Kör Baykuş – Sadık Hidayet

Sadık Hidayet

Farsçadan çeviren Gülden Aydın Tekelioğlu

Panama Yayınları, Eylül 2023

André Breton’un, “Başyapıt diye bir şey varsa o da budur” yorumunu hak edebilecek, bilmece gibi, rüya gibi, iç içe geçmiş kişiler ve olayların, geçmiş ve geleceğin birbirinden ayrılmasının zor olduğu bir kitap. Orijinal adı Bûf-e kûr. Kitabı anlamak için yazarı anlamak gerekir. Çok olumsuz, melankolik, aykırı, doğunun Kafka’sı olarak anılan, Tahran’da doğan fakat Fransız kültürüyle yetişmiş, daha sonra Sanskritçe’ye ve Budizm’e merak saran, molla rejimini eleştirmekten kaçınmayan, bu nedenle ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve mezarı Fransa’da olan bir yazar. Paris’te doğalgazla intihar ederek yaşamına son veriyor. İran edebiyatını Batıya kabul ettirmiş bir yazar.

Kör Baykuş, 1937’de Bombay’da yayınlanıyor. Yazarın en bilinen eseri. Kitap uzun bir rüya gibi. Mutsuz, yalnız, hastalıklı, tahta kalem kutularının üzerine sürekli aynı kambur yaşlı adamı ve ona çiçek veren siyahlı kadını çizen bir adamın yaşantısındaki az sayıda kişi, farklı zamanlarda, bazen farklı kimliklerle aynı görünümde, aynı giysilerle, aynı sözlerle, hatta ses tonuyla ortaya çıkıyor. Olaylar yavaş yavaş anlaşılmaya başlarken kişiler yer değiştiriyor, öykü tekrar başa veya herhangi bir zamana dönüyor, yaşam ve ölüm bile kalıcı değil. Kaybolanlar olmadık bir yerde başkasının kimliğiyle tekrar öyküye giriyor. Tekrarlanan semboller, tekrarlanan şarkılar, olaylar, aynı kelimelerle betimlenen, küp biçiminde, çemberimsi ve üçgenimsi sessiz evler, tek başına yaşadığı odada ölmekle şehri terk etmek arasında gidip gelen, ağrılarla, afyon ve şarapla uyuşmuş bir zihin, kâbuslar… Bir testiye saklanmış zehir, kemik saplı bıçak, isli bir lamba, siyahlar giyinmiş güzel bir kadın, altın arı rengindeki Mayıs böcekleri ve cesetteki kurtçuklar, mavi kahkaha çiçekleri… Tekrar tekrar tanışıyor okurla. Mezarcı, eskici, karısı, kasap, sütanne, babası veya amcası, kayınbiraderi, ayaktakımı çok defa anlatıma giriyor, konuşma neredeyse yok. Yalnızca mezarcının kahkahası, sarhoş bekçilerin gezerken söylediği hep aynı şarkı, kendi düşünceleri, hayalleri, hatırladıkları. Kitabın sonuna doğru yazarak kendini anlama çabası.

“Belki baykuşun da benim gibi derin derin düşünmesine neden olan bir hastalığı vardı. Duvardaki gölgem baykuşa benziyordu; eğildi, dikkatle yazdıklarımı okudu. Şüphesiz onları bütünüyle anladı. Onları anlayabilen tek varlık oydu.”

Kitap psikolojik bir kurgu, ilk büyük modern Pers romanı, İran rejimine göndermeleri barındırıyor. Baykuş ölümü simgelediği gibi bilgeliği ve duru görüyü de simgeliyor. Yazar bu eserde kendi depresyonundan da besleniyor. Gençleri intihara yönlendirdiği bahanesiyle İran’da yasaklanmış, fakat renkli anlatımı ve hayal gücü okura 110 sayfalık bu kısa romanın içinde çok daha fazlasını yaşatıyor. İyi okumalar.

