Hayatı
Tomris Uyar (1941-2003), İstanbul’da dünyaya geldi. Dedesi Süleyman Sırrı Gedik, Atatürk’ün yakın dostu ve milletvekiliydi. Annesi Celile ve babası Ali Fuat Gedik; avukat babası aynı zamanda yazar ve Yahya Kemal ve Peyami Safa ile arkadaştı. Küçük bir kızken onları dinlerken babasının kucağında uyuyup kaldığını söyler. Diğer dedesi ise diş hekimi olan Ruhi Bey’dir ve sinema düşkünüdür. Onunla defalarca sinemaya gittiğini, İnsanlık Uğruna’yı yedi kere izlediğini söyler. Görüldüğü gibi entelektüel bir çevrede büyümüş ve özel okullarda çok iyi eğitim almıştır. İngiliz Kız Ortaokulu, Amerikan Kız Koleji (şimdiki adı Robert Koleji) sonrası İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okumuştur. Boğazda yalısı olan burjuva bir aileye mensup olmasına rağmen hayatı boyunca burjuvazinin avantajlarından yararlanmayı reddetmiştir. Örnek olarak eşi Turgut Bey hastaneye yatmak zorunda kaldığında, kalabalık bir koğuşta tedavi görür, sonradan özel ilgi görmesi için, kendisine neden dedesinden bahsetmediğini sormuşlardır; oğlu ise on iki yaşından sonra annesinin onu okul servisinden alarak, herkes gibi toplu taşıma ve yokuş yürümek koşuluyla okuluna gitmesini istediğini söylemiştir.
Kolejdeyken tanıştığı Ülkü Tamer ile 1963’te bir yıl süren evlilikleri olur. Bu evlilikte, kızı Ekin emzirme esnasında sütten boğularak vefat eder. Hayatındaki en büyük travmasıdır. Bu konudan bahsetmek istemez, günlüklerini yazdığı Gündökümü’nde sadece kısa bir cümle ile durumdan söz etmiştir.
İlk evliliği bittikten sonra birkaç yıl Cemal Süreya ile birlikte olur ve ardından Turgut Uyar ile 1968’de evlenir ve 1969’da Hayri Turgut isminde bir oğulları olur. Bu evlilik 1985 yılında Turgut Bey’in vefatına kadar sürer. Hayatına giren erkeklerin, ikinci yenici şair olmaları, onun öykücülüğünden edebiyatından çok aşkları ile tanınmasına neden olmuştur. Kendisi günlüklerinde “şairlere ilham olan kadın” olma durumunu kabul etmediğini, onlara ilham olarak değil yazdıklarını okuyarak, yazmadıkları dönemlerde ise sohbetleri ile yazmalarını teşvik ederek yanlarında bulunduğunu söyler. Edip Cansever ile aralarında güçlü bir bağ vardır. Öykülerini ilk önce ona okuttuğunu söyler. Onun için şöyle der: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.” (Gündökümü II). 1985 yılında Turgut Uyar ve Edip Cansever peşpeşe öldüklerinde edebi anlamda da derin bir yalnızlığa düşüyor Tomris Uyar.
Tomris Uyar’a magazin dünyasında yakıştırılan marjinal yaşamın aksine kendisi evi toplamaya, yemek yapmaya, çocukla uğraşmaya öyküye ayırdığı zamanın birkaç katını ayırdığını söyler. Kendine ait bir odası olmamıştır. Salonun ortasında bir yazı masası, orada çevirilerini yapar ve öykülerini yazar. Dışa dönüktür. Her an gelen konuklarla ilgilenmek için yazı işlerini bir kenara bırakabilir. Arkadaşları dost canlısı olduğunu söylerler.
“Kan bağı denen kavrama hiçbir zaman inanmadım. Bilerek, seçerek sevmek istedim bağlanacaklarımı, dostluk kuracaklarımı.”
