Nurullah Ataç (1898-1957), 20.yüzyılın büyük düşünürlerinden biridir; yapıtı, gerçek anlamda, devrimci bir yapıttır. Ataç’ın düşüncesinin temel kaygısı anlaşılırlık kaygısıdır; yapıtının devrimciliği bu kaygıda yatar. Anlaşılırlık kaygısı, her şeyden önce, içerik konusuna verilen önemle örtüşür. Bu yazı serisinde sorgulamamı, özellikle, söz konusu anlaşılırlık/içerik kavramlarının ne anlamda birbirlerini tamamlayıcı kavramlar olduğu üzerinde yoğunlaştıracağım.
Ben ‘Ataç’la büyümüş bir kişiyim’ desem abartılı olmaz. Anne Babam Türkçe-Edebiyat öğretmenleriydi; Ataç’a hayranlıkla bağlı insanlardı. Onun kitapları sürekli evimizin içinde dolaşırdı. Dolayısıyla Ataç yaşamımda her zaman bana eşlik etti. Kendisinde beni en çok etkileyen dil konusuna verdiği önem, dil duyarlılığı oldu. Onu okudukça, düşünülmesi gereken temel konunun dil olduğuna her aşamada biraz daha inandım. Ataç’ın, ‘her şeyden önce dil!’ uyarısının ne anlama geldiği sorusu düşün yaşamımın en önemli sorularından birine dönüştü. Hangi bilimsel alanda çalışılırsa çalışılsın, dile özen gösterilmeden sürdürülecek bir incelemenin tutarsızlık dolu sıkıcı bir bilgi tomarından öteye gidemeyeceği gerçeğini Ataç’tan öğrendim. Tutarlı düşüncenin salt bilgi sunumuna indirgenemeyeceğini, bir söz ya da yazıda, asıl dikkatin, dile getirmek istenilen bilgileri birbirlerine eklemleyen mantığın sağlamlığı üzerinde yoğunlaşması gerektiğini bana Ataç öğretti. Tutarlı düşünce sorunu, her şeyden önce, bir mantık sorunuydu. ‘Benimsediğiniz mantık nasıl bir dil kullanımı gerektiriyor?’ Dile özen gösterme, her sözde, her yazıda, bu soruya yanıt arama çabası biçiminde beliriyordu.
Bu söylediklerimi açmaya çalışayım. Ataç’ın Türkçe ile ilgili büyük davası “öz-Türkçe”ye dönme, ulaşma, “öz” dili oluşturma davası olarak tanımlanabilir. Yalnız Ataç’ın öz-Türkçe terimindeki “öz” kavramını nasıl anladığı, bu kavrama nasıl bir anlam yüklediği konusunda sakınımlı olmak gerekir. Bilindiği gibi dil sorunu, Osmanlı-Türk kültüründe özel bir önem taşır. Bu kültürün özgün tarihi, yakın dönemde, dil sorununu en temel kimlik sorunlarından birine dönüştürmüş, Osmanlıcanın karma dil yapısından çıkıp Türkçenin özgün yapısına yerleşme ülküsü, çağdaşlaşmayı dileyen kesimlerin gözüne hem toplumsal hem varoluşsal davaların başta geleni olarak görünmüştür. Osmanlıcadan çıkma gerekliliğini o devrin başka büyük bir düşünürü, Niyazi Berkes (1908-1988), şu yetkin çözümlemeyle dile getirir:
«Tanzimat dönemine miras kalan resmî dil, bugün Osmanlıca dediğimiz dildi. Tanzimat öncesi Osmanlı İmparatorluğu ırklar, milletler, dinler ve kültürler toplamı bir imparatorluk olduğundan Türk dili ancak “reâyâ» dili olarak yaşardı. Yönetici devlet tabakasına giren kişilerin dili Arapça’dan, Farsça’dan, Rumca’dan, Slav dillerinden gelen zengin, fakat halkın anlamadığı bir dil olarak birkaç̧ yüzyıl boyu gelişti. Osmanlıca, Hindistan’daki Moğol İmparatorluğunun ordu ve saray dili olarak geliştirdiği Urdu dili gibi yapma bir dil oldu. Temeli Türkçe olmakla birlikte, içine Türk dilinin köken ve yapı bakımından bağlı olmadığı dil ailelerinden yalnız sözcükler değil kurallar da sokulduğu için, konuşma dili olarak değilse bile yazı dili olarak Türk dili konuşan halk kitlelerinin dilinden uçurumla ayrılan bir dil olmuştu.» (Berkes 1973, 255)
Bu “uçurum”un ıstıraplı bilincini taşıyanlardan biri de Ataç olmuştur. Ataç’ı öz-Türkçe davasına duyarlı kılan, bu davanın inançlı savunucusu hatta savaşçısı haline getiren bu bilinçtir. Ataç’a beslediğim büyük hayranlık, beni de, öz-Türkçe davasını tüm benliğimle benimseyip Ataç’ın Türkçesini örnek almaya yöneltti.
