin satmaması mümkün değil gibi geliyor bana. Öncelikle, insanın kendini ona vermesi gerekir.
Çok teşekkürler bu güzel söyleşi için.
Nesrin Uçar
