Flora sabahın dördünde gözlerini açtı ve “Bugün dünyayı değiştirmeye başlayacaksın Florita” dedi içinden. Bir yıla kalmadan adaletsizliği silip insanlığı dönüştürecek olan çarkları harekete geçirme fikrinin ağırlığı altında ezilmedi; bir adım sonra karşısına çıkacak zorluklarla yüzleşmek için güçlü ve sakindi.

Mario Vargas Llosa’nın Cennet Başka Yerde adlı romanı, Flora Tristan ile torunu ressam Paul Gaugin’in hayatlarını anlatır. Yazar gibi Peru kökenli olan Flora Tristan, Emeğin Birliği için çalışır. Dönemin Ütopyacı Fransız sosyalistlerinden farklı olarak, kadın hakları ile emekçi sınıfın özgürlüğü arasındaki inkâr edilemez bağlantıyı işaret eder ve hatta bu söylemin öncüsüdür denebilir. İşçi birlikleri ve sendikalar oluşmadığı sürece zayıf ve güçsüz kalınacak, bir araya gelmek emekçileri güçlendirecektir. Ayrıca; proletarya çocuklarının güvenle büyüyecekleri bir yerlerinin olması ve iyi bir eğitim almaları, hasta ve yaşlı işçilere bakım imkanları sağlanması, savunduğu fikirler arasındadır. İşçi sınıfının kurtuluşunun, kadınların özgürleşmesinden geçtiğini söyler. Ortak bir birlik ve bu birliğin içinde kadın hakları için savaşan kadın birliklerinin olduğu bir düzeni önermesiyle, zamanın sosyalist bakış açısından farklı olduğu aşikardır.

Romanda anlatıldığı gibi; çantasına doldurduğu Emekçi Birliği bültenlerini ve dergilerini Fransa’da şehirden şehire dolaşıp dağıtır, kentin işçileri ve işçi liderleriyle konuşur. Sömürenlerin ve zenginlerin olmadığı; kadınların, aile ocağından işe, her ortamda yasalar karşısında eşit haklara sahip olacağı bir dünyayı anlatır. Gittiği yerlerden, işçileri kışkırttığı gerekçesiyle kovulur.

Yoksulların ve kadınların ezgisi kulağında beş yıl boyunca çınlayan Flora Tristan, 1844 yılında Emekçi Birliği’ni anlatmak için gittiği Bordeaux şehrinde 41 yaşında ölür. Birkaç yıl önce Nobel ödülü alan yazar Llosa’nın onu roman kahramanı yapıp, verdiği entelektüel ve militan mücadeleyi göstermesi, hem kadın hareketi hem de edebiyat açısından son derece sevindiricidir.

Clara Zetkin kimdir? Alman köşe yazarı, aktivist, sosyalist ve feminist. 1910 yılında Kopenhag’da yapılan İkinci Sosyalist Enternasyonal Kongresinde, 8 Mart tarihinin Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerir. Bu tarihi; Amerika’daki giyim işçisi kadınların son iki yılda yaptıkları direniş ve greve atıfta bulunmak amacıyla seçmiştir. 

Lenin ile kadınlar üzerine yaptığı görüşmelerde; kadın haklarını, kadın hareketinin önemini konuşurlar. Kadınların tam eşitliği konusunu en iyi anlayanın Lenin olduğunun altını çizer.  1920 yılında yaptığı ve Lenin’in ölümünden bir yıl sonra yayınladığı bu görüşmeleri yeniden okumak, günümüz için bile ilgi çekicidir. Her ikisi de; kadın ve sosyalizm konularında etrafta olup bitenleri çok yakından takip eder ve çözüm için uğraşır. Bugün hangi dünya liderinin kadın konusunda onun gibi dolu dolu konuşabileceğini ve belli bir fikri olduğunu düşünüyorum, bulamıyorum.

Clara Zetkin, İngiltere’deki kadınlara seslendiği bir yazıda; Alman emekçi kadınları olarak onlara barış, kardeşlik ve özgürlük mesajı gönderdikten sonra, Balkanlarda yaşanan savaştan söz eder. Yazdığı yıl 1913’ dür. Balkanlardan gelen yıkım ve katliam resimleri ve haberleri zihinleri dehşete düşürmektedir. Erkeklerin erkekler tarafından dökülen kanının her yana aktığından söz eder. O bütün bunları söylerken; dünyaya açık, duyarlı, sosyalist-feminist bir kadının dilini görürüz.

Basel’in Çanları-ya da Attila İlhan’ın çevirisiyle; Çalardı Basel’in Çanları-adlı romanında Louis Aragon, dört farklı kadını, bölümlere adlarını vererek anlatır. Son ve kısa bölümün adı Clara’dır. 1912 yılında yapılan Sosyalist Enternasyonal Kongresi için Basel Katedrali’nde toplananların üzerine çanlar çalar. Yazara göre bunlar, başlayacak olan savaşın çanlarıdır. Avrupa’da çıkacak büyük savaşların habercisi olan bu çanlar, durmaksızın çalar. Clara Zetkin, kadınların barış ve özgürlük özlemini ve edecekleri kavgayı oradan haykırır:

Eğer biz, kadınlar ve anneler büyük kıyımlara karşı çıkıyorsak, egoistlikten ya da zayıflıktan, büyük bir ülkü- büyük fikirler uğruna büyük fedakarlıklara katlanmayı göze alamayışımızdan değildir bu. Biz de kapitalist toplumun o zahmetli hayat okulundan yetiştik, o okuldan biz de savaşçılar olarak çıktık.

Bu bakımdan kendi kavgamıza girişmek, özgürlük davası uğruna gerektiği anda canımızı vermek bizim de elimizden gelir…

Kadın mücadelesinin bu çok önemli iki kadınını ve onları roman kahramanı yapan yazarları gönülden selamlıyorum.   

Düşünenlerle Düşünmek”, Saint-Simoncular ve Kadın Sorunu” – Ragıp Ege

Nükhet Eren tüm yazılarına ulaşmak için tıklayınız:

https://pazartesi14.com/category/yazarlar/nukhet-eren/