“Ama kedi
kedi olmaktan başka bir şey istemez,
her kedi katıksız kedidir,
bıyıklarından kuyruğuna kadar,
altıncı duyudan kıvranan saçına kadar,
gece vaktinden, altın gözlerine kadar.”

Pablo Neruda

Kaldırımdaki Kara Kedi

Onu ilk fark ettiğimde dört yol ağzında, trafik ışıklarının hemen yanındaki üçgenimsi kaldırımda oturuyordu. Kara, kabarık, uzun, pırıltısı azalmış, biraz kahverengine dönmüş tüyleri vardı. Yaşlanmıştı. Yayalar, arabalar, gürültü, soğuk onu hiç etkilemiyor gibiydi. Oradan her geçtiğimde kaldırımın aynı yerindeydi. Bazı kez yoldan gelip geçenlere kısa bir bakış atıyor, daha çok uyuyor ya da geçen arabaları izliyordu. Günün hangi saatinde görsem fark etmiyordu. Oradaydı.

Birini bekler gibi ya da orada oturmak için gizlice görevlendirilmiş gibiydi. Sevdiğini mi kaybetmişti? O köşede sahibi mi bırakıp gitmişti? Kimi bekliyordu? Yoksa Godot’yu mu?  Çeşit çeşit renk ve modelde eski yeni ayakkabılar ve onları giymiş sayısız genç yaşlı çocuk, hızla, oyalanarak, bazen koşarak o dapdaracık üçgen yerin çevresinden sürekli gelip geçerken hiç istifini bozmazdı. Genellikle ana caddeye dönük otururdu. Bildiğimiz caddeydi. Nesi ilginç olabilirdi ki. Ama bakan bir kediydi. Arabaların her rengi, her modeli, eskisi, yenisi, gürültülüsü, hızla geçerken, sanki bu devinimle hipnotize olmuş gibi öylece caddeye dönük otururdu. Günün her saatinde hep aynı yerde öylece oturuyor olmak…

Oturduğu adacığın hemen yanındaki yaya geçidinde trafik ışıklarını bekleyenler arasında yaşlı kara kediyle ilgilenenler de olurdu. Ama çoğu öylece bakıp geçerdi. Yanlış yere konumlanmış bir eşya gibiydi. Zaman zaman onu yıllar önce kaybettiğim kedime benzetirdim. Kapkara uzun tüylü, yemyeşil gözlü, Pers-Siyam karışımı, benimle 16 yıl yaşayan Kontes’ime. Ama bu kedi farklıydı. Kontesin parlak tüyleri ve zümrüt yeşili gözleri onda yoktu. O zamana kadar sürekli kaldırımda oturan bu kara kediyle yakınlık kuramamıştım. Denememiştim bile. Her zaman aynı yerden geçerken elimde paketlerim, torbalarım ve acelem olurdu. Ayrıca bu hanımefendi pek de samimi bir yaratık değildi. Kediler iletişim kurmayı seven yaratıklardır. Mama için olduğu kadar sevgi için de. Yolda gördüğüm kedileri sevmeden geçemezdim ama bu yorgun kara kızın tozlu tüylerine dokunmamıştım bile. Onu hiç merak etmemiştim. İletişim kurmaya da çalışmamıştım. Sere serpe kaldırımlarda, dükkanlarda, hatta bazı kez caddelerin ortasında yatan, insanlara güvendiğini, kötülük görmediğini neredeyse böyle gösteren, insanların çoğunun da yanından aynı rahatlıkla gelip geçtiği sokak köpekleri gibi değildir kediler. Onlar duvar tepelerinde banklarda ya da kapı eşiklerinde dolaşmayı, oturmayı severler. Ayakaltında olmaktan pek hoşlanmaz, insan seçerler. Kendilerini sevebileceğini hissettikleri kişilerle bağlantı kurarlar. Bu açıdan medyum gibidirler.

