Çok üzgündü Fino. Oysa zorlanmadan, çaba harcamasına gerek kalmadan açlığını ve diğer ihtiyaçların giderebiliyor, hayatını rahat bir şekilde sürdürebiliyordu. Her şey plan program çerçevesinde kendisine sunuluyordu. Saati geldiğinde yürüyüşe çıkartılıyor, dönüşte mutlaka mis kokulu şampuanla temizliği yapılıyordu. Banyo süresince çalınması gereken müziği duymazsa mutlaka kapris yapıyordu. Sokakta karşılaştıklarından şanslı durumda olduğunun farkında değildi. Herkesin kendisi gibi yaşadığını sanıyordu. Bazen kursağında sakladığı yiyecek parçasını yürüyüş süresince koklaşıp tanıştığı yersiz yurtsuz arkadaşına vermek çok hoşuna gidiyordu. Onun kendisi gibi yiyeceği kolay bir şekilde bulamadığını bilemezdi gerçi. Siyah köpeğin susuzluğunu gidermek için daha fazla sokak gezmek zorunda kaldığını da. İlk zamanlar evin hizmetlisi ve bakıcı Ayten koklaşma olayına şaşırmış hatta kızar gibi yapmıştı ama sonradan bu duruma izin vermenin bir sakıncası olmadığını düşünmüştü. Ama sadece koklaşmalarına. Kendisinden uzaklaştıklarında neler yaşandığını kestiremeyecek kadar saf biriydi. Ötesine geçmelerine izin vermeyecekti nasılsa. “Fino başkalarının sevgilisi olmalıydı, nereden geldikleri belirsiz pasaklıların ve adsızların değil.” Kırmızı kurdelelinin ve bakıcısının sahipleri öyle düşünüyordu. Masum köpeğin doğuracağı bebekler de asil olmalıydı sahiplenenleri gibi. Dördüncü doğumdan sonra kısırlaştıracaklardı. Fino gibi asil köpeklerin sayısının artması onlar için önemliydi. Bakıcının bu oynaşmalara göz yumduğunu ve özellikle kırmızı kurdeleli Fino’nun siyah köpeğin kendisi için ayırdığı kemikleri yediğini bilseler hemen kapı önüne koyarlardı büyük olasılıkla. Beyaz tüylü köpek özlemini çektiği tadı keyifle ve boğazına takılmasına izin vermeden midesine indiriyordu. Buradaki çalışma yaşamının tehlikede olduğunun bilincindeydi genç kadın. Ayten hemen hemen her gezdirme sırasında konaktaki işe birlikte başladıkları fakat sonradan işine son verilen bahçıvan delikanlıyla buluşmak için fırsat yaratıyordu. Bahçelerine konduracakları havuz için yapılan ağaç kesimine bahçıvan arkadaşıyla birlikte itiraz etmişlerdi. Hem suyun gereksiz kullanımı hem de kesilen ağaçların nice canlılara yuva olduğu iddiasıyla fena kapışmışlardı. Kesme sırası yağmur çeken meşe palamuduna geldiğinde delikanlı kendisini ağaca zincirlemişti. Fino’nun sahipleri Ayten’in onunla görüşmeyi sürdürdüğünü bilmiyorlardı yoksa onu da işten çıkartırlardı. En azından o öyle kaygılar taşıyordu. Ayten de arkadaşının ısrarı üzerine yeni bir iş bulana kadar o evde çalışmaya devam ediyordu. Kendisi gibi yaman biriydi erkek arkadaşı. Her seferinde doğa yaşamıyla ilgili öğrendikleri yeni bilgileri birbirlerine anlatıyorlardı. Erkek arkadaşının son buluşmalarında meyveler ve arılarla ilgili paylaşımlarını ağzı açık bir şekilde dinlemişti. “Arılar olmasa ne elma bildiğimiz tadında olur ne de armut. Şimdi de sokak hayvanlarına taktılar kafayı.” Demişti. “Arıları yok ettikçe yaşamın tadının bozulacağını anlamamış olanlar zincirin bir başka halkasını daha koparacaklarının farkında değillerdi.”

