Yol uzun. Sabahın tenhası. Yaz sıcağı inmemiş. Valizi bagaja koydu. Motoru çalıştırdı. Araba gaza boğuldu. Nihal’den hıncı başka türlü çıkmayacak. “İyi ki ben varım,” demişti. “Bana sardıkça rahatlıyorsun.” Karısının haklı olma olasılığını düşünmek istemedi. Yanında oturan babasına baktı. Kalın gözlük camlarının ardında öyle şaşkın ki. Şaşırmak unutulmuyor. En son ne zaman dışarı çıkmıştık, ben de unuttum. Gözü trafik lambasının kırmızı ışığına takıldı. Kaç yıl, kaç ay geçtiğinin ne önemi var.

Bagaja koyduğu bavulda babasının pijama takımı, çoraplar, iç çamaşırlarının üstünde bulmaca kitapları. Neyse ki araba koltuğunu yadırgamadı. Evindeymiş gibi işine devam etti. Boş kutucuklara adını yazmaya. ‘Emin’ den geriye kalan tek harf ‘n’. Gazetedeki insan yüzlerini daire içine almayı bırakalı aylar oldu. Fotoğraftaki gençse, güzelse; gözlerin, dudakların, burunların kenarlarını koyu çizer, asık suratlıları es geçerdi. Haluk kendi vesikalık resmini gazeteye yapıştırmıştı bir gün. İlgisiz, başka yüzlere yönelmişti baba. Zaman, son altı yılda harfler gibi yaşadıkları ne varsa hepsini yedi bitirdi. Solunda kapı cebine koyduğu suyu çıkardı. Bitirdiğinde plastik şişe içine büzüldü. İçi kelimelerle doluyken ağızdan çıkamaması ne acayip.

“Baba hep tembihlerdin. Size yük olursam, derdin. Ben de sana o nasıl söz derdim.” Gözlerini kırpıştırdı. “Yani bu kadarlıkmışım. O gün geldi işte.” Babası eğilmiş, kutuyu ortalamaya çalışıyor. Sağa sola taşıyor harf. Hızlandığını fark etti. Şeritten çıkmış.

Rollerimiz şaştı baba. Bir baba altı temizlenirken kaçmaya çalışmamalı mesela. Çok şey istemedik ki. Kendini odaya kapatma. Kapının arkasına düşmüş olma. Ya da düştüysen bile o laneti kilitleme ki kıvranmayalım dışarıda.

Nihal “Bakımevinde hemşiresi, doktoru… Bir yandan torun, bir yandan o. Yetişemiyorum anla artık,” demişti. Babasının dirseğinde kabuk tutmuş yaralarına baktı. Tırnağını ne kadar kısa kesseler de kâr etmez. Krem de ilaç da işe yaramadı. Dişlerini bebe macunu sıkılmış tülbentle ovaladılar. Yine de bir diş kayboldu. Yuttu mu? Yuttuysa nasıl boğazına takılmadı, bilemediler.

Torpido gözünden sigarasını çıkardı. Babasının başı yana düşmüş, uyuklamaya başlamış. Boynu tutulacak. Avucunda kalemi düşmemiş. Kırk yıl öğretmenlik yapanın bunaması bile müfredata uygun. İki dirhem bir çekirdek giyinen adamdan geriye kalan, kalemle tutunduğu tek harf.

Baba yalvarıyorum hareket etme, Nihal gel sen ellerini tut, tutuyorum da gücüm yetmiyor, dayanamıyorum Haluk, belim, vallahi tutuldu yine, Ceren ağlamanın sırası değil, iki bacağını açmaya çalış, dön arkanı baba, akıyor bacaklarından, ne yedirdin de ishal ettin Nihal, elinin körünü verdim, Nihal kadar başına taş düşsün, kızım ıslak mendil ver, anne kusacağım, ya sabır, yalvarıyorum uyu dedeciğim bak gece oldu, anne arkadaşımın dedesi yatalak, daha rahatlar, Ceren kes sesini.

Bundan sonra her şey kırılıp dökülsün, ne olacaksa olsun. Boğazında düğüm, sözcükler gazoz kapağı gibi patladı patlayacak.

Kadın ütü masasının başında. Haluk tıraş makinasının yerini soruyor.

Nihal “Tıraştan sonra yıkarız beraber,” dedi.

“Ben yaparım, sen işine bak.”

“Haluk yapma bunu. Yalvarırım artık bunu yapma.” Bakışları sitemli. Bezgin hareketlerle ütü masasını katladı.

