1857 yılında Amerika New York’da, konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçi, insanlık dışı ağır çalışma koşullarına (16 saat) ve düşük ücrete karşı greve çıkma kararı aldılar ve taleplerini açıkladılar: “Daha iyi koşullarda çalışmak, 10 saatlik iş günü, eşit işe eşit ücret”.  Takvimler 8 Mart’ı gösterirken, grevin başka fabrikalara sıçramasından korkan patronlar, işçileri fabrika yapısına kilitlediler ve barikatlar kurdular.

Ancak beklenmedik bir yangın çıkar ve içeride hapis kalan çoğu kadın 129 işçi can verir. New York ve diğer eyaletlerdeki kadın mücadelesi yıllarca devam eder, sonunda 1909 yılı 20 Şubat’ında ilk büyük “Kadınlar Günü” kutlaması yapılır. İlk uluslararası kutlama kararı ise Danimarka’da alınır. 1910 yılında, Kopenhag’da dünyanın dört bir yanından sosyalist partilerin düzenlediği 2. Enternasyonal Kadın Konferansı’nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag – International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü” olarak anılması önerisini getirir ve öneri oy birliğiyle kabul edilir.

1911’de 19 Mart’ta, Danimarka, Almanya, İsviçre, Amerika gibi ülkelerde büyük etkinlikler düzenlenir. Gösterilere yüz binlerce kadın katılır. Oy verme,  seçme seçilme, meslek edinme ve mesleki eğitim görme hakkı istenir. Birinci Dünya Savaşı ile kesintiye uğrayan “Kadınlar Günü” kutlamaları, 1917 yılında, Jülyen takvimine göre 23 Şubat, Miladi takvime göre 8 Mart’ta o zamanlar Petrograd olan St. Petersburg’da, kadınların başlattığı “ekmek ve gül istiyoruz” sloganlarıyla sokaklara çıkması ve Çar’ın kadınlara seçme hakkını vermesiyle kadın mücadelesinin günü olur. İlk yıllarda belli bir tarih saptanmasa da, her zaman ilkbaharda anılan bu gün, 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart olarak saptanır.

İşçilere karanfil, kadınlara mimoza

Mimozaların kadınlar günü sembolü haline gelmesi ise İtalya’da gerçekleşir. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben, İtalya’da da, Kadınlar Günü’nü kutlama hazırlıklarına girişilir. Daha önceleri “Partito Comunista Italiano/İtalyan Komünist Partisi”nin etkinliği olarak düzenlenen 8 Mart Kadınlar Günü, savaş yıllarında faşistlerce yasaklanmıştır. Tüm İtalyan kadınlarını temsil eden U.D.I (Unione Donne Italiane/ İtalyan Kadınlar Birliği) organizasyonu üstlenir ve bir sembol arayışına girer. Madem işçilerin 1 Mayıs için kırmızı karanfilleri vardır, kadınlar gününün de bir çiçeği olması gerekir.

İtalya 1946 yılında İkinci Dünya Savaşı’ndan yıkık dökük çıkmış; insanlar bir coşku, yaşama dair bir umut aramaktadır. İtalyan Kadın Birliği üyesi üç kadın, toplumun yeniden inşasının “kadın dayanışmasına” bağlı olduğunu düşünür: Teresa Mattei, Rita Montagnana ve Teresa Noce.  Üç güçlü kadın, bu yaklaşımlarını sembolize etmesi için bir çiçek seçmeyi teklif ederler. Sunulan tüm teklifler arasında üç tanesi öne çıkar: Karanfil, anemon ve enfes kokusuyla mimoza çiçeği.