Ancak gerek siyaset gerek ahlâk felsefesi alanında yaptığım okumalar, sürdürdüğüm sorgulamalar ilerledikçe “öz-Türkçe” ya da “arı dil” kavramı beni, ciddi biçimde, rahatsız eder oldu. “Arı dil” oluşturma gibi bir girişim, başka bir deyimle, dili, içindeki yabancı diye nitelenen öğelerden arındırma, bir “saflık”a ulaşma kararlılığıyla, dili olsun başka bir gerçekliği olsun, yabancılardan temizleme girişimi, gözümde, çok büyük bir dikkatle, şüpheyle sorgulanması gereken bir girişim görünümünü aldı. Yabancıdan arınma, yabancıyı yani ötekiyi içimizden söküp atma, kendi özümüze, saf kimliğimize dönme rüyalarının -ruhçözüm (psikanaliz) bu tür rüyalara “fantazm” adını verir-, özellikle çağdaş dünyada, ne korkunç felâketlere, soykırımlara varabilen insan kıyımlarına neden olduğu gerçeği, “arı dil” kavramının, giderek her türlü “arılık”, “saflık” kavramlarının ödün vermez bir dikkatle eleştirilmesini gerektiriyordu. “Öz-Türkçe” girişimi, tanımı gereği, dili yabancıdan arındırma amacını güttüğü, yabancı olan da, dildeki Arapça, Farsça öğeler olduğu ölçüde, bu dilleri tanımaya çalışarak, içlerine girerek, onlarla gerçek bir ilişki kurarak yabancıyı dışlama, yabancıdan kurtulma tutkusuna mesafe alabilirdim. “Arı”, “saf” kavramları üzerindeki tedirgin sorgulamamın sıkıntısından, yabancıyı içime alarak kurtulabileceğim düşüncesi bu bağlam içinde yeşerdi.
Sözünü ettiğim hem düşünsel hem varoluşsal deneyimin ışığında, zamanla, Ataç’ın öz-Türkçe davasının, Türkçenin “öz”üne, “kendimiz”in “öz”üne dönme, kendimizi yabancıdan arındırma, temizleme rüyalarını besleyen ulusalcı, milliyetçi akımlardan ne derece uzak hatta bu rüyaların tam anlamıyla karşıtı olduğunun farkına vardım. Metinler dikkatle okunduğunda, Ataç’ın öz-Türkçe tutkusunun ulusalcı, milliyetçi akımların dışlayıcı, baskıcı, yabancı düşmanı tutumlarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Zaten bu akımların yandaşları, Ataç’a karşı, kimi nefrete varan tavırlar takınırlardı. Ataç’ın düşüncesindeki “öz” kavramının ancak efsanelerde var olabilecek bir cevher kavramından tümüyle farklı olduğunu anladım. Ataç öz-Türkçe’den “konuşma dili” diye adlandırdığı dil kullanımını anlar. Berkes gibi Ataç da, yukarıda sözü edilen halk diliyle Osmanlıca arasındaki “uçurum”un ancak konuşma diline yönelerek aşılabileceğine inanır. Ataç’ın gözünde konuşma dili anlaşılma, anlaşılır olma kaygısıyla sürdürülen bir dil kullanımıdır. Osmanlı aydınının ağdalı dilinin anlaşılmazlığından, havasızlığından, hantallığından, bıktırıcı bilgiçliğinden konuşma dilinin yalınlığına kulak verilerek kurtulunabilir. Konur Ertop, Ataç’ın “ilk eleştiri yazılarında tiyatro konusu[nun] önemli bir yer tut[tuğu]”nu hatırlatır (Ertop 1961, 6). Yazı serüveninin başında tiyatro diline gösterdiği ilgi, Ataç’ın, yazıda konuşma dilinin yalınlığına ulaşma kaygısına ışık tutabilir. “Tiyatroyu zaten çok severdim, ben de tiyatro yazarı olmak istedim” (Ataç, Varlık, 1 Ağustos 1952, Ş. Çağın 2013, 513). Ancak konuşma dilinin yalınlığına kulak vermek, sözcükleri, konuşur gibi, kalemin ucuna geldiği gibi, özensiz, çalakalem kâğıda geçirmek değildir. Ataç “konuşma diliyle yazmak başka, lâübâlî olmak başka” der (Ataç 1961, “IV”, 47). Lâübâlî ( لا يُبالي ) Arapça aldırış etmemek, ilgisiz, kayıtsız, senli benli olmak anlamlarına gelir. Ataç’ın yazıda olsun konuşmada olsun en sevmediği, en sinirlendiği şey bu lâübâlîliktir. Ötekiye saygı dil kullanımına gösterilen özenden geçer. Bu bağlamda Ataç’ın “mektup” türü üzerine söyledikleri çok düşündürücüdür:
