8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, yıllarını, emeğini, enerjisini, sevgisini işine vermiş, sanatın çeşitli dallarında başarılı olmuş kadınlarımızla Pazartesi14 olarak söyleşiler gerçekleştirmek istedik. Tiyatroya uzun yıllar emek veren ve halen vermeğe devam eden başarılı oyuncu Nazan Diper ile yaptığımız sohbeti okurlarımızla paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz.

Pazartesi 14– Sevgili Nazan Diper, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz kutlu olsun diyerek söze başlamak istiyorum. Yoğun programınız arasında bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hoşgeldiniz.

-Hoşbuldum. Ben de sizi kutluyor, Pazartesi14‘e uzun soluklu bir yayın hayatı diliyorum.
 

Pazartesi 14Sanat emekçisi bir kadın olarak, bize neler söylemek istersiniz.


-Sanatın kendisinde yani icrasında ve bütün işler olup bittikten sonra günlük hayatımızın içinde de emek-yoğun çabalar ve ekonomik olarak sürdürdüğümüz yaşam mücadelesi var. Zaten başlı başına emekten örülmüş bir olgu.


Pazartesi 14Çok yönlü bir sanatçı olarak tanıyoruz sizi. Tiyatro ile başladınız ve halen devam ediyorsunuz. Yaklaşık yedi yıldır dizilerde oynuyorsunuz; en son ‘Savaşçı’ adlı bir dizidesiniz. Ayrıca yıllardır seslendirme yapıyorsunuz. Her şeyin başlangıcı tiyatroydu. Konservatuar mezunu değilsiniz bildiğim kadarıyla, bu hareketlenme nasıl oldu?

Alaylıyım. Biz alaylı denilen gruptanız.

Pazartesi 14-Hem alaylı olmak hem tiyatroda kadın olmak üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Ah ne güzel sorular! Tiyatroda kadın olmak, Türkiye’de kadın olmak… Bu işe gönül verdiğimde önüme çıkan ilk engelden başlayalım: Ailem. Önce bir mesleğin olsun sonra tiyatroyu hobi olarak yaparsın şeklinde bir açılış yaptılar. 1980’lerin başıydı. İstanbul’a çok yakın olmasına rağmen bir kasabada, Gölcük’te doğup büyüyen biri olarak önümüze ket olarak konan şey buydu. Önce mesleğini seç, ne bileyim öğretmen ol, doktor ol, mühendis ol hani o bildikleri, tanımladıkları, toplumun onayladığı mesleklerden birini seç. Çünkü ‘ teyatoracı mı olacaksın? Kötü yola mı düşeceksin’ gibi söylemlerin yaygın olduğu bir toplumuz. Gerçi ailem tutucu değildi memur bir anne-babanın kızıyım ama yine de tiyatro oyunculuğunun kafalarda, bilinçaltında tanımlanamayan bir imajı vardı. Bu yüzden sürece geç dahil oldum; konservatuara girip mezun olma şansını üniversiteye başlayarak kaybettim. Mecburen alaylı olmuş oldum.

Pazartesi14Peki oyunculuk serüveni nasıl başladı?