Bu yorgun kara kedi insanlardan hiç sakınmıyor ama ilişki de kurmuyor, hep aynı yerde aynı şekilde oturuyordu. Pofuduk kara kuyruğu zaten dar olan kaldırımdan aşağıya sarkarak, benim hanım teyze dediğim pozda, ayaklarını altına almış, etrafı seyrediyor, ya da uyuyordu. Gelip geçerken göz ucuyla baktığımda gördüğüm buydu.

Bir gün kara kediye bir ev geldi. Oturduğu üçgen kaldırıma kahverengi, tahtadan yapılmış, hatta içinde minderi olan bir ev koydular. Evin içine girdiğini hiç görmedim ama yağmurlarda ve soğukta sığınabileceği bir yeri vardı artık. Evin üzerine “ona zaman zaman küçük armağanlar verebilirsiniz” diye sevimli bir yazı da koymuşlardı. Fikir güzeldi. Henüz bir hediye almamıştım ama ona daha yakından baktım. Gözlerinden biri küçülmüş, parlaklığını kaybetmişti. Belki de etrafını çok iyi görmüyordu. Onu hiçbir zaman farklı bir kaldırımda, kapı eşiğinde ya da duvar dibinde, dolaşırken görmemiştim. Belki de benim göremediğim zamanlarda geziyordu. Belki de kara kedinin farklı, gizli bir yaşamı daha vardı. Öğrenmek için zaman ayırmaya değmez miydi?

Birkaç ay sonra kara kedinin evi ortadan kayboldu. Çalmışlardı. O yine aynı kaldırımda, kuyruğunu sarkıtmış, oturuyor, caddeye bakıyordu. İçim burkuldu, fakat kimin koyduğunu bilmediğim bu ev yine bilmediğim birileri tarafından alıp götürülmüştü. İnsan kalitesinin garantilenemediği bu ortamda her şey olasıydı. Ama birileri bu kara kediyi düşünüyordu. Belki hemen yanındaki döner ustası, belki biraz ötedeki araba tamir servisi, belki her sokakta sahipsiz kedi ve köpeklere kucak açan hayvanseverler, belediye gönüllüleri…

Bir iki hafta sonra üçgenimsi kaldırımda yeni bir kedi evi gördüm. Bu seferki beyaz tahtadan çok şık bir ev. Biraz daha küçük, ama sevimli. İçinde minderi de var. Önüne tertemiz kaplar içinde kuru mamasını ve suyunu koymuşlar. Evin üzerine de bölgenin kameralarla izlendiği, kedinin evine ve mama kabına dokunulmamasını şeklinde uyarı yazısı. Ev sahibi yine aynı pozda oturuyor, caddeye bakıyor, gelip geçen insanlara aldırmıyordu.

Geçen gün çarşıya giderken yanına gittim. Kahverengiye dönmüş kara tüylerini okşadım. Hemen bana baktı ve sıcak bir miyav sesiyle karşılık verdi. Ne kadar sevecen bir yaratıktı. Hemen iletişim kuruyordu. Çok yanlış düşünmüşüm dedim içimden. Sonra yandaki dönerciye uğradım. Artık daha fazlasını öğrenmeliydim. Orta yaşlı bir adam kapıda duruyordu. Nazikçe selamladı. Oranın sahibiymiş. Kaldırımdaki kara kediye kim bakıyor diye sordum, hepimiz bakıyoruz dedi. Etraftaki dükkanlar, komşu evler, biz… Neden hep orada oturduğunu kimse bilmiyordu. Adı da yoktu. Ama her gün artan dönerlerle ya da mamalarla besliyorlardı onu. Kara kedi çok sıcak günlerde dönercinin kaldırımdaki masalarının altına, yağmurda ise köşedeki apartmanın girişine sığınıyordu. Çok acıktığında dükkânın kapısına gelip miyavlıyor, mamasını istiyor, karnı doyunca kaldırımdaki köşesine dönüyordu. Soğuk, sıcak, gürültü, kalabalık onun için fark etmiyordu. Hep oradaydı.