Füsun Uzunoğlu


Bayel Ağıtçıları

Yazar: Gulam Hüseyin Saedi, Çevirenler: Makbule Aras Eyvazi, Farhad Eyvazi, İran Edebiyatı, Roman, YKY Yayınları

Benzerlerinden bir ayrımı olmayan herhangi bir köy olabilecek basitlikteki Bayel’den bir roman ortaya çıkarmak tamamıyla yazarın başarısıdır. Birinci Hikâye, İkinci Hikâye şeklinde başlıklarla adlandırılan, birbiri ile bağlantılı sekiz hikâyeden oluşan bir roman Bayel Ağıtçıları. Her hikâyede mekân ve karakterler değişmiyor. Köydeki pek çok ismin, yan karakterin yanında Kethüda, İslam gibi birkaç isim ön plana çıkıyor. Fakir bir köydür Bayel. O kadar fakirdir ki, işlevi olmayan hiçbir canlıyı istemezler. Komşu köyden gelen köpek istenmez örneğin, beşinci hikâyenin konusu o köpektir. Kimse istemez onu Abbas dışında. O kadar fakirler ki, inek onlar için yaşam kaynağı, her şeyleri; ineğini kaybeden Meşhedi Hasan’ın nasıl delirdiğine tanık oluruz dördüncü hikâyede. Bu hikâye, Meşhedi Hasan’ın kendini inek gibi görmesi, ünlü yönetmen Daryuş Mehrcui tarafından 1969’da filme uyarlanmıştır. Yeni dalga İran sinemasının öncülerinden kabul edilen İnek (Gav) isimli bu film kesinlikle izlenmeye değer. Hastane, hasta olan kişilerle ilgili hikâyelerde devletin yapısı eleştirilmektedir. Bayel köyünde yaşayan insanların birbirleriyle, hayvanlarıyla kurdukları ilişkiler, gelenek görenekleri, ritüelleri, toplumsal yapıları sığdırılmıştır incecik yüz elli altı sayfalık kitaba. Yazar, dönemin İran kırsalından bir kesit vermekte, okuru adeta orada hissettirmektedir.

Roman tür olarak büyülü gerçekçilik olarak nitelendirilmektedir. Türünün başarılı bir örneğidir. Bu türün Latin Amerika’da çıkış sebebine benzer bir şekilde kullanıldığını düşünüyorum İran Edebiyatında. Yazar romanında gerçekçi bir anlatım kullanırken, aşırı fakirlik, ölümler, delirmeler ancak büyülü unsurların eklenmesi ile bir parça katlanılabilir, okunabilir, edebi zevk verir hale getirilebilirdi.

Roman diyaloglara yaslanıyor. Diyalogların doğallığı hayran bırakıyor. Bu diyaloglardan karakterlerin özelliklerini tanıyabiliyoruz. Başka herhangi bir karakter tasvirine rastlanmıyor. Romanın anlatım tekniği mükemmel. O kadar yalın bir anlatım hâkim ki; edat, sıfat, zarf nerdeyse kullanılmamış, bağlaç az kullanılmış. Bir süre takip ettim rastlayacak mıyım diye, sonra anlatımın akıcılığına kaptırdım kendimi. Kitabı bu derece beğenmemde çevirmenlerin önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Sağ olsunlar çeviri bir eser okuduğumu hissettirmediler bana.

Şimdiye kadar okumadıysanız bu kıymetli esere ve uyarlama filmine bir şans vermenizi dilerim.

Ayşegül Gezgin


ÇETİN-CE

gözlerinin derinliğinde aşk var

sen kimin gönül yarasısın

di kûrahiya çavên te de evîn heye

tu birîna dilê kêyî

Metin Kaya

Şair ve yazar Metin Kaya’nın Çetin-Ce adlı öykü kitabını okurken bir nehirde akıp giden şiirler okumakta olduğumu sandım. Biri tamamıyla Kürtçe olmak üzere dört şiir bir de öykü kitabı olan Metin Kaya’yı Çetin-Ce adlı kitabının ikinci baskısını sırtına yüklemiş, Maltepe İstasyonu’ndan evine doğru giderken gördüm. Gerek şiirlerini gerekse de öykülerini içinde yaşadığı, içinden çıkıp geldiği yaşamından, yaşatılanlardan uzaklaşmadan sözcüklere dökmüş, romantizmle, toplumsal gerçekçiliği iç içe geçirerek sayfaları doldurmuştur.

Çetin-ce, geniş bir coğrafyada ve nispeten geniş bir zaman aralığına serpiştirilmiş yaklaşık otuz öyküden oluşuyor. Okurken Kars’tan İstanbul’a kuzeyden güneye olmak üzere coğrafyamızda bir gezintiye çıkıyoruz (Mehmet Akkaya.) Bu gezinti ormanın içinde ya da sahilde yapılan bir yürüyüş değil ne yazık ki. Depremlerin, ekonomik nedenlerin yanı sıra zorunlu göçlerin ve zorlu yaşam koşullarının anlatıldığı bir gezintidir sözü edilen.