Elbette size en yakın olanda başlıyor, Ferhan Şensoy’un Şahları da Vururlar oyunu ile. Seksen öncesi dönemdi. Politik dokundurmaları olan bir oyundu, dolayısı ile seyrettiğim şeyden çok büyük keyif almıştım hatta içinde olmak istemiştim. Sonunda kendimi o tiyatronun içinde buldum. Ben de burada olmak istiyorum diyerek… O arada oyunculuk kursları yapılmaya başlandı; iyi hocalar vardı bu kurslarda, Zafer Diper de bunlardan biriydi.
Zafer Diper ile başladım. Konservatuarda dört yılda alınan eğitime eşit çok yoğun bir çalışma içindeydik. ‘Olur mu ama’ diyebilirsiniz, şaşırtıcı gelebilir fakat sadece dört beş ayda onu yaşayıp, onu tadıp, yiyip içerek, günlük okumalarımızı yaparak çok hızlı bir şekilde hazırlandığımız bir dönemdi ki o dönemde varolan arkadaşlardan bazıları – İTÜ ‘nün, Genco’ların, Tunç Tatoğlu’nun kurduğu dönemdeki genç oyuncular grubu olarak hala tiyatro yapmaya devam ediyor; Celal Kadri Kınoğlu bizim kurslarımızdan yetişmiş arkadaşımızdır. İTÜ Makine bölümünü bırakıp gelmiş çocuklardır. Oyuncu olmak aşkıyla okulu bırakmış arkadaşlardır. Aşktır. Çünkü sahneden insanlara direkt ulaşıyorsundur. Sahne, çok heyecan vericidir; oynayacağın rollerle kendini yeniden tanımlayıp yaratıyorsun, düşünsenize!

Pazartesi14Sonra, Bizim Tiyatro içinde yer aldınız. Bizim Tiyatro’nun her şeyiydiniz diyebilir miyiz? Çok güzel oyunlar sahneye koydunuz; Shakespeare oyunları, Yargı gibi. Bizim Tiyatronun “her şeyi” olarak bize anlatır mısınız; neler yapıldı, sanıyorum yakınlarda Belçika’da Nazım Hikmet ile ilgili kutlamalarda yer aldınız. Biraz bundan söz eder misiniz?

Hem özel tiyatro olması nedeniyle hem de kadın olarak her aşamasında yer almak durumunda oluyorsunuz; aynı işi yaptığımız için ortak konularla sokağa çıkıp eve dönüyoruz. Doğal olarak her şeyiyle var oluyorduk. A’ dan Z’ ye, temizliğinden ekonomisine, dekorundan kostümüne kadar işin her aşamasındaydık.
Örneğin turne yapılacak. Oyunların ilk hazırlıkları, evlerde toplaşmaları, gidip ofislerde görüşmeleri, işin salonlara taşınması, kadroların kurulması, o kadroların oyuna hazırlanması, provaların organizasyonu, basına duyurma, biletleri tanzim etme, oyunu var ettikten sonra dekorları toplayıp gezdirme. İnsanlara ulaştırmak için yapılan turnelerdeki bedensel ve düşünsel emek, gittiğin kasabalardaki resmi prosedürleri takip etmek yani Valilikten izin almak, mülkî erkâna duyurmak, salon kiralamak, oraya taşınacak seyirciyi için araç kiralamak, yöresel organizatörlerle anlaşmak v.s. Bunlar hep, harcama, para, yoğun emek , çaba gerektiren şeyler. Kadın olarak tüm bu zorluklar içinde, pratik olmak uzlaşmazlıkları çözümlemek sana düşüyor.“ Şu oyunun şurası hoş olmamış, değiştirin” diyen yetkilileri yatıştırıcı, uzlaştırıcı oluyorsun, bu da İşin mutluluk verici yanlarından sadece biri.
Bir de ekonomik boyut var. Bu sıraladığım zorlukların üstesinden geldik, yerli yerine getirdik herşeyi, oyunlarımızı oynadık diyelim. Kimi zaman, paramızı alamadan geri döndüğümüz bile oldu. Oldu ama bugün görüyorum ki, o birimler profesyonelleşmiş, seyirciler daha istekli ve ilgili. İnanın daha bilinçli tercihler yapmaktalar. O oyunu görmek istiyor ve gelip katılıyorlar. Eskiden nasıl olsa gideriz farketmez denilirken şimdi seçici bir seyirci var; çok güzel çok ümit veren şeyler bunlar. Oyunlar da çok iyi artık. Makyajlar, beden dilleri, mimikler inanılmaz güzel. Haluk Bilginer’in Oyun Atölyesi’ne bilet bulamadım düşünsenize… Çok değişik, çok enteresan oyunlar sahneleniyor.

