Ziller çalıyor okullarda, ders zili mi yalnızca, değil tabii ki; okula bir dilim ekmek götüremeyen emekçi çocuklarının midelerinde çalıyor; Orta Çağ’da idama götürülenlere çalınan gong şiddetinde.
Okul tuvaletlerinde çalıyor alarm vererek… Koridorlarda, sınıflarda çalıyor, çığlık çığlığa…Öğretmenlerin, velilerin, duyarlı insanların beyinlerinde çalıyor susturulamayan; çözüm, çözüm, çözüm!…

Eğitim; “bir ülke halkının gelecek kuşaklarını yetiştirmek için devlet eliyle ya da kontrolünde belirlenmiş bir plan- program çerçevesinde, özel yetiştirilmiş eğitimci kadrolarca uygulanan, birbirini izleyen etkinlikler bütünüdür” en kaba tanımıyla.

Bu yüzden eğitimci yetiştirme, okul binaları, binaların donanımı, eğitim programları (programların, üniversitelerde akademisyenlerce oluşturulup pilot uygulamalarının yapılıp, olumlu geri dönüşümü alınarak uygulanması) yönetim biçimiyle ve anlayışıyla sıkı sıkıya ilişkilidir tüm dünyada. Eğitimi daha teknik düşünürsek fabrika gibi; girdisi çok çeşitli, işlenen ve çıktısı “insan” olan 25 yıllık bir süreçtir. Neyi amaçlarsanız, neyi programlarsanız, neyi uygularsanız sonuçta onu alırsınız en basit anlatımıyla.

Bizim gibi ülkelerde ise üzerinde en çok, en kolay oynanan bir alandır eğitim. Neredeyse her yeni bakan gelir gelmez tokmağı vurur, eğitim programlarında değişiklik yapılır. En son yapılan değerlendirmelerde kendi dilinde yazılanı anlamada dünya sıralamasında en gerilerde bizim çocuklarımız.

Öğretmenlere bir dokunup bin ah işitiyorsunuz. Öğretmenler, öğretmen sendikaları, ne program oluşturmada ne kendi özlük haklarıyla ilgili konularda eğitim işinin uygulayıcıları olmalarına karşın muhatap alınmıyorlar.

Her yerde çalan ziller arasında son hız koşuştururlarken koşullar ağırlaştıkça yükleri her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Ekonomik, mesleki sorunlarıyla mı uğraşsınlar, okula aç gelen, sınıfta uyuyan, çetelere özenerek birbirine akran zorbalığı uygulayan çocuklarla mı, kendilerine yönetimce ekstra verilen işlerle mi (ücretli ve özel okul öğretmenlerinde daha yaygın) uğraşsınlar, yeni çıkacak mesleki kanunda neler var sorusunu mu düşünsünler bilemiyorlar.

Olmayan motivasyonlarını sağlam tutmaya, eğitim bayrağını ellerinden düşürmemeye çalışıyorlar; çalan bunca zile, bilimin göz ardı edilmesine, bunca kuşatılmışlığa rağmen. Öğretmenlik mesleği ise hiçbir şey olamazsam bari öğretmen olayım diye seçilebiliyor son zamanlarda, atamaları yapılamadığı için.

Çocuklarda durum daha vahim, anlayamadıkları, anladıkça da daha derinden hissettikleri, sonuçlarını en ağır biçimde yaşadıkları ekonomik ve sosyal durumlarının kıskacındalar çoğunluğu. Eğitime ulaşamayan, çalışmak zorunda olan çocuk işçilerin oranı da oldukça yüksek. Eğitimin içindeki çocukların, ailelerin sosyokültürel yapılarına, gittikleri okula göre beklentileri ve eğitime bilinçli katılım oranları değişiyor.

Hepsindeki ortak durum ise okulun bir hayat memat meselesi olmadığı, o yaşlarda gidilmesi zorunlu olan bir yer olduğu. Gelecek planlarındaysa oldukça bireysel ve çok para kazanabilecekleri meslekleri seçme eğilimi… Yaşadıkları kent, ülke, doğa, toplum ve dünyayla ilgili düşüncelerinin oldukça sığ olması, neredeyse olmaması, sanatın bir dalıyla ilgilenme, bilim insanı olmayı isteme gibi düşüncelerin (çok çok yetenekli olmadan) yok denecek kadar az olması, öğretmenlerce yaygın biçimde gözlenen düşünce ve davranışlar.

Okulların fiziki koşullarını gereği gibi sağlayamama ise apayrı bir açmaz. Ziller yanlış zamanda mı yanlış mekanda mı çalınıyor bilemiyoruz.

Ülkemiz eğitim tarihinde Köy Enstitüleri’nin bir aydınlanma süreci yarattığını dost düşman bilmeyen yoktur. Şimdilerde temizliğini yapamayan okullara gelinen durumda; o harika projeyi gel de saygıyla anma!… Kendi okul binasını yaparak, kendi yiyeceğini üreterek, kendi giysilerini dikip, kendi ayakkabılarını yapan bir eğitim ordusu.

Gittikleri köyleri bilimle, eğitimle kalkındıran, artı değer oluşturan bozkırın boz urbalı çocukları, efsane eğitimciler sizleri saygıyla, önüm ilikli ayakta selamlıyorum!…

Meleksima Alp ‎