Bir evin kapısını çalıyorsunuz. İçeri girebilmeniz için “Hanımefendi için bir ölüm getirdim,” demeniz yeterli oluyor. Sadece ölüm olayını anlatmak üzere davet edildiğiniz bir sofradasınız. Ölüm hikayeniz varsa ev sahibesi Türkan Hanım’ın yanı başına oturup masada yerinizi alabiliyorsunuz.
Türkan Hanım atlas perdeleri gece gündüz asla açılmayan bir evde yaşar. Dışarıya hiç sır vermeyen apartman dairesi üçüncü kattadır. Evin içi onlarca saatle ve envaiçeşit antika eşyalarla doludur. Duvarda, masada, sehpada, ayakta, yuvarlak, dört köşe, cam fanuslu, guguklu, sarkaçlı kimi cam bir dolap, kimi avuç içi kadar küçük saatler. Evin içinin sessizliğinde zamanın sesi olurlar. Sonra kendileri de sessizleşirler. Sevr porselenleri, Salisburyler, heykel, vazo, sedef kakmalı antika eşyalarla doludur evin içi.
Ölüm hikayenizle kapıdan içeri girdiğinizde Türkan Hanım’ı ya evdeki antikaların tozunu alırken ya ünlü vişne rengi kokteylini içerken ya da sofrada otururken görürsünüz. Sofrada kimin nerede oturacağını, neler yenileceğini ve içileceğini belirleyen odur. Ev içinin hâkimi odur. Etrafındaki insanlarla kurduğu mesafeyle bireysel gizemini örer. Gösterdiği performansla kendini sanat eserine dönüştüren odur, belki antika bir saate.
Aslında hep sessizdir, ölüm hikayeleri dışında sessizdir. Suskundur. Türkan Hanım tarafından yeniden hikayeleştirilen ölüm anlatıları sofraya gelene kadar herkes eğlenir, iyi vakit geçirir, yani yaşar. Hastanelerdeki kimsesiz ölümler, umutsuz ölümlerle doludur hikayeler, geleneksel ailelerde ak çarşaf üzerinde ritüele uyulan ölümler, yol ortasında, kaldırımda ölümler de vardır. İnsanlar ölümden korkarlar. Türkan Hanım insanlar sadece ölümden değil yaşamaktan da korkuyorlar, der. Hayatı da ölümü de bilmedikleri için korkuyorlar.
Sofrada bulunan arkadaşlardan biri Türkan Hanım için “Hiçbir şeyi umursamayacak kadar güçlüydü,” der. Türkan Hanım, siyah saçlı, duru beyaz tenli, koyu iri gözlü biraz tombul-evden dışarı çıkmadığından-, şık, gösterişlidir, pastel renklerde makyaj yapar, boynu hep açıktır. Zümrüt yüzükler takar, akik taşlı kakma yüzükler, gazete okumaz çünkü gazeteler kendi hayatlarını yaşamayı beceremeyen insanların zamanlarını basit olaylarla doldururlar sadece. Eski uygarlıkları anlatan kitapları okur.
Apartman komşularının çoğu onu tanımaz, Türkan Hanım’ı. İkinci eşi varlıklı ve karısına hayrandır. Lise öğretmeni onu anlatırken, dik başlı, gururlu, haylaz olarak hatırlar. Duruşu, davranışları, okul ve mahalle arkadaşlarından farklıdır. Babası Ankara’da memurluk eder, benzer ailelerin olduğu mahallede yaşarlar. İki yıl flört ettiği erkek arkadaşı Tarık tarafından terk edilince ailesiyle başka bir yere taşınırlar. Sonradan üniversiteye devam ederken tanıştığı bir adamla evlenir, sekiz yıl sonra boşanır, iki oğlu olur. Çocuklara Türk tarihinden adlar verilir: Ertuğrul ve Atilla
İkinci kocası Halim karısı hakkında fazla bir şey bilmeyen, ona hayran ve düşkündür. Türkan Hanım ona da mesafeli duran eştir. Evine kabul ettiği tıp öğrencisi Altuğ ile sofrasında üç ay boyunca kadavraları ve ölü kemikleri üzerinden konuşur Türkan Hanım, sonra birlikte kaçarlar.