Kızak adlı öyküsünde hepimizin tanık olduğu bir olay, çetin kış koşullarında köyden ilçeye ya da tersine yapılan yolculuk serüveni anlatılır. Bir çocuğun kızakla yaptığı yolculuk gerçekçi bir dille bize sunulur. Kızaktan düşüp kar içinde soğuktan donarak ölme korkusu vardır.

“Soğuk bir yılbaşı akşamıydı. Göle’deydim. Köye gidesim vardı. Pansiyondan çarşıya gelinceye kadar ellerim, ayaklarım sızlamaya başlamıştı bile. Karanlık çökmek üzereydi. Ayaz bütün haşmetiyle çöküyordu platoya. Bu saatlerde hangi araçla gidilecekti ki köye? Çocukluk aklı işte…” (Age, S. 33).

Takma Diş adlı öyküsünü okurken gülmekle ağlamak arasında gidip geldim. Trajik ama aynı zamanda komik gibi görünen çarpıcı bir olaydır anlatılan.

Kitaba adını veren “Çetin-ce” adlı öyküde öykü kahramanı olarak Çetin’in dramatik yaşamını ve onu kuşatan anne babasının durumunu görüyoruz. Çetin zorlu hatta onulmaz diyeceğimiz bir hastalıkla mücadele etmektedir. Öykü Erzurum, Kars, Ankara ve İstanbul’da geçmektedir. Olayın yaşandığı zamanı Çetin’in büyük bir sevinçle doğduğu anlar, top oynadığı, köpeklerle koşturduğu sokaklar, ilköğretim ve ortaöğretim yıllarının anlatıldığı cümlelerden çıkarıyoruz. (Mehmet Akkaya) Çetin için anlatılan dönüm noktaları, askerliği ve siyasi sorgu, hapis ve memuriyet hayatıdır. Konu edilen olaylar gerçektir ve okura kahramanın yaşamı konusunda duygu ve düşünce taşımaktadır. Aslında anlatılan ülkemizin yakın tarihinde yaşananların hikayesidir. Çok çetin koşullarda çetin olmanın bir anlatısıdır bir şekliyle.

Kınasız Gelin adlı öyküsünde kadınların yaşadığı, ülkemizin hala yenemediği toplumsal cinsiyet belası ve yoksulluk karşılar okuyucuyu.

“Kışın ahırda hayvanlarla birlikte, yazın da ahıra bitişik tek gözlü evlerde soğuk bir yaşam sürüyorlardı. Kalabalık nüfus, eşyasız ev, yırtık ve yamalı giysiler içinde yoksul geçen günler… Büyüdüğünün farkındaydı. Kendisine dar gelen elbiseleri ve şekillenen bedeniyle ablalarına benzemeye başlamıştı. Çeşme başı sohbetleri, kına ve düğün eğlenceleri en güzel anlarıydı.” (Age, S. 9).

Öyküde genç kızın kim olduğunu, yaşını başını bilmediği, daha önce bir kez bile görmediği bir adama verilirken alınan başlık parasının bir sistemi nasıl beslediği gösterilmektedir.

Coğrafyasının bütün seslerini ve renklerini de bohçasına alarak gitti; dilini, geleneğini bilmediği bir yere. Uzun bir yolculuktan sonra dilini ve yerini bilmediği memleketin “kınasız gelinlerinden oldu. Akşam karanlığında bir köy evine vardılar. Korkuyla çarpan bir yürek, yol yorgunluğu, mide bulantısı, uykusuzluk… Ölgün ışıklar altından geçirilerek bir odada iskemleye oturtuldu. Yüzlerini seçemediği insanlar odaya girip çıktılar. Şaşkındı! Anlamadığı bir dilden sesler duyuyordu. Yüreği bir tarla kuşu yüreği gibi yerinden çıkacakmışçasına çarpıyordu… Horoz sesiyle ayrıldığı yurdundan, horoz sesiyle uyandı kül rengi şafağa. Sabahın ışımasıyla birlikte kekik kokulu bedenini, babası yaşlarında birinin yatağında bulmuştu.
Soğuk duvarlar arasında “Şimdi çok üşüyorum anne.” diye mırıldandı.
(Arka kapak)

Siyasi bir hapisliğin konu edildiği Kuştan Öykü Kahramanı öyküsünde yazarımız insan ve hayvan dünyasındaki ortak noktalara da dokunur. Tesadüfen koğuşa düşen bir kuşun, özgürlük talepleri nedeniyle tutsak düşmüş mahkumlarla kurduğu ilişki anlatılır. Kahraman pencereden dışarı uçup her geri döndüğünde koğuşun yaşama sevincini arttırır. Ancak hapishane yüzbaşısı bunu fark eder. Özgürlük sembolü olan kuşun mahkumlara aşıladığı duyguya katlanamaz ve onu ele geçirir.