“Yazma isteği… Yazma isteği; anında yaşamak, bir konuğu ağırlamak, yani çevremi görmekten, gözlemekten alıkoyamıyor beni. Dışarıda sürüp giden büyük hikaye’ye kapıyı kapayıp onu hikaye etmekten yana değilim. Hergün bilmem kaç sayfa yazma düzenine de hiç giremem. Üstelik ev işi yapmazsam, bedenim de yorulmazsa, kurgum biter bir çeşit. Hepsini bir güne sığdırıp ölürcesine yorulmalıyım ki kesintisiz bir uykuyu hak edebileyim.” (Gündökümü I)
Öykücülüğü
“Belki inanmayacaksınız, ama ben öykü yazmak için yetiştirdim kendimi. Öykü yazmadığım zaman, öyküme ters düşmeyecek çeviriler yapmak için. Yani inanılır gibi değil ama profesyonel bir öykücüyüm, temiz bir iş nasıl çıkarılır biliyorum.” (Gündökümü)
“Kalın kitaplar yazmayacağım ben. Şöyle birkaç sözcükle anlatacağım ne demek istediğimi: onu başkaları kendi deneyleriyle bütünlesin. (Gündökümü)
Öykü yazmak isteme sebebi deneyselliği öyküde bulması, öykünün yaratıcılığa daha açık olması. Öykü avangard bir tür, yenilikler önce öyküde meydana geliyor sonra romana geçiyor. Farklı teknikler deniyor öykülerinde. Deneyselliğinin yanında çok açık anlaşılır yazıyor fakat öyküleri farklı okumalara açık. Her okuyan farklı anlayabilir, farklı sonuçlar çıkarabilir. Sezdirilen, anlatılmayan bir yanı var öykülerinin. Öykü sonlarını açık uçlu bırakıyor. Edebiyatın geçmişini de önemsiyor, edebiyatını gelenekten ayırmıyor, bunun en karaktersitik örneği Şahmeran ve Gece Gezen Kızlar öyküleri.
Dili en iyi kullanan yazarlardan biri, “türkçeye aşığım” diyen bir yazar Tomris Uyar. Dili daha iyi kullanmak, daha iyi öykü yazmak için çeviriler yapıyor. Anlaşılır bir dili gözetiyor.
Günceli yazıyor. 60’lı yıllarda öykü yazmaya başlıyor, yaklaşık kırk yıl boyunca öykü yazıyor. Öykülerinde büyülü bir taraf var. İlk yazdığı öyküleri bugün okuyunca bile tazeymiş gibi hissediyorsunuz.
On bir öykü kitabı var. Her birinde farklı teknikler, anlatım biçimleri deniyor. Fakat hepsinde bir öz var. Öz meselesi değerler. Değerler yitimi ve kadın yazını, öykülerindeki ana kavramlar.
Değerler yitimini çok sık kullanıyor. Özellikle değişen kültürel değerler, sınıfsal değerler önemlidir onun öyküsünde. Farklı sınıftan insanların bir araya geldiği ortamlar yaratıyor. Ödeşme, hesaplaşma ortamları üzerinden kurgu yapıyor. Küçük burjuva, eski solcular, 60-70 lerdeki toplumsal değişimler, 80’ler uzun bir döneme dağılan Türkiye’deki siyasal ve sosyal değişimler ve bu değişimin kadın üzerindeki etkilerini gözlemliyor öykülerinde. Şehirleşme, büyük şehire göç önemli. Paranın amaç haline gelmesi, ilişkilerde yozlaşma, insanların sınıf atlama hırsıyla yitirdikleri ahlaki değerleri anlatıyor.
Çözümsüzlüğün içinde anlık bir farkındalık, karakteri aydınlanma anıyla karşı karşıya getirmeyi önemsiyor. Okura rahatlık tanımıyor. Problemi çözmeyi, düşünmeyi okura bırakıyor. Okurun metni uyanık gözlerle okumasını tercih ediyor. Sabit bir değer yok, değişim ve değişebilirlik üzerine düşünmeye davet ediyor.
Toplumcu gerçekçi öykücü grubu Tomris Uyar’ı dağınık ve odaklanmamış yazdığına dair eleştirir ve onu bireyci bulurlar. Onun karakterleri hem birey, hem toplumsal bir varlıktır. Bireysel sorunları da var, çatışırlar. Aile de sorunsal bir meseledir öykülerinde. Aile içinde kadının yaşadığı sorunlara öncelik verir. İlk kitabından itibaren feminist bir açıdan yazmıştır öykülerini. Farklı sınıftan kadınların dertlerini anlatır. Kendisi “her izm’e karşı olduğum gibi feminizme de karşıyım” der. Kadınlık ve annelik ile ilgili öyküleri var.