Türkan Hanım’ın Ölümü öyküsü biçim olarak oldukça farklılık gösterir. İlk cümlede onun intihar ettiğini söyler anlatıcı, ancak Türkan Hanım’ın intiharı yerine ölümü başlığını tercih edecektir. Çünkü Ölüm olgusu onundur. Ölüme hayat gibi sarılmıştır, ölüm olgusunda sığınak ve kurtuluşu aramıştır, yeryüzünde yabancı olmayı unutmak için ölümü algılama çabası durmamıştır. Ana karakterin kendisi öykü içinde değildir. Ölümünden sonra yakın ilişkide olduğu ya da onu tanıyan on iki kişinin anlattıklarından kurulmuştur öykü. Yani hepsi kendi değerleri üzerinden bir Türkan Hanım inşa etmiştir. Kendi kalıplarını kullanarak onu anlatırlar. Onun evin içindeki teatral tarafını hatta maskelenen tarafını kendilerine göre anlatırlar.
Öykü zamanda geriye doğru gider. Türkan Hanım’ın sofrasında hep yanında oturan diş doktoru, Karısını kanserden kaybetmiş kendi yaşama arzusuyla yanıp tutuşan avukata yaşamanın ne olduğunu anlatırken toplumsal bir zorunluluktur der.
“Hayat acı ya da tatlı doğal güzelliklerle doludur. Bunlara toplumsal güzellikleri de ekleyebilirsiniz.” [1]
Yaşamak ve hayat ayrımında, yaşamak hayatı devam ettirmek için yapılan edimlerdir. Hayata karşı bütün korkulardan arındığında tek bilinmez korku, ölümdür. Ölümü hayatın bir parçası haline getirdiğinde, ev içi toplantılarda ölüm anılarını hikayeleştirerek anlattığında, ölümü kendisi için var olan olgu haline getirdiğinde ölüme karşı özgürleşir Türkan Hanım.
İki oğluyla iki kez tiyatroya gider. Hamlet ve Oidipus oyunlarını izleyen Türkan Hanım, kadın erkek farklılığını Oidipus ile annesi ve karısı olan İokaste üzerinden anlatır. Gerçeği öğrenen İokaste kendini öldürmüştür. Çünkü kadınlar yorulunca intihar ederler. Kadının yorulması korkunçtur. “Bunu erkekler anlayamaz,” der Türkan Hanım, asker talimlerine benzemez. Erkek yaşar tıpkı Oidipus gibi. Gözlerini yitirmesine, mağarada yaşamasına karşın yaşamını sürdürür kral Oidipus.
Oğulları Atilla ve Ertuğrul, insanların hayatta çok zedelendiğinden, annelerinin kendini daha az zedelemek için ölüm hikayeleri gibi farklı yollar bulduğunu söyler. Oğullar, kentsoylu olduklarını eklerler ancak Marksizmin getirdiği tümel açıklamalarla insanın uzaydaki yalnızlığını ortadan kaldırabileceğinin farkında olduklarını ifade ederler.
Altı ay Altuğ ile birlikte yaşayan Türkan Hanım, izledikleri Atları da Vururlar filminin finalindeki gibi Altuğ’a tabanca verirse onu öldürüp öldüremeyeceğini sorar.
Soruda ısrar edince Altuğ onu terk eder. Türkan Hanım bir ay kadar alkolle yaşar. Ardından göl kenarında hap alarak kendini öldürür.
“Bakın, bütün o ölüm hikayeleri neydi, hiç düşündünüz mü? Ben çok düşündüm. Hayatının yaşamasına izin verilen parçası, o kısır, verimsiz köşe sırlarını tüketince düşüncelerini hayatla ölüm arasındaki o dar, o uzun çizgide dolaştırarak oyalanıyordu.” (s.97)
[1] Türkan Hanım’ın Ölümü,Selçuk Baran, YKY, İstanbul 2020, s. 75

Sayısız sıradan ölümden, yaşamın ölüme değdiği noktaya gelişin ve ana, ölüm örtüsünde yaşama bakışın muhteşem öyküsü, derinlik içeren bir anlatım!… Tanıtım da harika, sağolasınız!…
Göl kıyısında ölüm Virginia Woolf u , on iki kişi de Akhilleus u Hektor a ardından kendi ölümüne yaklaşmasını anımsattı.
Kendi kabuğuna bile sığmayan bir yazar Selçuk Baran
Miss Havisham’ı anımsattı bana Türkan hanım.