“Haydi, baba balkonda yapalım işimizi. Güneş de açmış, gitmeden sokağına bakarsın.” Sesi titreyince konuşmaktan vazgeçti. Sessiz daha iyi. Babasının ayağını iki parmak yükseklikteki eşikten geçirmek için uğraştı. Sırtından ter boşaldı. Boynuna geniş önlük bağladı. Cılız saçları taradı. Ensesini temizlemek için makinayı çalıştırdı. Baba başını iki elinin arasına sakladı, dizlerine eğildi.

“Tıraş makinesi baba, korkma.”

Korku da unutulmuyor. Torun geldiğinde ayağı halıya takılıp düşecekti bir gün. Anında ona uzandın. Korur gibi. Nasıl umutlanmıştım.

Ensesindeki saçları temizledi. Et beninin çevresini daha dikkatle. Kırış kırış deri. Kafası benle dolu. Gördüklerini zihnine kazımaya çalıştı. Kulak içindeki uzun siyah kılları kesti. Bebe şampuanı kokan gri beyaz saçlar kestikçe önlüğe düşüyor. Nihal izin vermez kokmasına. Niye yükleniyorsun öyleyse kadına. Öfkelenince rahatlanır mı? Rahatlanır. Sırf babanı, hem de kendisinin evinden barkından atıyorsun deyip duran yılan sesini kessin. Başka şey duyumsasın. Gözünden kaçan oldu mu diye babasının çenesini tuttu, tıraşını inceledi. Bitkin, sulu mavi gözlerde tanışıklık aradı, bir ışık. Haksızlık bu. Kime peki? Kendine ışığı kalmamış babadan sevgi pırıltısı ummak, hele bu yaşta toruna karışmışken. Boğazına takılan ekmek parçasını çıkarmak için arkasına geçip diyaframına sıkıca vurduğundan beri bu sorunun yanıtından emin değil artık. Önlüğü çıkarıp balkondan aşağı silkeledi. Saçlar, babası gibi elinden uçtu gitti.

Otoyolda yol ayrım tabelasını gördü. Sağ şehir merkezi. Deniz kenarına giden yol. Direksiyonu sağa kırdı. Kaçmıyor ya öteki taraf. Önce deniz havası solusun, sonra teslim etsin. “Baba bak nereye gidiyoruz. Seninle sahil turu yapacağız.” Tane tane çıkıyor kelimeler. Doktor söyledi. Net, kısa, pozitif konuşun. Telefonu çaldı. Nihal arıyor.

“Ne yaptınız? Her şey yolunda mı?”

“Yolunda.”

“Yatak havalı mı baktın mı?”

“Ne yatağı Nihal?”

“Unuttun mu? Yoksa alacaktık ya.”

“Daha odaya çıkmadık. Müdüriyetteyiz. Kapatmam lazım.”

Sahile inen yolun kenarında hayvanat bahçesi. Sekiz yaşında. Şehirde fuar açılmış. Lunapark, kâğıt helva, dondurma, yırtıcı hayvanlar. Hafta sonları soluğu orada alırlar. Annesinin diktiği takımı üzerinden çıkarmıyor. Baba ceketi, baba gömleği. Boynunda papyonu. Pantolon askısının lastiğiyle oynamaya bayılıyor. Her şeyin çaresi var. Korktuğu zaman babası, “10’a kadar sayarsan korku morku kalmaz,” derdi. Kendisi garanti olsun diye sayarken nefesini de tutardı. Vedaları kısa süreli ayrılığa dönüştürme büyüsü de vardı büyüklerin; yola çıkanın ardından bir kova su boca etmek gibi. Kupkuru çıktıkları yollar artık suyla da iflah olmayacak türden.

“Baba, hayvanat bahçesini gezerdik.” Camı açtı, yosun kokusu. “Savaş zamanı atılan bombalar hayvanat bahçesine denk gelir diye korkmuş Japonlar. Hayvanat bahçesi müdürlerine emir verilmiş. Kimi aç bırakmış, kimi zehirlemiş filleri. Ama içlerinden biri reddetmiş.” Yok, böyle hızlı olmaz. Tane tane devam etti. Her kelime bitiminde duraksayarak.

“Ben savaşta bile gerekirse askerin kumanyasından alırım, ama öldürmem, demiş. Bunlar hep aklımda baba.”