“Kuşu, hafif tebessümlü bir edayla takip eden yüzbaşı; insana alışık hayvanı zorlanmadan yakaladı. Gözlerini mahkûmların üzerinde alaylı bir şekilde gezdirdi ve avucunda sıktığı kuştan son cıyaklama sesi duyuldu. Bir hamlede kafasını kopararak gövdesinden ayırdı” (Age, S. 44).

Şiir kitaplarından birinde bu konuya farklı dizelerle yaklaşır Metin Kaya.

bana bir eylül getir

içinde darbeler, idamlar olmasın

bana bir eylül getir

içinde sevdamız kanamasın

bana bir eylül getir

anaların tülbendine gözyaşı bulanmasın

Birbirinden güzel memleket öykülerinin yer aldığı Çetin-Ce’yi okurken bazen öfke, bazen tebessüm sarmıştı beni.

Hamit Ergüven


TİMBUKTU

Paul Auster’ın Can Yayınları tarafından 14. Baskısı yapılan Timbuktu adlı romanını okudum. İlknur Özdemir’in deneyimli çevirisiyle dilimize kazandırılan roman 166 sayfadan ibaret. Yazarın bu yılın nisan ayında öldüğünü öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Onun muhteşem gözlerindeki pırıltıların, insanın içini gören bakışlarının sonsuza dek kapanmış olması ve kendisinin “Ömrüm boyunca bu romanı yazmak için bekledim.” dediği 4 3 2 1’i hâlâ okumamış olmamın verdiği vicdan azabıyla ilk iş ağır hastayken yazdığı Baumgartner’ı ve Timbuktu’yu satın aldım. Bir yandan da belki trajik hayatının son bulmasından dolayı huzura kavuşmuştur diye düşündüm. Paul Auster’ın, yine yazar Lydia Davis’le evliliğinden olan oğlu Daniel Auster’ın daha bebekken ölen kızı Ruby’nin otopsi raporunda kanında eroin olduğu ve ihmalden suçlu bulunan babanın mahkeme öncesi aldığı aşırı doz uyuşturucu sonucunda öldüğünü biliyordum.

Bu yaz atölyede Auster’in Lydia Davis ile birlikteyken Fransa’da kaldıkları süre içinde maddi sıkıntılar içinde ve neredeyse açlıkla mücadele ettikleri dönemde yazdıkları iki kitabı karşılaştırmalı olarak inceledik. Kendisininkinin Kırmızı Defter, Lydia Davis’in ise St. Martin adıyla bize ulaşan eserlerinde, aynı olayları nasıl farklı anlatımla yazdıklarını konuştuk.

UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan ve Afrika’nın incisi sayılan bu antik bölgenin ve başkentinin ismi Timbuktu. Romanda öldükten sonra seçilmişlerin gidebileceği cennetin adresi olarak anlatılan yer olan kum tepeleriyle çevrili bu Mali sınırlarındaki büyülü şehir zamanında dünyanın yedi harikasına aday gösterilmiş. Bölgenin antik kalıntıları geçmişini M.Ö. 5. yüzyıla bağlıyor. Wikipedia’dan okuduğuma göre Nijer Nehri’nin kuzeyini, Büyük Sahranın güneyini kaplayan ticaret yollarının merkezi niteliğindeymiş. Özellikle tuzaltınfildişi ticareti bölgede oldukça gelişmiş. Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin adamı olarak kabul edilen Mansa 1. Musa, şehrin başkent olduğu 1312-1337 yılları arası Mali’nin imparatoru imiş. Daha sonra Fransızların hâkimiyetiyle 18. yüzyıla kadar önemli bir akademik eğitim ve kültür merkezi olan Timbuktu’nun altın çağı sona ermiş. İngilizcede “çok uzak yer” anlamına gelen timbuktu, eserin geçtiği Amerika’dan coğrafi olarak da oldukça uzak. Kelime oyunlarını ustaca kullanan Auster romanlarında arayış, yabancılaşma, düzensiz yaşam, bunalım, belirsizlik sınırlarında bireyin bir türlü çıkış bulamamasını sıklıkla konu edinir.