Karanfil :  

Patara’da doğduğu kabul edilen, Likya mitolojisine göre Leto ile Zeus’un kızı, Apollon’un kız kardeşi Artemis’in öfkesine yenilip masum bir çobanı öldürmesiyle, çobanın yere düşen gözlerinin olduğu yerde açan kan kırmızısı iki  çiçektir karanfil ve dökülen masum kanın simgesi olmuştur. Binlerce yıldır; masumiyeti, sevgiyi, güzelliği, haksızlığı, pişmanlığı barındırır bünyesinde kırmızı karanfil. Merhum kişiye karşı duyulan sevgi ve özlemi anlatır. Günümüzde ölümlerde, anmalarda, katliamlarda acıyı  derinden paylaşmanın bir ifadesidir. Karanfil 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın çiçeğidir.

Anemon (Dağ Lalesi) :  

Yeniden canlanışın sembolüdür. Tazelik ve gençliği simgeler. Beklentiyi ifade eder. Hem umudu yitirmişleri, vazgeçmişleri  hem de umudu temsil eder. Ölümlerin en güzeli olarak bilinen Adonis ile Aşk tanrıçası Afrodit’in aşklarını, Ares’in Adonis’i öldürmesiyle Afrodit’in onu ölüler diyarına götürmek için güzel kokularla ovalarken, Adonis’ten damlayan kanlarla vücudundan yayılan güzel kokuların birbirine karışarak yeryüzüne dökülmesinden doğar Anemon çiçeği. Afrodit’in göz yaşları bu çiçeğin üzerine düşmüştür. Mart, Nisan ve Mayıs aylarında çiçek açar.

Mimoza :

Uçucu çiçekleri, kırılması zor dallarıyla bir kadını anlatır. Yani üflediğinizde çiçeklerin, yaprağının nasıl uçtuğunu anlayamayacağınız kadar kırılgandır ancak onu dalından koparmaya kalktığınızda öyle bir dirençle karşılaşırsınız ki, öyle kolayca söküp alamazsınız.  Büyüleyici kokusuyla insanı sarar sarmalar. Mimoza çiçeği sarıdır. Sarı, güneş ışığının ve altının rengidir. Varlığı, yaşamı, zekayı, arzuları ve ruhsal gelişimi simgeler. Zeka ve aklın rengidir. İdealistlerin, büyük yaratıcıların, bilim adamlarının favori rengidir. Özgün düşüncenin, yaratıcılığın, yeni şeyler yapmanın ve yeni yollar bulmanın anahtarıdır. Yaşam için coşku, insanlar üzerinde güven ve iyimserlik uyandırır. Zihinsel meydan okumaları sever, konuşma ve iletişim kurmanın rengidir. Renk itibariyle de kadını anlatır sarı renk. Mimoza çiçeğinin ülkemizde bilinen adı küstüm çiçeği ya da dokunma bana çiçeğidir. Bu isimlerle adlandırılmasının sebebi ise bitkiye dokunulduğu anda bitkinin yapraklarının büzüşerek kapanmasıdır, çiçeğin yapraklarına çok fazla fiziksel temasta bulunulmamalıdır.  Kış aylarında yapraklarını dökmez, rüzgara karşı dayanıksızdır. Kış sonu, baharın başında açar. Baharın müjdecisidir.

Mart ayında Roma tepelerini sarıya kesen salkım salkım mimozalar İtalyanlar için de tartışmasız en uygun seçenektir. Aşağıdaki özellikleri sayesinde de kazanan mimoza çiçeği olur:

Sapsarı renkleri ile neşe saçtığı için (Savaşla yıpranan moraller, mimoza çiçeği ile düzelsin diye).

Martta çiçek açtığı için (Dünya Kadınlar Gününü sembolize etsin diye).

Büyük bir ağaç haline gelene kadar çok fazla emek ve bakım gerektirmediği için (İtalya da mimoza çiçeği gibi hızla kalkınabilsin diye).

En önemlisi de, aynı kadınlar gibi kırılgan görünümlerinin arkasında güçlü bir karakter barındırdığı için (mimoza çiçeği zor coğrafi koşullarda bile çiçek açabilir)

Mimoza: Dayanışma – Ölümsüzlük ve diriliş – Hassasiyet, Coşku ve Umut demektir.

