Her sabah, karşı evin balkonundan gelen dost sesiyle uyanırdı. Açlıktan guruldayan midesini bastırmaya çalışır, hayranlıkla bakardı balkondaki tüyleri parlayan kaniş türü hemcinsine. Her gün bu saatte ikinci kattaki balkona çıkarılan kaniş, aşağıya heyecanla bakar, sonra da iki kez havlayarak kuyruğunu keyifle sallardı. Sokak köpeği, bu havlamanın kendisine yönelik bir “Günaydın!” olduğunu anlar, cılız sesiyle karşılık vermeye çalışırdı.

Henüz çocukları olmayan genç çift, geçen ay taşınmıştı bu sakin sokağa. Sahibiyle her gün yürüyüşe çıkardı. Daha ilk gün karşılaşmışlardı parkın girişinde. Adının Pamuk olduğunu söylemişti, kaniş türü şanslı köpek. Çok sevinmişti bu arkadaşlığa ama kendisinin övünecek özel bir adı yoktu. Genel bir adla bilinirlerdi. Patisini utanarak uzatırken,  

“Memnun oldum, bize de sokak köpeği derler, genel olarak.” dedi.

Sahibi, o sırada ipini hafifçe çekti.

“Hadi gidelim, Pamuk. Sokak köpeklerine fazla yaklaşma, hastalık kaparsın sonra, alimallah!..” diyerek ağır ağır uzaklaştılar.

Parkta gözden kaybolana kadar arkalarından bakıp durdu.

Midesindeki gurultu tekrar başlayınca her zaman olduğu gibi yan taraftaki kapıyı gözlemeye başladı. Biraz sonra dünya tatlısı Melek Teyze kapıyı açar, kahvaltısını kapının önüne koyardı. Düşündüğü gibi de oldu. Küçük demir kapı gıcırdayarak açıldı. Melek Teyze elindeki poşetlerden birini kapının köşesindeki küçük barınağın önündeki plastik leğene boşalttı.

Melek Teyze, bu sokaktaki tüm canlıların Melek Teyze’siydi. Tatlı dilli, güler yüzlü ve yardımseverdi. Asıl adı Aysel’di ama bu sokakta herkes ona Melek Teyze derdi. Eşini kaybettiğinden beri yalnız başına yaşıyordu. Hafta sonları evi boş kalmaz, oğlu, kızı ve torunları gelirdi. Hafta içi sessizliğe bürünen bu tek katlı evde ışıklar geç saatlere kadar yanar, çocukların neşeli sesleri ortalığı kaplardı.

Oğlu da kızı da yanlarına almak için çok dil dökmüşlerdi ama onu bir türlü ikna edememişlerdi. Elli yıl önce bu eve telli duvaklı bir gelin olarak gelmişti. Her köşesinde acı tatlı anıları vardı. Buradan ayrılırsa anılarına, eşine, komşularına ve şu sokaktaki dilsiz dostlarına vefasızlık yapmış olacağını düşünürdü. O yüzden oğlunda da kızında da üç günden fazla kalmaz, bir an önce huzur bulduğu bu sokağa, anılarla dolu evine dönerdi.

“Ben burada huzurluyum.” diyordu çocuklarına, eşine, dostuna. Çocukları da annelerini mutlu gördükçe konuyu kapatırlar ama elleri, gözleri annelerinin üzerinde olurdu. Her gün mutlaka arayıp sorarlardı.

Melek Teyze, oğlunun getirdiği hazır mamayı ve kendi kahvaltı masasından artan kırıntıları plastik leğene boşalttıktan sonra karşıdaki parkın köşesine baktı. Dilsiz dostuyla göz göze geldi. Her zamanki gibi davet bekliyordu utangaç Karabaş. Eliyle gelmesini işaret etti. Dilsiz dostu, kuyruğunu sallayarak yolu geçip kapıya yaklaştı.