Hayatın efendileri bulabildikleri kemiklerle ve çöpleri karıştırarak beslenen köpeklere tahammül edemezlerdi. Hoş şimdilerde çöplerin arasında yiyecek bulmak mucizelere kalmıştı. Bu sonuç hem ortak sayısı arttığından hem de her şeyin sonuna kadar yenilerek atılacak bir şey bırakılmamasındandı.

Fino çiftleşmek için götürüldüğü yerde özenle seçilmiş birliktelikleri çok isteksizce ve mutlu olmadan sürdürmekteydi. Mekanik bir şeyi gerçekleştiren robotlar gibi duruyordu. Bu durum ailesini çılgına çevirmeye yetiyordu. Yürüyüşlerde yaşananlardan haberleri yoktu. Ayten de yaşananları kah olağan karşıladığından kah işini zamansız kaybetme korkusundan kimseye bir şey anlatmıyordu. Yoksa kendi yaşadıkları da açığa çıkardı. Sorumlu olduğu köpek ise adının ne olduğunu bile bilemediği, belli başlı komutlar, kovalanma ve hakaret dolu sözcükler dışında kimsenin seslenmediği kara sevgilisinin hayalini kuruyordu her seferinde. Rüyasında hep onu görüyordu. Oyunlarını, diliyle onu okşayışını, ön ayaklarıyla sarışını, altlı üstlü oynaşmalarını, hazır olduğunu hissettiğinde birleşmelerindeki yumuşaklığı özlüyordu.

Sahipleri bir keresinde uyurken izlemeye almıştı onu. Rüya gördüğünü anlamış ve sergilediği davranışları görünce çok şaşırmışlardı. Düşündükleri şeyleri yaşıyor olamazdı. Bakıcıya çok güveniyorlardı çünkü. Bu durum karşısında yapılan ilk iş belli başlı yasaklara başvurmak, haklarından mahrum bırakmak olmuştu. Daha önce gerçekleştirdiği doğumda beklemedikleri farklılıkta yavruları görünce şok yaşamış ve kabullenilemez bulduklarını acımasızca kapı dışarı etmişlerdi. Kendileri gibi saf, temiz ve asil bulmadıklarını sahiplenmeleri olanaklı değildi. İçinde bulundukları toplum ne derdi sonra. Fino’ya benzeyen ikisini doğumdan bir kaç ay sonra arkadaşlarına vermişlerdi. Benzerlerinin çoğalması taraftarıydılar.

Doğum sonrası onu rüya yorumcularına götürmüşlerdi. Karşılarındaki uzman kişinin sözleri çileden çıkmalarına yetmişti. Acil bir şekilde çok ünlü terapistlere götürmeye başladılar kırmızı kurdelesi başından eksik edilmeyen Finoyu. Bazen iyileşir gibi oluyordu. Ama yine de sahipleri kararlarından ödün vermiyor, yalnızca bahçede dolaşmasına izin veriyorlardı. Artık sağa sola kakasını yapmasına göz yummak dışında yapacak bir şey yoktu. Geçici bir süreydi ne de olsa. Yakında dışarıda birlikte olduğunun düşünü gördüğü köpeği unutacaktı zaten. Siyah köpeği bulup zehirlemeyi bile akıllarından geçiriyorlardı. Fino ise karantinada mı yoksa hapiste mi olduğunu anlayamıyordu. En çok yağmur ve karlı günlerde huysuzluğu artıyordu. Gerçi eskisi kadar yağış yoktu ama olduğu zamanlar yerinde duramıyor, huysuzluğunun önüne geçemiyordu. İşte o zamanlar o yumuşak okşayışların yerini sert dokunuşlar alıyordu. Hatta yemesi gerektiği miktarı bile azaltmaktan söz etmeye başlamışlardı. “Neden bu havalarda daha fazla huysuzlanıyor?” diye sormuşlardı bakıcı Ayten’e. “Şey! Dışarıdaki arkadaşlarını düşünüyor da…” “Dışarıdaki arkadaşı mı?” Çok şaşırmışlardı. “Nesini düşünüyormuş.” “Sığınacak yerleri olmadığını sürekli tekmelenip, taşlandıklarını düşünüyor ve üzülüyor.” Bu sözler Ayten’in de işine son verilmesine yetmişti.

Hamit Ergüven