Timbuktu romanı da kimlik arayışı temelinde şekillenmiştir. Ana karakterler William Gurevitch ve köpeği Kemik Bey’dir. Kemik Bey’in bakış açısından anlatılan roman hele de Köpek Yasasının yol açtığı katliamların başladığı bu dönemde ayrıca kıymetli. Bir köpeğin bakış açısından insan ve yaşam.

Romanda her iki ana karakter de yaşam yolculukları süresince isimlerini değiştirmişlerdir. William üniversitede okurken soyadını Noel Baba’ya atfen Christmas olarak, Kemik Bey ise sahibinin ölümünün ardından onu sahiplenenler tarafından Al ve Parlak olarak adlandırılmıştır. Beş bölüme ayrılan romanın ilk bölümü ölmek üzere olan Willy’nin son günlerinden başlar. Son iki isteği vardır karakterin. Biri Kemik Bey’e güvenli bir yer bulmak, diğeri ise ömrü boyunca yazdığı ne varsa -şiir, deneme, günlük- her şeyi saklayıp bir otobüs terminalinin emanet dolabına sakladığı kutunun anahtarını, lisedeki edebiyat öğretmeni Bea Swanson’a ulaştırmaya çalışmaktadır. Bayan Swanson Willy’ye inanan tek insandır ve ne kadar iyi yazdığını ilk o keşfetmiştir. Onun referans mektubu sayesinde üniversiteden kabul almıştır. Willy yıllarca hocasıyla iletişimi koparmamış, yazdıklarını mektupla göndermiştir. Ancak üniversitede alkol ve uyuşturucudan kendini kurtaramayan karakter, daha sonra okuldan atılmış, şizofreni tedavisi görmüş, işsiz güçsüz perişan bir hayat sürmüş ve sokaklarda dilenerek yaşamaya başlamıştır. Washington’dan Baltimore’a yürüyerek ulaşmaya çalışan Willy’in annesinin ölümünden sonra tek yoldaşı köpeğidir. Onunla iletişiminde sahip-evcil hayvanı olarak değil tamamen eşit muamele ederek konuşmaktadır.

Willy, o daha doğmadan Polonya’dan Amerika’ya kaçmak zorunda kalan ebeveynlerinden utanmaktadır çünkü Yahudi kimliğiyle sorunları vardır. Babasının ölümünden sonra annesiyle de sık sık çatışma yaşamış ve zavallı kadının oğlunu sağlığına kavuşturma çabaları bir türlü sonuç vermemiştir. Bir gece evinde televizyon izlerken ekrandaki Santa Claus’un kendiyle konuştuğu sanrısına kapılmış, hayatına bir türlü koyamadığı anlam ve amacı yakaladığını düşünmüştür. Soyadını o gece Christmas olarak değiştirerek artık sahipleneceği aidiyete kavuşmuştur. Ailesinin inancının zıddı aksi bir misyonuna kendini adamış, koluna Santa Claus dövmesi yaptırarak Yahudi mezarlığına gömülmesine bile engel oluşturabilecek bir kimliğe sarılmıştır. Yoksullara yardım etmiş, kendine zor yeten parasını ve yiyeceğini düşkünlere dağıtmış, sefaleti nedeniyle çokça dayak yemiştir. Kemik Bey sık sık sahibinin köpek kalbi taşıdığını düşünür. Sokaklarda birlikte geçirdikleri yıllar ve bu son yolculukları boyunca Kemik Bey onun dilini tamamen öğrenmiş, durmaksızın sohbet eden Willy’nin ironik ve metaforlarla dolu üslubunu iyice benimsemiştir. Kemik Bey’in gerçek ve düşle iç içe sahibinin son saatlerini anlattığı kısım ayrıca enfes. Rüya içinde rüya gören can dostu Willy’nin son nefesini vermeden Bayan Swanson’a ulaştığını kurgular, onun Timbuktu’dan kendisine iletmeye devam ettiği öğütleri düşünür, anılarında gezinir. Ancak gerçek hayat yanılsamalarla yoğrulmasına izin vermeyecek kadar hoyrattır ve acilen yiyecek bulmak zorundadır. Başını sokacak sıcak bir yer bulma konusunda endişeleri vardır. Onu sahiplenen insanlar yeni bir ad vererek farklı kimliklere sokuyor, özgür kaldığındaysa aç bitap kilometrelerce sürükleniyordur. Willy’den sonraki ilk sahibi olan küçük Çinli çocuk ne kendini ne de köpeğini koruyamayacak kadar savunmasızdır. Son sahibi olan refah içindeki tipik Amerikan ailesi ise onu konformizme boğarak tutsak kılmaktadır.