Kara kedinin sessiz bilgeliği ve içinde yaşadığı sanal çember şehrin sonsuz hareketliliğine bir meydan okumaydı.  Belki de o böyle yaşamayı seçmişti. Son nefesini verene kadar aynı yerde öylece oturarak yaşamayı. Kim bilebilirdi ki?

Şans

Otoparktayım, arabama biniyorum. Tepeden pat diye bir şey düştü. Korkuyla sıçradım. Yanımdan minik bir kedi kaçtı gitti. Tavandaki boruların üzerinde gezen ya da arabamın üzerinde keyif yapan kedilere alışıktım. Ama bu sefer sanırım boş bulundum. İçimden güldüm. Arabamı çalıştırıp çıktım.

Başka bir gün, arabamın biraz uzağında durmuş öylece bana bakan bir kedi gördüm. Beyaz patileri ve karnı, pembe burnu, yeşil gözleriyle beyaz tekir karışımı bir kedi. Çok sevimliydi. Çok temizdi. Bir yaşında yoktu. Arabamın bagajında kedi maması vardı. Otoparktaki kolonlardan birinin dibine mamadan biraz koydum. Uzaktan baktı, bekledi. Gel kızım, bak, mama dedim. Zarar vermeyeceğimi anladı sanırım. Yavaşça geldi, mamayı yedi ve gitti.

Ertesi gün tekrar geldi. Yine mama verdim. Yedi ve kayboldu. Bu birkaç gün böyle sürdü. Benim otoparktan çıktığım saati nasıl bildiğini hiç anlamadım, nerede saklandığını da. Ama kediler öğrenen yaratıklar oldukları için, otoparkın kapısı açıldığında hemen içeriye süzülüyor, çıkmak istediklerinde kapının yanında bekliyor, kapı açıldığında hemen sıvışıyorlardı. Geçmişte bir gün kapalı garajda dolaşan bir kediyi görünce aç ve susuz kalacağını, gün ışığı görmeyeceğini düşünerek paniklemiş, onu yakalayıp dışarı çıkarmayı başarmıştım. Hiç de mutlu olmamış, şaşkın bakışlarımın altında anında derhal içeri atmıştı kendini. Çevik, inatçı, zapt edilmez. Ne de olsa kedigiller. Sonunda garajda kapalı kalan kedileri dert etmeyi bıraktım.

Küçük kedi yavrusu, sabahları arabama binerken ortaya çıkıp, mamasını yiyip gidiyordu. Bir süre sonra kendisini sevmeme, hatta kucağıma almama izin verdi. Ben de sabah işe giderken onu gördüğümde ne olursa olsun arabamdan iniyor, mamasını veriyordum. Onunla tatlı tatlı konuşuyordum. Sanki anlıyor gibi mamasından başını kaldırıp bakıyordu. Beni görünce incecik miyavlıyor, hoş geldin diyor, ayaklarıma sürünüyordu. Küçük uğurum gibiydi. Mamasını verdiğimde dünyada her şeyi yoluna koymuşum duygusu yaşıyordum. Gözlerim onu arıyor, acelem bile olsa, ki çoğu zaman olurdu, mamasını vermeden gitmiyordum.

Dostluğumuz devam ederken başka bir kedi daha çıktı ortaya. Bu seferki biraz daha zayıf, yıpranmış, yine aynı yaşlarda bir kediydi. Çok korkuyordu. Beni görünce kaçtı. Benim kediye çok benziyordu. Belki de ikiziydi. Çok acıdım. Uzak bir kolonun dibine ona da azıcık mama koydum. Çekine çekine geldi, mamayı yiyip kayboldu. Benimki de bu arada kendi kolonunun dibindeki mamayı yedi. İkisi de doymuştu. İkinci kedi uzak duruyor, yakınlık kurmuyordu. Yine de büyük bir paket mamayı hazırda tutmaya başladım. Artık iki kedim olması komik gelmişti. O anda bir kedi ordusuyla karşı karşıya kalma duygusu beni sardı. Sessiz ve durgun bakışlı yabancı kediler dizilmiş, garajda beni bekliyorlar… Arabamı kullanırken hayal dünyam kedilerle dolmuştu. Allahtan ikinci kedi ve başka kediler gelmediler.