Pazartesi14Tiyatro adına umutlu gelişmeler var galiba, ne dersiniz?

Evet umutluyum . Çok güzel gelişmeler var diyebiliriz.

Pazartesi14Şimdi, yaptığınız diğer işe, seslendirmeye gelebiliriz. Otuz yılı aşkın süredir yapıyorsunuz. Seyircinin çok iyi tanıdığı ve sesinizle bütünleşmiş karakterler var değil mi? Örnek verebilirmisiniz.

İlk aklıma gelen, Heidi’nin Peter’i.

Pazartesi14Erkek çocuğunu seslendirmek nasıl bir şey?

Bu genellikle kadınlar tarafından yapılıyor. Fakat bana kalırsa doğal olan şey çocukların seslendirmesi. Konuşturduğumuz zaman görüyoruz ki çok güzel seslendirebiliyorlar ama pratik değil. Çünkü çok zaman alıyor. Yurt dışında bunu yapabiliyorlar. Bizde henüz mümkün değil. Çok zaman alıyor. Warner Bross’ un birkaç sinema filminde gerçek çocuk konuşturmak istediler, bir hafta on gün sürdü ayrıca çok acı çektiler. Gerçi orijinaline çok yakın olabilecek sesler seçiliyor ki çok başarılı arkadaşlarım bu konuda, içlerinde erkek çocuk konuşabilenler arasında ben de varım.


Pazartesi14Sesinizi nasıl değiştiriyorsunuz?

Hiç değiştirmiyorum. Sadece tavrımı değiştiriyorum. Sesim, mikrofondan filtre olunca genç biri gibi çıkıyor. Didem diye bir arkadaşım var, kız çocuklarını konuşur, o da sesini biraz inceltiyor ve tavrını değiştiriyor. Biraz suplex. Doğal yetenek gibi sanki.

Pazartesi14İlk seslendirdiğiniz erkek çocuk karakteri kimdi? Diğerlerinden de sözedermisiniz.

-Anna Karenina’da Seryoja. Karenina’nın oğlu.
Sonrasında, Şeker kız Candy ‘yi , Temel Reisin sevgilisi Safinaz’ı, Arı Maya’yı, Macaulay Culkin’i, Evde Tek Başına’nın yaramazlarını, Dennis the Menace’ı “ Bay Wilson” diye çıkar ya hani afacan bir şey Afacan Denis diye tanırız kendisini . Onları seslendirdim geçmişte ve halâ devam ediyorum.

Pazartesi14– Seslendirme işini bunca yıldır sürdürmeniz, biraz da ekonomik nedenlerle oluyor değil mi?

Evet tabi. Yaşlı teyzeleri de konuşturmaya başladım artık…( gülüyor) Sesimin skalası genişledi.

Pazartesi14-Tekrar tiyatroya dönelim isterseniz. Mülteci kadınları anlatan son oyununuz, “Nereye Gitti Bütün Çiçekler” nerede sahneleniyor?

-MAM’S ART’ta. Mam’s Art, Feri Baycu Güler ve Tuğrul Tülek tarafından kurulmuş bir topluluk. Sahneleri değişik mekanlarda alıyorlar; Mecidiyeköy Torun Center bünyesindeki Artı Sahne’de, Kadıköy Halk eğitim Merkezi’nde, Trump Tower’ da. Ayrıca turneye de çıkıyorlar. Üç yıldır değişik oyunlar sahneye koyuyorlar. Nereye Gitti Bütün Çiçekler üç sezondur oynanıyor. Ben Hale Akınlı’ nın yerine oynadım. 13 Mart’ta Kadıköy Halk Eğitim’deyiz. Bekleriz. Günümüz konjonktüründe güncel bir yaraya parmak basıyor. Belki bir gün hepimiz mülteci durumunda olabiliriz.
Oyunda çeşitli sınıf ve mesleklerden gelen mülteci kadınlar kampta eşitleniyor; doktor, köylü, öğretmen, ev kadını, sanatçı… Enteresan tarafı, günlük hayatla da koşutluk kuruyorum zaman zaman, oyuncu arkadaşlarımın hepsi, dalında yetenekli insanlar. Hepsi tiyatro emekçisi ve anne aynı zamanda. Geçenlerde, çocukları yarıyıl tatilinde olmasına rağmen ekstra prova için koşa koşa geldiler. Bırakacak kimse bulamadıklarından yanlarında getirmek zorunda kalmışlardı. Sanatçı-emekçi kadınlar bunlar…Olağanüstü yürekliler. Hem yaşam mücadelesi veriyorlar hem de sanatlarını en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar.