“Bir kere her yazı mektuptur. Şiir, hikâye olsun, deneme, eleştirme olsun, hepsi birer mektuptur. Bunu söylerken mektup sözünün Arapçada yazılmış demek olduğunu düşünüp cinasa özendiğimi sanmayın, cinastan büsbütün kaçınmam ama, şimdi sırası değil. Her yazı bir mektup olduğu gibi her resim, her ezgi, her yapı da birer mektuptur. Düşünen, duyan bir kimseden, düşünen, duyan başka kimselere haber, selâm iletecek bir mektup.” (Ataç 1958, “Giriş”, 13-14)
Belki, ‘her yazının, her sözün, her resmin, her ezginin mektuba benzemesine çabalamak gerekir’ denmesi Ataç’ın düşüncesine daha uygun düşer. Ataç, Okuruma Mektuplar (Ataç 1958) metinlerinde olsun, öteki denemelerinde olsun konuşma dilinin yalınlığına, akıcılığına, yumuşaklığına mektup türüne özgü bir üslupla erişilebileceğini çarpıcı örneklerle göstermiştir. Mektup, tanımı gereği, öteki için yazılır. Seslenilen ötekinin yazılanı anlaması, mektup yazan öznenin temel kaygısıdır. Dile geleni anlaşılır kılma istenci, mektup yazanı, edebiyat yapma kışkırtısına dirençli kılar. Ötekiye saygı bu dirençte yatar. Anlamı elden geldiğince bulandırmama çabası, ötekiye gösterilen saygının ölçüsüdür. Son çözümlemede, mektup türünde gözetilen, kendi değil ötekidir. Ancak söz konusu öteki’de varsayılan niteliklerin önemini göz ardı etmemek gerekir. Ataç, seslendiği okurun, kendisi gibi dile saygılı, dilin yapısal gerçekliğine duyarlı, dil kullanımına özen gösteren dikkatli bir bilinç olduğunu varsayar. Mektup biçimindeki metnini bu tür bir okur için yazar. Amacı bu tür bir okurca anlaşılabilmektir. Dolayısıyla anlaşılma adına düşüncesinin karmaşıklığından ödün vermez. Kolay anlaşılma uğruna çözümlemelerinin düzeyini indirgemez, düşüncesini basitleştirmez. Okur, ilk adımda takıldığı bir cümleyi ya da bir kurguyu, dikkatle, yani dilin isterlerini göz önüne alarak yeniden okuyup çözümlemeye çalıştığında anlayamadığının giderek anlam kazandığını görür. Bunu sağlayan dilin sağlam, tutarlı, düzgün, güzel kullanımıdır. Ataç yazılarında okuru, denilebilirse, dille eğitir, ona dili yaşatır. Bu son derece özenli, yalın dil kullanımı karşısında, dikkatli okur, Ataç’a, gönül borcuna benzer bir duyguyla bağlanır. İlk adımda anlamakta zorlansa bile bu metinlerin kendisine saygı gösterdiği, hatta kendisi için yazıldığı duygusunu alır, mutlu olur.
Dolayısıyla Ataç’ın öz-Türkçe sorunu, salt bir arıtma, ayıklama sorununa, yabancı sözcüklerin yerine «öz» dilin («öz» diye nitelenen dilin) sözcüklerini koyma işlemine indirgenemez. Başka bir deyimle, Ataç’ın Türkçe konuşan, yazan bizlere kazandırdığı yalnızca yeni sözcükler değil, Türkçenin, herhangi başka bir dil gibi, bir yapı olduğu bilincidir (Ataç’ın “yapısalcılıktan önce yapısalcı” kişiliğini ikinci yazıda ele alacağım). Ataç’ın, yeni sözcük üretme, bu sözcükleri benimsetme, toplumun malı kılma açısından düşün tarihinde eşine az rastlanır bir başarı elde ettiğini özellikle vurgulamak gerekir. Yılmaz Çolpan’ın titizlikle oluşturduğu Ataç’ın Sözcükleri (Çolpan 1963) derlemesini taradığımızda, düşünürün önerdiği sayısız denilebilecek yeni sözcük içinde birkaç yüzünün toplumca benimsenip konuşma dilinde kullanılır hale geldiğini görürüz. O devrin tutucu, ulusalcı, milliyetçi güçleri, Ataç’ın tutmayan, benimsenmeyen sözcüklerini öne çıkararak düşünürün dil alanında gerçekleştirdiği eşsiz yaratıcılığı görmezden gelmeye çalışırlar. Bir tek kişinin, dilin türetme olanaklarını yorulmaz bir çabayla işleyerek ürettiği bu denli yüksek sayıda sözcüğün, yirmi yıl gibi kısa bir sürede, toplumun günlük diline yerleşebilmiş olması gerçekten hem şaşırtıcı hem de hayranlık uyandırıcı bir olgudur.
