– Abla ne olur bir saat olsun gelelim.

– Sende hiç yüz surat yok mu?

– Haklısın abla ama çok zor durumdayım, yoksa seni rahatsız etmek istemezdim.

– Of peki ama hesaplaşırım geldiğinde ona göre.

Canım sıkıldı gerçekten. Günlerdir çektiğim yetmezmiş gibi bir de bunlarla uğraşmak. Gözlerim duvarlardaki pati izlerine gitti ister istemez. Tövbe tövbe deyip mutfağa geçtim.

Çatı eğiminden kafamı her zamanki gibi koruyarak yemek pişmiş mi diye baktım. Her zamanki gibi dediysem şurada bir ay oldu taşınalı. Kirası keseme uygun diye apar topar taşınınca karşı karşıya gelmek zorunda kaldım telefondaki sesle. Benden önceki kiracıymış. Endişeli sesini telefonda her duyduğumda tipi nasıl diye merak etmiyor değilim, tabii yanındakini de.

“İt oğlu it, kapı açılır açılmaz beni kovalayınca merdivenlerden aşağıya kendimi zor attım. Ayı gibiydi. Kaç yaşında adamım ya yuvarlansaydım ya kafam gözüm kırılaydı,” Bu sözleri kaç kez dinlediğimden son duyduğumda gözüne girmem için midir nedir ev sahibimle birlikte tekrar ettim: “Evde köpek olmaz! Ya köpeği sokağa atmalı ya da evimden çıkmalıydı.”

Evden çıkmış kız. Benden beter alelacele kiralık bir yer bulmuş, köpeğine laf edilmeyen. Aslında bu hikâyenin başı benim ilgilendirmiyordu. Beni ilgilendiren kısmı, badana edilerek eve sinen kokunun yok olmasıydı.

Ev sahibi, üst katı tadilat yapılarak girişi ayrılan dubleks daireyi alırken kiracının köpeğinden haberi olmadığını söylese de o paraya iki daireye sahip olduğu için köpek yerine timsah olsa satın alırdı diye düşünerek sırıtınca yukarı kıvrılan dudak kenarlarım, badanaya ben karışmam çıkan yaptırsın, diye kestirip attığını anımsayınca yine aşağıya sarktı.

Geldiler işte, o ve köpeği. Asansörden iner inmez adamın ayı gibi dediğine inanmadığım köpek, kızın kollarından koparak kapıma yani benim üstüme doğru soluk soluğa, merdivenleri son sürat çıkıyor. Kaskatı kesiliyorum. Arkasından koşan kız, ayakkabısını çıkarırken çekinerek fısıldıyor.

– Korkma abla, bir şey yapmaz. Bakma sen onun iriliğine.

Ağarmış saçlarıma bakıp teyze dememesine sevinirken kendimizi içeride buluyoruz. Küçükken mahallenin köpeği beni kovaladığında nefesini topuğumda hissettiğimden beri korkarım köpeklerden. Bu birinci tedirginliğim. Alt kata ses gider mi, ev sahibim kapımı çalar mı diğer tedirginliğim. Neyse ki şimdiye dek havlamadı diye kendimi teskin ediyorum.  

Komşuların, hakkında body ile karşımıza çıkıyordu kapısını çaldığımızda, diye dedikodu yaptıkları çıtı pıtı kızın giysilerine gözüm takılsa da şimdikilerin göbeği hep açık, bunun sırtı da açık ama olsun diye aklımdan geçirip onu dinlemeye başlıyorum. Sıkı sıkı tuttuğu köpeği, bilmem ne cins, aşılı ve kısırlaştırılmışmış meğer. Isırmasına engel mi bunlar diyecek olsam da sen de mi onlardansın, diye kendimi yargılıyorum birkaç saniye sonrasında.

Yüzünün üstünden tüm karnının altına bir hat halinde yayılıp patilerine uğrayan beyazı saymazsak rengine koyu kahverengi diyeceğimiz köpeğe korkumu yenip dikkatle baktığımda hayvanların güldüğünü söyleyenlere inanıyorum. Gülen gözleri, ona tebessüm dolu bir yüz yaratıyor.

– Sağ ol abla. İnan ki ne yapacağımı şaşırdım. Bir aydır zorla besliyorum. Hiç iştahı yok. Uyumuyor da. Dışarı bile zorla çıkarıyorum. Bak nasıl sevindi geldi diye.

Bir yandan kendimi ne olur ne olmaz diye korurken “Allah Allah neden acaba?” diye merakla soruyorum sanki günlerdir telefonda bu konuda başımın eti yenmezmiş gibi. Kızın çantasından köpek maması ile bir kap çıkarması üzerine köpeğin yani Yamaç’ın saldırırcasına yemesi yanıt oluyor soruma.