Pazartesi14Bu oyundan biraz söz edebilir misiniz?

Elbette. Oyun, travma sonrası bir iyileştirme sürecini anlatıyor. Savaşın dışındaki herhangi bir yerde, sığınmış kadınlar gurubunun yaşadığı mülteci kampında geçiyor. Kadınlar hem yaşantılarından hem mesleklerinden olmuşlar. Bu kadınlara nasıl yardım edilebilir’i sorguluyor.

Pazartesi14Sinema filminde oynadınız: Kar. Sonra Küçük Ağa dizisinde Zeki Alasya ile, Aşk Lâftan Anlamaz adlı romantik komedide Metin Akpınar’la oynadınız.

Evet, iki kült aktörle oynadığım için çok mutluyum.

Pazartesi14Mardin’de geçen bir dizi vardı: Aşk Bir Hayal.

Doğu Anadolu dizisi diyelim. Hanım ağa rolüydü. Şimdi de Savaşçı diye bir dizide oynuyorum. Bu da bir asker projesi.

Pazartesi14Tiyatro oyuncularını dizilerde görüyoruz ama çoğunlukla yardımcı roldeler. Diziyi taşıyan onlar olmasına rağmen başrollerde genç ve yeni yüzler tercih ediliyor. Tiyatrodan gelmemiş insanlarla oynuyorsunuz. Ne dersiniz bu konuda?

Çok enteresandır, ilk başlarda bu duruma karşı çıktık ama içlerinde işine sahip çıkan, oyunculuğu önemseyen arkadaşlar da var. Popüler kültür içinde, hem reyting kaygısından dolayı hem de satışın kolaylığını, izlenirlik oranını göz önünde tutarak böyle bir seçim yapılıyor olsa da, bu arkadaşlar işlerini severek, işlerine tutunarak en iyisini yapmaya çalışarak o’ box ofis’i yani arz-talebi tuttular. Kıvanç Tatlıtuğ, Berk Oktay örneğin. Bu insanlar oyuncu koçluğundan faydalandılar, eğitim aldılar. Dolayısıyla işine sahip çıkıp, işine tutunan arkadaşlarım onlar… Artık öyle kolay kolay bu mecrada tutunmak olmuyor, çok çalışmak gerektiğini biliyorlar ve çalışıyorlar. Yüksel Aksu mesela; filmlerinde gerçek köylüleri kullanıyor, oyuncu koçluğundan yararlanıyor. Böyle yönetmenler var artık, sıradan insanlardan oyuncu çıkarıyor. İftarlık Gazoz filminde olduğu gibi mesela.
Televizyona gelince, reyting ve reklam sektörünün işin içine girdiği, çok sıcak işlerin döndüğü, paraların da çok sıcak aktığı bu damar hep krizlere gebe ve risk alan bir konumda. Dolayısıyla orada çok spekülatif konular dönebiliyor; falanca şu kadar para aldı filanca bilmem ne kadardan aşağı ücrete oynamıyor diye. Doğrudur . Çünkü telif hakkı diye bir şey yok ki! Kanal diziyi başka ülkelere satıyor ama oyuncu bundan pay alamıyor.

Pazartesi14Halâ telif yok mu?