Kemik Bey’in yaşadıkları, Willy’nin ebeveynlerinin Amerikanlaşma sürecinde yaşadıklarından başka bir şey değildir bir anlamda. Birey özgür seçimini yaptığını düşünerek arayışa girdiğinde gerçekten de özgür müdür? Bu noktada Jean Baudrillard’ın “Simulakrlar ve Simulaston” teorisi devreye girer*. Seçtiği farklı aileler (simülasyonlar) kendi tercihleri (simulakrlar) sonucunda dünyayı farklı şekilde görür. Kemik Bey’in iradesiyle tercihte bulunduğunu düşündüğü ortam kendisine sistem tarafından sunulan kollardan biri değil de nedir? Postmodernist anlayışta, neyi tüketirsen ona dönüşürsün. Aynı kahraman köpeğimizi harika çimle dolu bahçesi olan villasına kabul eden Jones ailesi gibi. Veterinere, kuaföre götürülmüş tam bir burjuva köpeğidir artık o. Evin babası Dick tarafından villaya girmesi yasaklanır. Bahçede bir kulübesi ve boynunda tasmasıyla, ömrü boyunca hayalini dahi kuramayacağı muhteşem yemekler yiyerek içten içe çürümeye gitmektedir. Hafta sonları son model arabayla gezintiye çıkmakta, üstüne üstlük gün geçtikçe Dick’in eşi, iki çocuk annesi güzeller güzeli Polly’ye âşık olmaktadır. Anne Polly de bir anlamda tutsaktır. Kendisine sunulan çerçeve içinde konforlu, refah içinde ve son derece mutsuzdur.

Willy daha ilkokuldayken farklı olduğu anlaşılmasın, sınıfındakiler tarafından dışlanmasın diye annesi tarafından ortalama Amerikalı öğrenci modeline göre giydirilmiştir. Saçlarını pırıl pırıl ideal çocuk kıvamında düzenli gösterecek jölemsi malzeme onun çocuk kimliğinde diken etkisi yapmakta, bütün gün ders dinlemek yerine saçındaki kemikleşmiş telleri tek tek ayıklamakla uğraşmaktadır. Taklit yoluyla içine girdikleri toplumla bütünleşmeye çalışmaktadır aile. Gerçeklerden kaçmak için uyuşturucudan medet uman genç Willy, Noel gecesi televizyonda karşısına çıkan Santa Claus’la yeni ancak aynı simülasyonun parçası başka bir simulakrumun içine dalar. Noel Baba onun için bir ideale dönüşmüştür. Bir umuda tutunabilmiştir, korkularının üstesinden ancak umut ederek gelebileceğinden kendini güçlü duymaya başlamıştır. Bir amacı vardır artık: Dünyayı iyi bir yer haline getirmek, Aziz Nikola’ya yakışır aziz yaşamı sürmek.

İşte ben bunun hayalini kurdum Kemik Bey. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmenin hayalini. Ruhun kasvetli, karanlık kuytularına biraz olsun güzellik katmak istedim. Bunu bir ekmek kızartıcısıyla yapabilirsin, bir şiirle yapabilirsin, elini bir yabancıya uzatarak yapabilirsin. Nasıl yaptığın hiç önemli değil. Dünyayı bulduğundan daha iyi bir durumda bırakmak. İnsanın elinden gelecek en iyi şey budur.” (syf.60)