Ben de asıl konuya girmek için fırsat buluyorum.

– Bak kızım, badana konusunda sana kırgınım; bakma köpeğim de köpeğim dedin, o da bir can diyerek onun hatırına seni kabul ettim. Girerken badanalı aldığın evi tabii ki bulduğun gibi bırakacaktın. Bulduğun badanacının yaptığını şimdi gözlerinle gör. Bak şu deliklere, astığın resimlerin çivi izlerinin boşluklarına, köpeğinin duvarlardaki pati izlerine. Badanacıyı arayınca senin verdiğin ücretle bu kadar boyayabildiğini söyleyince kahroldum. Alerjim bir kez daha badanaya izin vermez ki yaptırayım. Her gün sinirim bozuluyor böyle yaşamak zorunda kaldığım için.

Ben bunları sayıp dökerken Yamaç, mamasını bitirmiş odadan odaya giderek köşe bucak koklayıp duruyor.  

– Abla ne yapayım aniden taşınınca para mı kaldı bende. İnsafsız adam, yedi mi onu köpeğim? N’olur otursaydım burada? Şu hayvanı, arkadaşlarla gittiğimiz doğa gezisinde bir yamaçta bulduk. Belli ki tatil bitimi terk edip gitmişlerdi. İki ayda bir deri bir kemik olmuş. Bakma şimdi böyle olduğuna. Kimse evine almak istemedi. Benim kendime hayrım yokken kıyamadım, aldım getirdim. Sırası geldi aç kaldım, onun veteriner masrafları için.

Bilmediğim şeyler duysam da sanki abartıyor gibi gelince omzumu silkiyorum açıkçası. Yamaç’ın tüm evi dolaşması bitince, teras kapısının önünde kuyruk sallamaya başlıyor.

– Bir şey soracağım; Yamaç’ın bir oyuncağı vardı taşınırken bir yerlere düştü mü ne oldu anlamadım, öyle bir şey buldun mu? Onunla uyurdu hep. Telefonda hep ters yanıt verince soramadım bir türlü sana.                                                            

Bu soru ile köpek kafasını bana çevirip merakla baktı. Bir an donakaldım. Mutfak dolaplarının altında gerilerde bir yüzük ve bir oyuncak bulduğumu, terastaki iki üç metre derinlikteki ardiyeye işime yaramayan ama bir türlü atmaya kıyamadığım eşyalarımla birlikte adeta fırlattığımı ve bugüne kadar yüzlerine bakmadığımı anımsayınca kapıyı açmamla Yamaç’ın terasta kendini bulması bir oluyor. Tabii ardiyenin önünde kapı kolunu açmak için patilerini kullanmaya kalkması da.

Üçümüzü bir telaş sarıyor. Kapıyı açtığımda görünen eşya yığıntısı ile telaşımız artıyor İçimden rezil oldum diye düşünürken Yamaç, o kalabalığa balıklama dalınca alt alta üst üste kalmasına aldırmayıp patileriyle takır tukur sesler eşliğinde ne var ne yok dışarıya atmaya çalışıyor, olmazsa dişleriyle çekiştiriyor. Teras boş deterjan kaplarım, sapı kopmuş ya da içleri sıyrılmış tavalarım, yarım kalmış örgülerim, yarılanmış yün yumaklarımla dolu poşetlerim, ayağı kırılınca garip kalmış abajurum, bir sürü kutularım, ölmüş çiçeklerinin yasını tutan saksılarım, daha neler nelerimle doluyor kısa sürede. Allah cezamı vermesin nereye koydum acaba derken kulaklarımızı kapattıracak derece zafer çığlığı atarcasına uzun bir havlama sonrası ağzına sıkıştırdığı oyuncağı ile çıkageliyor bizimki. Sanki o değil de onca çabayı biz göstermiş gibi ben kan ter içindeyim. Kıza bakınca dağılmış saçı başıyla dışarı saçılanları içeri tıkmaya çalışırken köpeğin durumundan beter bir tablo yaratmasına güleceğim geliyor.

– Abla Allah razı olsun asıl sorunumuz buymuş, anlamıştım özlediğini de bu kadarını tahmin etmemiştim doğrusu.  

Sanki bir çocuk gibi Yamaç’ın o küçücük peluş ördekle alt alta üst üste oynamasını seyrederken kızgınlığım geçiyor, rahatlamanın verdiği huzurla, “Hadi gel, kahve içelim,” diyecek oluyorum ama sözümün son hecesi alacaklı gibi art arda çalan zil sesiyle bölünüyor.