-Yok. Oyuncu telifi yok. Ufak ufak başladı ama henüz oturmuş değil. Belki senarist alıyordur. Ben kaç sene önce oynadığım dizileri seyrediyorum farklı kanallarda, bir kez para aldım o işten ama dizi kanallara satılmaya devam ediyor. Herkes yüzümü görüp duruyor. Belki ben yüzümü saklamak istiyorum, eskitmek istemiyorum? Maalesef buna maruz kalıyoruz.

Pazartesi14Sırası gelmişken sormak istiyorum, yönetmenler herhangi bir rolde başarılı olmuş sanatçıyı neden hep benzer rollerde oynatıyor ?

-Maalesef biraz kolayına kaçıyorlar. Kafalarında bir cast oluşuyor ve filanca gelsin oynasın diyor. Halbuki bir salon kadınını veya kötü karakteri de oynayabilirsiniz ama fırsat verilmiyor, dediğim gibi işin kolayına kaçıyorlar. Seyirci o oyuncuyu karakterle özdeşleştirince başka bir rolde görmeğe yanaşmıyor. “Aaa bak o iyi roldeki kadını şimdi niye böyle kötü role vermişler? Olmamış…” söylemi olmasın diye… Tiyatroda çok hoş olur da dizi sektörü için mümkün olmuyor.


Pazartesi14Tiyatroda, yenilik olarak neler yapmak isterdiniz?

İlginç bir anlatımı plastik olarak var edebilmeyi sağlayacak şeyleri kullanmak ve tiyatronun görsel olanaklarını arttıran teknik yenilikleri uygulamak, ilerlemesini sağlayacak donanıma sahip olmak isterdim. Yurdışına gittiğimizde Bizet’nin bir operasını izledik.( Carmen değil) İki sevgili deniz kıyısında bir kızı görürler, ikisi de âşık olurlar. Kıza bunu söylemeyeceklerine dair birbirlerine söz vermelerine rağmen sözlerinde duramazlar. Konu böyle.
Güzel bir sahne tasarımı yapmışlar. Hikâye huzurevinde geçiyor. Genç oyuncular makyajlarıyla, vücut tavırlarının plastiğiyle ve beden dilleriyle yaşlıları o kadar güzel canlandırıyorlar ki alkışa geldiklerinde peruğu çıkarmasalar rollerindeki yaşta olduklarını sanırsınız. Tasarım da öyleydi; bir deniz dalgası yapmışlar üç boyutlu. Daha ilginci, aynı anda gençliklerini ve yaşlılıklarını seyredebiliyorsunuz. Opera olduğu için müzik de var tabii çok göz alıcı oluyor. Opera bizi ileriye taşıyacak gibi görünüyor. Yani işin içinde bütün disiplinlerin olduğu; ses, müzik, sahne tasarımı, teknolojinin imkanlarıyla donanmış teatral bir güzellik sunumu diyelim. Umarım bir gün ülkemizde gerçekleşir.


Pazartesi14Teknoloji önemli diyorsunuz.


-Çok çok önemli. Oyuncunun da bu donanım içinde olması lazım; yaşınız ilerleyebilir, fiziğiniz role uygun veya yeterli olmayabilir ama teknoloji yoksa estetik olarak bunu seyirciye verme imkanınız olmayabiliyor ve fiziki gayret içinde çabalamanız gerekiyor. Bu kolay bir şey değil.


Pazartesi14Plastik var olma nedir?


-Sahnede fiziğiniz bir plastik zaten. Oynadığınız karakter, duruşuyla, ses tonuyla jest ve mimikleriyle başlı başına bir plastiğe sahip değil mi? Heykel plastiğinden söz etmiyorum elbette; oyuncu, rolün plastiğine girecek. Yani engelli mi? Kulağı ağır işitiyor veya hiç işitmiyor mu, gözleri görmüyor mu, nasıl bir vücut formuna sahip, kambur mu, ayağı mı aksıyor v.s … Belki bir başka dil öğreneceğiz kimbilir?