Ama ya yazdığı bütün yazılara ait emanet dolabının yerini ve anahtarını son anlarında öğretmenine söyleyememişse? Böylesi durumda bütün geçmişinin hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış hale geleceğini defalarca Kemik Bey’e söylemiştir çünkü. Ve tam da Edgar Allen Poe’nun bir süre ziyaret ettiği ve artık müze olarak kullanılan evinin önünde kanlı öksürüklerle içi dışına çıkan Willy yerinden kalkamaz hale gelir. Öğretmenini bulamamış ama daha da dev başka bir büyüğün evinin dibine ulaşmıştır. Edgar Allen Poe. Caddede kargaşa başlar, polis arabası, ambulans derken bizim karakter sedyeye yatırılır ve can dostuna arkasına bakmadan kaçmasını öğütler. Onu götüren ambulansın istikameti, Willy’nin başına neler geldiği sadece köpeğin zihninden hastaneye uçan sinek görüntüsünde bilinç düşler aracılığıyla okura aktarılmaktadır. Bedeni sokaklarda kaçmakta iken zihni sinek aracılığıyla can çekişen hasta yatağında sahibindedir. Orada Bayan Swanson’a anahtarı verebildi mi bunu bilmiyoruz. Dolayısıyla Willy gerçekten yaşadı mı? Yoksa tüketim kültürüne esir olmuş ve parası olduğu için seçim yaptığını sanan kesimden daha başka bir simülasyonda maddi edinimlerden sıyrıldıktan sonra elde kalan seçeneklerle “ben” inşa etmek daha mı gerçek demeye getiriyor Paul Auster? Hiç değilse arayış şanslarını yaratmışlardır. Bildiğimiz şu ki; ikisi de ancak Timbuktuda mutlak huzura ve birbirlerine kavuşabilmişlerdir.

Aysun Korkmaz

*IRWLE Vol. 4 No. I January, 2008 1 The Formation of Identity in the Simulacrum: A Post-Modern Analysis of Paul Auster’s Timbuktu Pürnur Uçar


KİRPİNİN ZARAFETİ – Muriel Barbery

Kirpinin Zarafeti – Muriel Barbery – Çevirmen: Işık Ergüden – Kırmızı Kedi Yayınevi

Şimdilerde apartman görevlisi olarak adlandırılan kapıcılarla ilgili dış görünüş, yaşam şekli, entelektüel düzey olarak aklınıza ilk neler gelir? Hemen hepimizin zihnimizde oluşanlar büyük olasılıkla birbirine çok benzeyecektir. Kirpinin Zarafeti’ni okurken Fransa’da da durumun çok farklı olmadığının ayırdına varıyorsunuz. Şimdi aklınızdaki kapıcı şablonuna yüksek entelektüel düzey ekleyin. Kafanız karıştı mı?

Elli dört yaşında, dul, ufak tefek, tombul, çirkin ve eğitimsiz bir kadın olan Renee, Paris’te içinde kocaman sekiz daire olan zenginlerin oturduğu apartmanın uzun yıllardır kapıcısıdır. Beklenen kapıcı şablonuna görünüşte son derece uygundur. Filesinde makarna ve havuç taşır,dairesinden televizyon sesi eksik olmaz. Ancak bilerek planladığı bu görüntülerin altında Renee müthiş bir entelektüeldir. Deli gibi okur. Resimden,felsefeden anlar. Sinemaya tutkundur, gerçek bir müzik dinleyicisidir.

Apartmanda oturanlardan birinin on iki yaşında, tam bir yıl sonraki doğum gününde intihar etmeye karar vermiş üstün zekalı kızı, Renee’yi yavaş yavaş fark etmektedir. Derken uzun yıllardır hiçbir sakininin değişmediği apartmanda kat sahiplerinin biri ölür, daire el değiştirir. Dairenin yeni sahibi yine gayet zengin olan kibar bir Japon beyefendisidir. Yeni ev sahibinin Renee’yi tanımasıyla durumu fark etmesi bir olur. Üçlü arasında olaylar gelişmeye başlar.

Kirpinin Zarafeti çok katmanlı bir roman. Kitap boyunca devamlı görünenin arkasındaki gerçekliği gözetliyoruz. Kızının ruhsal durumundan habersiz anne gibi örneklerle modern yaşamın insanları birbirinden nasıl uzaklaştırdığını izliyoruz. Sınıf farklarının bütün hızıyla devam ettiğini okuyoruz ama her şeye karşın aşılabilir olduğunu da görüyoruz. Doğu ile batı arasındaki farklı yaklaşımlar, sanatın insanları birbirine bağlamadaki rolü gibi pek çok konuyu M. Burbery önümüze seriyor. Roman Renee’nin kendini saklama nedenini anladığımız yerde zirveye ulaşıyor, yüreğimizde derin izler bırakarak sonlanıyor.

Asil Şenol Topçu