“Gel bakim Karabaş’ım. Acıktın mı sen? Hadi, ye bakalım, afiyet olsun!” diyerek başını okşadı. Kendisine bir tek Melek Teyze “Karabaş” derdi. Kafasındaki siyah lekeden dolayı ona bu ismi takmıştı ama ondan başka söyleyen de pek yoktu. Kendisine “Karabaş” denilmesi hoşuna gidiyordu. Sokak köpeği denilmesinden çok çok iyiydi. Sokak köpeği denildiğinde bir genelleme ve aşağılama seziyordu. Kendisinden öyle söz edenlere biraz soğuk davranıyor, pek yanaşmıyordu. Melek Teyze öyle miydi ya? Kendisine değer veriyordu ve diğer türdeşlerinden ayırıyordu. Bir adı, bir kimliği oluyordu. Keşke ona herkes “Karabaş” deseydi!..

Melek Teyze’si kapının eşiğine oturmuş, şefkatli bakışlarla onu izliyordu. Karnını doyuran Karabaş, diğer taraftaki suya yönelince,

“Suyunuz da azalmış galiba.” diyen Melek Teyze dizlerine bastırarak kalktı, gıcırdayan kapıdan içeri girdi.

 Biraz sonra su dolu bir pet şişeyle çıkageldi. Su kabını ağzına kadar doldururken fark etti. Karabaş’ın yanında iki arkadaşı daha vardı. Onları da yakından tanıyordu.

“Ooo, Çiçek’le Böcek de gelmiş! Neredeydiniz gezginciler?” dedi, onlara hafif sitemli ve manidar bir ses tonuyla.

Kuyruklarını sallayarak sevinçlerini belirtti, yeni gelenler. Biraz ileride yalanıp duran kedileri gören Melek Teyze, bu kez onlara döndü.

“Bakın hele, Prens’imizle Prenses’imiz de gelmiş!” dedi sevinçle.

“Gelin bakalım, şöyle yakınıma gelin!”

Çiçek’le Böcek, Karabaş’tan arta kalanları yemeye koyulurken Aysel Teyze de kedicikleri Prens ile Prenses’in mamalarını diğer kaba boşalttı. Geriye çekildi, kapı eşiğine oturup onları izledi. Anasını, babasını, sonra kocasını düşündü. Onları özlemle ve sevgiyle andı. Sonra çocukları ve torunları tek tek geçti gözünün önünden. Ellerini açıp gökyüzüne, şükrederken Tanrı’sına, iki damla yaş süzüldü göz pınarlarından kırışık yanaklarına.

“Hayvanlar da insanlar gibi. Kimi varlık içinde kimi yokluk. Bu gariplerin ne farkı var evlerde beslenen hemcinslerinden?” diye düşündü. Karınları doyan dilsiz dostlarını kendi hâllerine bırakıp içeri girdi.   

Ertesi sabah sokakta bir gürültü vardı. Pamuk da balkona çıktığında fark etti sokaktaki telaşı. İnsanlar bir zabıta aracının başına toplanmıştı. Çevrede astronot gibi giyinmiş görevliler dolaşıyor, ellerindeki özel sopalarla sokak köpeklerini ve kedilerini yakalayıp bir araca koyuyorlardı. Bir ara Karabaş’ı görür gibi oldu o kalabalıkta. Yüreği titredi. Arkadaşının sesini duyabilmek için birkaç kez havladı. Diğer köpeklerin ağıtlarından başka bir ses gelmedi hassas kulaklarına. Sonra Melek Teyze’yi gördü orta yerde. Perişan hâldeydi. Çıplak ayaklarıyla sağa sola koşturuyor, çırpınıp duruyordu. Baş örtüsü omzuna düşmüş, ak saçları meydana çıkmıştı. Komşuları, koluna girip evinin önüne kadar getirdiler. Melek Teyze bir külçe gibi, kapının eşiğine yığılıp kaldı. Boş gözlerle olanları izlemeye koyuldu. Bir daha da yerinden kalkamadı.

Pamuk, sokakta olanlara bir anlam veremedi. O sırada sahibi geldi yanına. Aşağıda olan biteni bir süre izledikten sonra Pamuk’u kucağına aldı, kar beyazı, parlak ve yumuşak tüylerini sevgiyle okşadı. Üzgün ve düşünceli bir hâlde aşağıyı izlerken,

“Sen çok şanslısın Pamuk. Sahipsiz kalsaydın senin yerin de önce barınak, sonra ölüm olacaktı.” dedi.