Pazartesi14Sizce tiyatro anlatım dilinde daha farklı bir yere doğru mu gidiyor?


Bence gitmeli ve gidiyor. Sözlerin içine hapsolmuş bir dil ve mesajdan ziyade kendisini görüyorsun, sana sözle anlatmadığı birçok şeyi vücut plastiğiyle, beden performansıyla veriyor. Bu beni çok ilgilendiriyor. Tiyatronun dilden kurtulup görsel malzemeyle donandığını görüyorum.


Pazartesi14– Seksen yıl sonra uzaya gönderilecek bir kapsülün içine sanatınız adına ne koymayı isterdiniz, konuşma diline gereksinim olmadan anlaşılabilecek ortak bir sanat dili mi?

Evet, bunu çok isterdim. Tiyatro bütün disiplinleri içine alıyor. Dans, müzik, beden dili, söz hepsi seyirciye birebir geçiyor. Genelde tiyatroya giden insanlar bir çerçeve içinde oyunu görüyorlar ve sıkıcı olduğunu düşünenler çoğunlukta. Tiyatro sıkıcı değil, tiyatro oraya hapsedildiği için sıkıcı duruyor. O çerçevenin içinden çıkaralım lütfen, başka boyutlara taşıyalım tiyatroyu. Niçin yapmıyoruz? Ben yavaş yavaş klasik çerçeveden çıkmaya başladığını ve hak ettiği yere geleceğini görüyorum.


Pazartesi14Genç tiyatroculardan ümitli misiniz?

Çok. Son derece kafaları açık. Biz başlangıçta tutucuyduk, onlar bizim gibi başlamıyorlar, rollerine o kadar çabuk ve pratik girip benimsiyorlar ki… Bizim on kere düşünüp bin kere denedikten sonra göstereceğimiz şeyi o bir söz bir hareketle yapıveriyor. Tiyatronun önünü açık görüyorum. Klasik’ İtalyan çerçeve’ nin dışına çıkmak ve o dördüncü boyutu seyirciyle buluşturma yolunda genç tiyatrocular epeyce kararlı. Bizim gibi değiller. Biz, ‘hocam sahnede ağlamamız gerekince ne yapmalıyız’ diye sorduğumuzda: ‘ İçini düşün, seni hayatta en çok üzen şeyi düşün, sahnede onu kullanarak canlandırın.’ Derlerdi. Şimdi iş, Stanislavski’nin “Bir Karakter Yaratmak” kitabının ötesine artık. Çıkış noktası o ama gözlem sanatı ve anısal bellek meselesi aşıldı artık; bize“Nasıl ağlıyorsunuz sahnede?” diye sorulduğunda:
“Valla çok içleniyorum, annemi düşünüyorum, ağlıyorum” derdik. Yok artık böyle bir şey. Veya yönetmenimize: Yönetmenim, ben hiç katil olmadım. Nasıl vereceğim o duyguyu diye sorduğumuzda, “ Bir sivrisineği öldürdüğün andaki duygu neyse o da odur.” Şeklindeki eğitim yok artık, bakarak öldürme diye bir kavram var; o kadar yoğun baskı altında oluyor ki birey, ölüyor sonuçta… v.s. Bu boyutta oyunlar var şimdilerde, konu ileri gitmeli artık, klasik rol ve sözle anlatımı aşmalıyız. Hatta, gençler zaman zaman yönetmene replikler konusunda yol gösterebiliyorlar. O kadar çok senaryo okuyor, çeşitli diziler izliyorlar ki bir olayın orada olmaması ya da ne bileyim o sözün orada söylenmemesi gerektiğini biliyorlar. Bu anlamda tiyatro hak ettiği yere doğru emin adımlarla ilerliyor.


Pazartesi14Sevgili Nazan Diper, bize zaman ayırdığınız için tekrar teşekkür ederiz.

Gönül Jilani