Gülcan, sen öldün biliyor musun? Cuma günü cenazendeydik. Bizim ofisten pek çok kişi katıldı, başka ofislerden de biraz. Görseydin senin için toplandığımızı sevinirdin. Genellikle kimseyle aran pek iyi değildi, biliyorsun. Yeni birine çok harbi yaklaştığın doğru ancak kısa sürede gösterdiğin aşırı tepkilerden sessizce uzaklaşmayı seçerdi çoğu. Biz eskiler alışkındık bu tavırlarına. Yakınındayken bağırıp çağırdığın insanlar senden uzaklaştıklarında onlarla ilgili kısık bir sesle konuşurdun sır verir gibi. Çoğu zaman da söylediklerin iyi şeyler olmazdı. Güzel şeyler söyleyecek dilin de yoktu, sanki cesaretin de. Sadece olumsuz şeylere biraz dilin dönerdi, o kadar. Örneğin, lanet edilesi tiplere öyle yerinde beddualar dizerdin ki, hepimiz hak verirdik ister istemez. Kendini pek saklardın, göğüslerini kalın kalın kazakların içine, kaba gömleklerin. Üzerinde hep erkek-kadın giyilen pantolonlar. Bazen de gözlerini iri iri boyardın.

Seninle yaşıttık. Sen evlenmedin, çocuğun da olmadı. Bence bakireydin öldüğünde de. Tabii bilemem gerçeği. Grup içindeyken değil ama bazen baş başa kalıp konuştuğumuzda açılırdın; evlenmek istediğinden, birilerini beğendiğinden falan. Ben sana ümit aşılamaya çalışırdım, “Neden olmasın ki, Gülcan” derdim. Bir an olacakmış gibi olurdu, inanırdık. Ama sen olumsuz ihtimale yapışır kalırdın. Hiç olmayacak gibi, “Yok, geçti, olmaz!” derdin konuyu kapatırdın. Düşünürken, bir elinin parmaklarını birleştirip terlik teki gibi burnunun ucunda gezdirirdin. Öyleyken kimse sana bir şey söylemeye kalkışmazdı.

İsteklerine ulaşmak için kendince küçük atılımlar da yapmıyor değildin. Mesai bitip ofisten ayrıldığımızda kimi gün masada oturur kalırdın. Niye eve gitmiyorsun, diye sorduğumda işinin bitmediğinden, kafanı dinleyeceğinden veya biriyle buluşacağından bahsederdin. Birbirini tutmayan birden çok bahanelerin olurdu bazen. Biz ofisleri boşalttıktan sonra temizlik firmasından adamlar gelirdi, genellikle pek gariban. Bir defasında onlardan biriyle konuştuğundan hatta birinin seninle evlenmek istediğinden bahsetmiştin. Ama devamı gelmedi, ben de sorgulamadım. Bana biraz saçma gelirdi, o şekilde evlenmen zaten. Belki de anlattığın gerçek değildi, sadece aklından geçendi.

Ben sana emekli olmak istediğimden ilk bahsettiğimde, bundan çok yıl önce, sen de istediğini söylemiştin. Ben emeklilik dilekçemi verdiğimde bu konuyu hiç açmadın. Hatta birkaç defa benimle karşılaşmaktan kaçındığını fark ettim. Sonra ben emekli oldum, şirketten ayrıldım, sen beni hiç aramadın. Ben de seni aramadım. Bir gün karşılaşırız diye bekliyordum, acelem yoktu nasılsa. Beni gördüğünde çok sevineceğini biliyordum. Hatta yanında kim varsa -belki annen, komşun veya bir akraban- beni tanıştırırdın sevinçle, “Bizim ofisten mühendis, arkadaşım!”, derdin. Bu arada sen de emekli olmuşsun yakınlarda. Ama sen öldün. Bu olmadı.

Perşembe günü, yani cenazenden bir gün önce, telefondaki arkadaş grubunun birinden gelen mesajda damdan düşer gibi adın ve cenaze bilgilerin verilmişti. Okuduğumda hastanedeydim, bir arkadaşımın ameliyat sonrasında ziyaretine gitmiştim. Senin haberini alınca onu unuttum ve hep senden bahsettim. Bu, arkadaşımı kırmış bile olabilir. Ama elimde değildi, böyle bir haberi hiç beklemezdim.