O gün bugündür başta İtalya ve Rusya’da olmak üzere, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde kadınlara mimoza çiçeği hediye edilmektedir. Bir kadın sadece sevgilisinden veya çocuklarından değil; dayanışmayı sembolize ettiği için kadın dostlarından da mimoza çiçeği hediyesi alabilir ancak ülkemizde erkeklerin tembelliğinden mi, yoksa mimozanın az bulunur ve pahalı satılır oluşundan mı nedir “karanfil” dağıtılır her 8 Mart’ta.

60’lı yılların sonunda 8 Mart, Amerika’da da anılmaya başlanır ve daha güçlü bir şekilde gündeme gelir. Birleşmiş Milletler’de 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart‘ın ”Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasına karar verilir.

Günümüzde 8 Mart 1857 yılında yaşanan o korkunç olay unutulmuş, karşı cins tarafınan ellerine tutuşturulan yanlış bir çiçekle kadınları hatırladıklarını sanan ve bununla böbürlenen erkek milletinin karşısında kadınlar hâlâ “hakları” için mücadele vermekte. 8 Mart Kadınlar Günü’nde kadın olarak bizler öncelikle ve özellikle bu soru üzerinde düşünmeli, bu sorunun çözümü üzerinde yoğunlaşmalıyız.

Haklarımız için mücadele eden ve tarih yazan kadınlarımıza selam olsun. Mimoza çiçeğinin özelliklerinin ruhumuza yansıması ve yaratıcılığımızı arttırması dileği ile 8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun.

Ayşen Cumhur Özkaya

Bread and Roses

by James Oppenheim

As we come marching, marching in the beauty of the day,
A million darkened kitchens, a thousand mill lofts gray,
Are touched with all the radiance that a sudden sun discloses,
For the people hear us singing: “Bread and roses! Bread and roses!”

As we come marching, marching, we battle too for men,
For they are women’s children, and we mother them again.
Our lives shall not be sweated from birth until life closes;
Hearts starve as well as bodies; give us bread, but give us roses!

As we come marching, marching, unnumbered women dead
Go crying through our singing their ancient  call for bread.
Small art and love and beauty their drudging spirits knew.
Yes, it is bread we fight for — but we fight for roses, too!

As we come marching, marching, we bring the greater days.
The rising of the women means the rising of the race.
No more the drudge and idler — ten that toil where one reposes,
But a sharing of life’s glories: Bread and roses! Bread and roses!

1911

Ekmek ve Güller

Yürürken biz, yürürken günün güzelliğinde,
Karanlık mutfaklara, gri fabrika kuytularına,
Dokunur apansız çıkan güneşin tüm parlaklığı,
Ve duyar insanlar bizim şarkımızı: Ekmek ve Güller! Ekmek ve Güller!

Yürürken biz, yürürken, erkekler için de savaşırız,
Çünkü kadınların çocuklarıdır onlar, ve biz analık ederiz yine onlara.
Yaşamlarımız doğumdan ölüme kan ter içinde geçmeyecek;
Kalpler de ölür açlıktan bedenler gibi; ekmek verin bize, ama verin gülleri de.

Yürürken biz, yürürken, sayısız ölü kadın da yürür bizimle
Ve bizim şarkımızda duyulur yaşlı çığlıkları ekmek için.
Küçük hünerleri, sevgiyi ve güzelliği bilirdi onların kahırlı ruhları.
Evet kavgamız ekmek için, ama güller için de.

Yürürken biz, yürürken, daha güzel günleri getiririz,
Kadınların yükselişi insan soyunun yükselişi demektir.
Köle gibi çalışma ve aylaklık yok, on kişinin çalışıp bir kişinin yattığı,
Paylaşalım yaşamın görkemini: Ekmek ve güller, ekmek ve güller.

Yaşamlarımız doğumdan ölüme kan ter içinde geçmeyecek;
Kalpler de ölür açlıktan bedenler gibi; ekmek verin bize, ama verin gülleri de.

Çeviri : İlkay Meriç