Tomris Uyar kent öyküleri yazar. Sokaktan anlık manzaralarla karşılaşırız. Küçük esnaf, çiçekçi, gündelikçi, sokak kadını, şoförler, seyyar satıcılar öykü kişileri arasında yer alır. Mekan olarak çayhaneler, parklar. Sokaklar emekçi lümpen proleterlere, apartman daireleri burjuvaziye ait mekanlar. Kadın eve, erkek kamusal alana ait görünür toplumda. Kadın kamusal alana her çıkışta sınırlandıran, baskı kuran toplumsal değerler setiyle karşılaşır. Öykülerinde bunları anlatır.
Öykünün odağını, belkemeğini oluşturacak durumlar, öyküde aydınlanma anları yaratır. Tomris Uyar her öykü ve romanda temaların evrensel olduğunu söyler, ancak bunu yazar kendi becerisiyle özgünleştirebilir der. Anlatımın değil, nasılın peşine düşüyor. İç monologları iyi kullanıyor. Virginia Woolf çevirileri ile bilinç akışı tekniğine çalışıyor.
Öykücülüğünde eksiltme yöntemini kullanır. Heykeltraş gibi taştaki fazlalıkları alır. Söyleşilerinde saatlerce sesli okuma yaptığını, kulağına fazla gelen her sözcüğü, cümleyi çıkardığını söyler. Ne kadar özenle kurulu olursa olsun o cümleyi öyküden atarım diyor.
Öyküleri için özenle çalışmalar yapıyor, örnek olarak günlüğünden: “Kuskus adlı bir öykü yazıyorum. Düşleri incelemem gerek, Freud’u, Jung’u vb yeniden okumam.” (Gündökümü)
“Öykünün ana olayı, Adliye Sarayı yangını. Yangının ayrıntılarını elbette ki Salah Birsel’den öğrendim. Ama bir mekanı gözümle görmeden yazamam. Şimdilerde eski Adliye Sarayı’nın yerinde bir cezaevi yapılıyormuş, kahya söyledi, biz İbrahim’le artık olmayan adliye binasının düşsel odalarında dolaşırken.” (Gündökümü)
Gündökümü’nden Öykücülüğüne Dair Birkaç Alıntı:
“Öykücülüğe yeni başlamış biri, bu otobüsteki gözlemlerini sayıp dökmeye kalkışsa bir öykü kitabı doldurabilir, hem de kalınca bir kitap. Ama ne olur? Yaşamın bu alışıldık renkliliğini yeni bir ışığa tutamadığı sürece “bayat” bir ürün çıkacaktır ortaya. Her gün yaşanan bir olayı, bir kere de yazmak için gözden geçirmek, yeni bir “turistik” anlayış yerleştiriyor öykücülüğümüze: “Ah şu kadını anlatmalı?!”, “Şu adamdan amma da öykü çıkar!” gibi. Son günlerde hep bu tür öyküler okuyorum. Sahici bir öykünün ille sahici hayattan fırlama kişiler gerektirmediği, basmakalıba aykırı düşeni anlatmakla, basmakalıplığın daha iyi vurgulanacağını öğrenirken yıllar geçiyor.”
“Yazma konusunda “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik bir açılım? İkinci soru da şu: Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim?”
“Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış demektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca.”
“Yazdığım öykü takıldı; kendimden beklediğimin sınırında. Tahkiyenin (anlatma) altından akması gereken alt-dili, öykü bittikten sonra bellekte artakalacak, başka yaşamlara uygulanırlığı sağlayacak ana kaynağı daha bulamadım galiba. Romanı; edebiyattan ayrılabilir öğelerle (sürükleyici olaylarla, ilginç kişilerle, doğru bildirilerle) bir süre koşturabilirsiniz, ama öykü sıkı bir öz-denetim istiyor, bir fazla, hepsini silip götürüyor.”
“Zamanı sınırlamayan romanların ardından bir güne, bir geceye bir yaşam sığdıran romanlar geldi. Bilinç akışı tekniğinin büyük katkısı var bu çabada. Ben de on dakikaya Bir ana Neler sığdırabileceğimi düşünerek bağışlanan zamanı özgürleştirmeye çalışıyorum.”
Ayşegül Gezgin
Kaynaklar: Gündökümü (Tomris Uyar), Uyumsuza Notlar (Jehan Barbur), Tomris Uyar Sempozyumu (Bursa Nilüfer Belediyesi)