Arkasında korna çalıp selektör yakan şoför sağına yaklaştı, camı açtı. “Pes arkadaş ya, işgal ettin solu,” diye bağırdı. Mahcup halde sağ sinyali verdi, bulduğu ilk cebe arabayı park etti.

“Bak, deniz. İyot kokusu hafızaya iyi gelirmiş.” Söylediğine kendi de inanmadı.

Babası öğürdü. Haluk kusma kabını yerden almak için geriye uzandı. Yetişemedi. Adamın kucağındaki gazete sabah içtiği bol proteinli mamayla doldu. Ekşimiş çilek kokusu arabaya yayıldı. Islak mendille ağzının kenarını sildi. Pantolonunu değişmeli. Sahil turundan vazgeçti. Yanaklarını kolonyayla sıvazladı. Boş gözleri yüzünde geziniyor. Dört camı da araladı, yola devam ettiler. Minnettar mı bakıyor? Belki de öyle, evet. Titizdin sen hep. Sinekkaydı tıraşın bittikten sonra kolonya döktüğün ellerinle saçlarını düzeltirdin. Jöle niyetine limon suyu. Banyo aynasından izlerken gülerdim. Diğer çocukların babalarıyla karşılaştırırdım seni. İç yelekli takım elbisenle, cep saatinle hep açık ara öndeydin. Bir de cebinden eksik etmediğin ‘tipi tip’ sakızların. Yolda rastladığın çocuklara hediye ettiğin sakızlar için hasetlik yaptığımı çaktırmasam da anlardın.

Otobana ulaştılar, sağ sapaktaki virajdan huzurevi tarafına yöneldi. Birden aracın tekerlekleri homurdanmaya başladı. Sol taraf yerden havalanıyor sanki. Panik halinde sonuna kadar frene bastı. Direksiyonu bir sağa bir sola kırdı. Sağ elini direksiyondan çekti. Babasını tutmaya çalıştı. Zihninde yıldırım gibi sorular. Patlayan lastik, freni boşalan araç, tutamadığı direksiyon, öldürülen filler. Sahilde yarım kalan gezinti sonrası bağlamayı unuttuğu emniyet kemeri aklına çakıldığı an, görüntüler sünmeye başladı. Sonra tekrar iki eliyle direksiyona sımsıkı asıldı. Araba dört ayağının üzerinde zınk diye durdu. Aynı anda babasının boynu geriye gitti. Hem çok hızlı, hem ağır çekim kadar donmuş imgeler. Zaman eğilip bükülüyor. Aynı bulanıklıkta yaşlı adamın başı cama çarptı. Çıkan tok ses bütün sesleri yuttu. Kulaklarını tıkayan fren sesinin ardından sessizlik sardı her yanını. Çıt yok arabanın içinde artık. Solusa havada donacak kadar soğuk. Babasının başı binlerce cam parçasının içinde. Yüzünü doğrultacak, elleri söz dinlemiyor. Kolları, çenesi, dizleri zangır zangır titriyor. Boğazında yükselen asidi tutamadı. Safra sanki gözlerinden de fışkırıyor. Nefes nefese. Babasının kırış kırış ensesine baktı. Önceki gün tıraş ederken gözünden kaçan tüylerden gözünü ayıramadı.

Arabanın kapısını açıp dışarı çıkan kendi değil başkası. Uzay boşluğunda adım atar gibi ağır her şey. Arabaya arkasını dayadı, ayakta ama çenesi, eklemleri, nefesi elektrik verilmiş halde. O kaza hiç olmadı, kanlar içindeki baş babasının değil. Yok, mümkünü yok olmadı bunlar. Hem ne ara ne oldu ki birden bire? Bakışları, daha demin izlediği babasının gözlerine nazaran çok daha donuk kalır. Cebini yokladı. Telefonunu tuşlayacak parmakları söz dinlese ambulans çağıracak. Tuşa denk getirince ne olacak? Boynu kırıldı mı diye bakmalı önce. Nabzını yoklamalı. Ölmemiştir belki. Olmaz mı mucize? Gelseler, boynunu, omurgasını dikkatle sedyeye yatırsalar. En iyi ihtimal felçli. Hayvanat bahçesi müdürü olsam, savaş zamanı değilse de geçen yıllar en ağırından olağanüstü hal değil miydi baba? Fil kafesinin önünde anlatmadın mı? “O müdürün askerin kumanyası pahasına yaşattığı üç fil yemek yemeyi reddetmiş, kendilerini ölüme mahkûm etmişler,” diye.