Cenazede karşılaştığım iş arkadaşlarım senin birkaç haftadır hastanede yattığını söylediler, hatta yoğun bakımda kaldığını. Nasıl oldu da bundan hiç haberim olmadı, hayıflandım. Gerçi benden daha yakın arkadaşlarından bile saklamışsın, ancak sen hastaneye yatınca haberleri olmuş. Tabutuna bakarken içinde senin olduğuna inanamıyordum. Sanki uzanmışsın da bir elinle soluğunu perdelemiş, tabutun kapağını açana küfrü basacaksın gibi beklediğini düşündüm durdum.

Annen çok ağlıyordu cenazende. Başka da ağlayan yok gibiydi. Üzgündük hepimiz tabii. Annen bilse, bizim kendisi hakkında neler düşündüğümüzü, kesinlikle kızardı bize. Çünkü kendi aramızda şöyle şeyler konuşuyorduk: “Gülcan’ın annesi onun evlenmesini istemiyor, annesi parasına el koyuyor harcatmıyor, kız arkadaşlarıyla bile tatile gitmesine izin vermiyor”. Artık bunların önemi var mı? Usul gereği ben de annenin yanına gittim. Baş sağlığı diledim, sabır diledim. Ağlamasına kısaca ara verip bana kulak verdi, dediklerimi iyice dinledi. “Bana dua edin, çok dua edin”, dedi. Sonra ağlamasına kaldığı yerden devam etti.

Kardeşini de gösterdiler kalabalığın içinde. Tanımıyordum, göstermeseler bilemezdim onun kardeşin olduğunu. Sana hiç benzemiyordu, ince uzun bir adam, yürürken kolları bacakları sağa sola savrulan biri. Meğer o da bizim şirkette çalışıyormuş, o gün camii avlusundaki konuşmalardan çıkardığıma göre. Nedense bana ondan hiç bahsetmemiştin. Oysa aile hayatımızdan birbirimize bahsederdik. Ben eşimden çocuklarımdan bahsettiğimde beni dikkatle dinlerdin (O sıralar meşhur olmuş sosyal medya hesabımdan hasbelkader bir fotoğraf paylaşmış olsam ayrıntılarına varıncaya kadar farkında olmana şaşırdığımı hatırlıyorum.) Bekleşirken bir süre göz ucumla kardeşini izledim. Etrafındakilerle fazla ilgili gibiydi, bir sağındakine bir solundakine dönüp duruyordu. Sonra onun kalabalıktan ayrılıp bir köşeye gittiğini gördüm. Bir tiyatrocunun rolüne hazırlanması gibi yüzünü sıkıp gevşetti, avucuyla yanaklarını ovuşturdu, sonra tekrar kalabalığa döndü. Bunu iki kez üst üste yaptı. Kimsenin kendini göreceği aklından geçmiyordu belli ki. Camii avlusundaki bu dakikaları zor geçirdiği anlaşılıyordu. Kardeşin seni çok mu severdi acaba?

Gülcan, tabutun önümüzden taşındı. Biz öylece baktık arkandan. Sonra arkadaşlardan bir grup gittik bir yerde çay kahve içtik. Senden bahsetmemiş bile olabiliriz. Çoluk çocuk, okul, evlilikler, emeklilik maaşları falan konuşuldu. Sonra dağıldık. Özel araçlarıyla gelenler, gelmeyenleri toplu taşıma duraklarına kadar bıraktılar. Beni de Halkalı tren istasyonuna kadar biri getirdi. Boş trene geçtim oturdum. Kalkmasını beklerken aklıma yine sen geldin. Bir seferinde çay içerken sizin memlekette kullandıkları çok küçük çay bardaklarından bahsetmiştin, çok demli çayların içildiği. Ertesi gün bu bardaklardan bir tane bulup bana getirdin. Bana hiç hediye vermişliğin yoktu (belki kimseye de). Eve götürüp bu cüce bardağı çay bardaklarımın arkasına koydum. Yıllardır dolapta önünde duran bardaklar birer birer iner kullanılır, yıkanır yerine konur ama o durduğu yerde durur. Bana niye bunu vermek istemiştin, bilmiyorum. Belki sadece bir hediye vermiş olmak için. Evindeki büfeden aşırıp getirmiş bile olabilirsin. Annen bilse…

Gülcancığım, keşke ölmeseydin. Seni gördüğümde, çok sevdiğimi, bardağını hep sakladığımı söyleseydim.