Ancak Ataç’ın bu başarıyı neye borçlu olduğu üzerinde derinlemesine düşünmek gerekir. Ataç yeni sözcükleri, soğuk bir “sözlük” türü içinde önermez; büyük bir özenle kaleme aldığı denemeler içinde önerir. Yeni sözcükleri, okura, kolaylıkla gevezeliğe düşebilecek dilbilgisi açıklamalarıyla, doğruyu gösteren «öğretici» tutumunun sıkıcı bilgiçliğiyle sunmaz asla. O devirde Türk Dil Kurumu’nun «Terim Kolu» Başkanı Kemalettin Kamu’ya şunu söyler:
“Sizin Dil Kurumunda yaptığınız doğru değildir, birtakım yabancı sözlere karşılık arıyorsunuz; ancak onları birer yazıda kullanacağınıza sözlük yapmaya kalkıyorsunuz. Tilcikler [Ataç bir ara kelime ya da sözcük için “tilcik” terimini önerdi, ancak tutmadı] sözlüklerde ölüdür, yazılarda dirilir” (Ataç, “Bir Gönüldeş Arkasından”, Ulus Gazetesi,8.3.1948, alıntılayan Çolpan 1963, XII).
Ataç, uzman kimliğine bürünerek ‘şu sözcüğü şunun yerine kullanacaksın, doğrusu budur!’ diye kesip atmaz. Önerdiği sözcüğü, geliştirdiği sorgulamanın özgün mantığı içine yerleştirerek, sözcüğün ne tür bir kavramsal bağlam içinde kullanıma sokulabileceğini gösterir. Dikkatli okur, bu son derece akıcı, sürükleyici, heyecanlandırıcı, yüksek düşüncenin soluğunu taşıyan canlı metinlerin içlerinde yer alan yeni sözcüklerle tanıştığında, sözcüklerin, dilin (metnin) içine, ne denli güçlü bir gereklilik mantığıyla girip yerleştiklerini, bu özgün dil dokusu içinde ne denli kendi doğal yurtlarını bulduklarını görür. Ataç, metinlerinde, yalnızca yeni sözcükler türetmekle yetinmez, onları yaşatır. Okur, Ataç’ın yeni sözcüklerinin anlamlarına, metinler içinde, yaşayarak varır.
Ragıp EGE

Kaynakça
ATAÇ, Nurullah [1958], Okuruma Mektuplar, İstanbul, Can Yayınları, 1989
ATAÇ, Nurullah [1961], Prospero ile Caliban, İstanbul, Can Yayınları, 1988, s.17-97
BERKES, Niyazi [1973], Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2002
ÇAĞIN, Şerife [2013], Şiir Daima Şiir. Ataç’ın Şiir Yazıları, İstanbul, Dergâh Yayınları
ÇOLPAN, Yılmaz [1963], Ataç’ın Sözcükleri, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları
ERTOP, Konur [1961], “Nurullah Ataç”, “Prosper ile Caliban ve Söz Arasında”, in Prospero ile Caliban, İstanbul, Can Yayınları, 1988, 5-16

“Üstat” diye soruyordu Hikmet Feridun Es konuşmasının bir yerinda Ataç’a, “Değeriniz üstüne bir şey söyler misiniz?” Ataç’ın yanıtı hazırdı: “Ben” diyordu Ataç, “Batı yazınına göre az, bize göreyse fazlayım.” Konuşma yazarının nüktesiyse Ataç’ın yanıtından da çabuktu: “O halde hudutta icray-ı sanat edin beyefendi!”
Ataç’ın ölümünden sonra Sabahattin Kudret yazdı.
“Orhan Veli ile onlarla konuştuğum gibi konuşamazdım: “Beni beğenmemesinden bana ne? ben de onu beğenmiyorum”, diyemezdim; benim ona, şiirlerini ilk okuduğum günden başlayan, hep övünerek söylediğim bir hayranlığım vardı. Onunla konuşurken, beni beğenmediğini, bana büsbütün değersiz diye baktığını bildiğim için, ondan çok kendi kendime öfkeleniyordum. Boyuna kendi kendinize öfkelenmeğe dayanabilir misiniz? Sizde o tatsız duyguyu uyandıran kimseye de öfkelenmemek elinizden gelir mi?” Nurullah Ataç yazmıştı Orhan Veli’nin ölümünden sonra.
Yalnızca bir sadeleşme çabası değil, aynı zamanda dilin birey ve toplum üzerindeki dönüştürücü gücüne inanır Ataç.