Miniğimle yakınlığımız ilerliyordu. Artık kucağıma alıyor, seviyor, hatta başını öpüyordum. O da ayaklarıma sürünerek, gözlerimin içine bakarak sevgisini, güvenini gösteriyordu. Ona bir isim vermenin zamanıydı. Benim minik uğurumdu. Adını “Şans” koydum. Son zamanlarda garaja her gün gelmiyordu. Daha seyrek geliyor, yine sevgi jestlerini yapıyor, mamasını yiyip gidiyordu. Merak ediyordum. Büyümeye başladığını, sokaklarda daha fazla takıldığını düşünüyordum. O özgür bir yaratıktı.

Apartmanda hayvan sevmeyenler de olduğu için mama verirken kimse görsün istemiyordum. Elimden geldiğince etrafı kontrol ediyor, dikkatli davranıyordum. Ama sonunda korktuğum başıma geldi. Apartmanın WhatsApp grubunda, arabasını park ettiği yerdeki kolonun dibine mama koyan biri olduğunu, betonun kirlendiğini, ilk taşındığında bir kedinin arabasının üzerine atlayarak onu korkuttuğunu, kedi fobisi olduğunu, bu duruma son verilmesini isteyen bir komşunun mesajını okudum. Cevap yazmadım, tartışmaya girmedim. Faydası yoktu. Garajın içinde hiçbir zaman kedi pisliği, koku, hatta mama artığı olmamıştı. Ama bir yavru kedinin oradaki geçici varlığı bile rahatsızlık veriyordu. Kapıcıyla konuştum. Mamayı koyanı söylemek gereksizdi. Birbirimizi anlıyorduk. En azından bir süreliğine Şans’a garajda mama vermeyecektim. Böylesi daha iyiydi. O tatlı burunlu ve yumuşak patili miniği, mamasını tek bir kalıntı bırakmadan nasıl yemesini, sevgi davranışlarını ve masumiyetini düşündükçe… Çöplerden mama aramak zorundaydı artık. Çoğu kedi zaten böyle yaşamıyor muydu?

Keşke Şans’ı dışarıda bir yerlerde görsem, sevsem, kucağıma alsam diye düşündüm. Kediler asla unutmaz. Mutlaka yanıma gelip beni selamlar, yüzüme bakar, ince sesiyle miyavlar. Ama o büyüdükçe belki ben onu tanımayacağım bile. Belki yanımda ona verebileceğim mama da olmayacak. Sokaklarda yitip gidecek. Ona evimde bakmayı da düşündüm ama özgürlüğe alışmış bir hayvanı hapsetme duygusu içimi karartıyor. O bir ev kedisi olamaz. Bende kalan… Böyle bir sevgi yaratığının yakınlığını yaşamanın, onun hayatına kısacık da olsa dokunmuş olmanın buruk tadı ancak.

Önceki gün arabamla otoparka girerken oradaydı. Bir duvarın üzerinde durmuş, giren çıkanlara bakıyordu. Camı açtım, seslendim. Bana şöyle bir baktı, sonra dikkati başka yere kaydı. Bir süre böyle geçecek miniğim. Bana sakın kızma.

Dün ikinci kedi, hani bana pek yüz vermeyen, yine otoparktaydı. Miyavladı, yanıma geldi, arabamın açık kapısına süründü, uzaktaki kolonun arkasına azıcık mama koydum. Nazlı nazlı geldi, biraz yedi. Sabah baktım hepsini yememiş. Demek ki selamlamak için gelmiş yanıma. Artık bir suç ortağım var.

WhatsApp mesajları devam ediyor ama benden ses yok. Üstelik otoparkta ikinci kediyi tedavi etmiş olan bir doktor komşuma rastladım. Suç ortaklığı büyüyor…

Füsun Uzunoğlu