Herkes öğrendi, yılını bilmeyenler “Osmanlı’da adaya atılmışlar bir tarihte” diye başlıyorlar, bilen birisi hemen yetişiyor, “1910’da”. Sonra da ekliyor, “Hayırsızada, şimdiki adıyla Sivriada”. Bir başkası daha katılıyor, “hatta, Osmanlı’nın yıkılışını o köpeklerin ahına bağlamış çoğu kimse”. “Dile kolay” diyor öteki, “seksen bin köpek!”
Son günlerimizi vicdanlı insanların “katliam yasası” diye tanımladıkları yasayı tartışarak geçiriyoruz. Pek çok kişi gündem saptırma yöntemi olduğunu kabul etse de, bu saptırmanın mağdurlarının başlarına gelecekler, konuya vakıf olanlar için tam bir kâbus. Toplumda yoğun biçimde tartışılır, protestolar sürer, bir avuç insan var gücüyle çözüm ararken, aklıma bugünlere nasıl geldiğimiz sorusu düştü.
Her ne kadar Osmanlı’da koruyucu kollayıcı çalışmalar olsa da 1910’dan evvel köpekler iki kez daha, 1808 ve 1865’de, sırasıyla, padişah İkinci Mahmut ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde sürgün edilir. Özellikle 1865 sürgününden sonra İstanbul’da çıkan büyük yangınların köpeklere yapılanların sonucu olduğuna inanılır. Sokak köpekleri yakın tarihimizin iki tanınmış şahsiyetini, Şinasi ve Erzurumlu Pertev Paşa’yı da karşı karşıya getirir. Şinasi köpeklerin gönderilmesini isterken Pertev Paşa tersini savunur.
Cumhuriyet Dönemi’nde çeşitli iyileştirici çalışmalara karşın, 1956’da İstanbul Belediyesi 142 bin dilsiz canı öldürdüklerini açıklar. Sokak hayvanları hakkında yakın tarihimizin kronolojik gelişmeleri Haytap sitesinden izlenebilir. Bugün anlatmak istediğim kendi tarihimde hayvanların neler yaşadığıyla ilgili.
Çocukluğumda ayı oynatıcıları vardı. Gariban kılıklı bir adamın burnundaki halkaya bağlı bir iple getirdiği kocaman, tüylü ayıyı görünce bayram eder, onun yaptığı numaraları koşa koşa seyretmeye giderdik. “Hadi Kocaoğlan, göster bakayım kadınlar hamamda nasıl bayılır?” Ne bizim ne de ebeveynlerimizin aklına hayvanın ne halde olduğu, o numaraları yapmak için ne eziyetler çektiğini düşünmek gelmezdi. Ancak her toplumda herkesten önce durumun vahametini gören biri ya da birileri olabilir. Sonra da bunlar bir araya gelerek çeşitli topluluklar halinde birleşip platform, dernek gibi sivil toplum kuruluşlarını oluşturabilirler. Biz bunlara öncüller diyelim. İşte yıllar sonra toplumun bu öncüllerinden bazıları o ayıların neler çektiğini ortaya serdiler, mücadele verildi, ayılar işkenceden kurtuldular. İlk o zaman olanların bilincine vardık.
İstanbul’da Adalar’a her gittiğimizde atlı faytonlara binmek çok keyifliydi. Pek çoğumuzun aklına atların ne halde olduğunu sormak gelmedi. Gene öncüllerden birileri atların yaşam facialarını gündeme getirdi. Mücadele verildi, atlar özgürlüklerine kavuştu. Ya da biz öyle sandık. Güneyde bir yerlere gönderilen bazılarının başına gelenlerin ne olduğu bilinemedi.
Pet shop dükkanlarının önünden geçerken vitrinde kuvvetli ışıklar altında terleyen köpeciklerin halini pek çok kimse sormadı. Hayvanseverler bunun da savaşını verdiler. Pet shoplar kaldırıldı ama bazı uyanıklar bu en sermayesiz işi keşfetmişlerdi. Bugün “merdiven altı” diye isimlendirdiğimiz üretim başladı. Cins köpek ve kedilerden bir çift bulundu, çok kötü şartlar altında yaşatılırken çiftleştirildi, internette satışa sunuldu. On beş yaşında çocukların bile yaptığı bu işlemi önlemek için maalesef devletimiz en ufak bir önlem bile almadı şimdiye kadar. Artık doğuramayacak hale gelen hayvanlar perişan bir şekilde sokağa bırakıldı. Şans eseri bir hayvanseverin eline düştülerse ne ala!
Marka giymeyi sınıf atlama sayan bazı insanlar, ellerine bir cins köpek takmayı da bu atlamanın bir parçası saymaya, onları satın almaya devam ediyorlar. Eğer satın aldıklarını ailelerinin bir parçası kabul edip, yaşam sürelerinin sonuna kadar baksalar hadi neyse! Çocuklara karne hediyesi olarak alınmış yığınlarca cins köpek, yaz sonu asla tek başına yaşayamayacakları sokaklara acımasızca terk ediliyorlar. Şans eseri kurtarılanlar barınaklara gönderiliyorlar. Öncüllerin “satın alma, sahiplen” sloganıyla başlattıkları kampanyalar toplumsal farkındalığın artması için var gücüyle devam ediyor.
Pek çoğumuz dilsiz dostlarımızın neler çektiğini, onlara neler çektirildiğini, öncüllerin arkasından ancak fark edebildik. Bugün hala en eğitimli kesimde bile bu hayvanların yerinin sokaklar olmadığını söyleyenler var. Bu görüşlerin içinde sayıları az da olsa bazı veteriner hekimlerin olması insana acı veriyor. Yerleri sokaklar değilse iki seçenek var. Ya öldürülecekler -yeni moda deyimle uyutulacaklar- ya da barınaklarda toplanacaklar. Bunu söylediğiniz zaman hemen hepsi tabii ki öldürülmeye karşı çıkıyor. Geriye kalıyor barınaklar. Acı olan şu ki bunu savunanların hemen hepsinin hayatlarında hiç barınak görmemiş olması. Çoğu çok kötü durumda olan barınakları zaten geçiyorum. Gayet iyi durumdaki barınaklara bile gitseler, özgürce koşup oynayıp, mahallelerinde insanlarla bir arada yaşayan o güzel hayvanların, ne kadar iyi bakılırlarsa bakılsınlar, hapishanede gibi sevgisiz yaşamalarının sonucu gözlerine yansıyan derin acıyı göreceklerine inanıyorum.
Hayvanlar ile ilgili farkındalığımızın sonradan değil en azından öncüllerle birlikte oluşması için çaba gösterilmesi en büyük dileğim! Onlar onca acıyı çektikten sonra son pişmanlık fayda verir mi bilemiyorum?
Asil Şenol Topçu

Ahmet Rasim de köpekleri yok edeceklere çok öfkelenip yazmıştı.