Karadeniz kıyısında uçsuz bucaksız kumsallı Kocaali ilçesini bölgede yaşayanlar ve yazlığı olanlar dışında bilene yakın zamana kadar pek rastlayamazdınız. Sahili yüksek binalarla işgal edilmemiştir, en fazla iki buçuk kata izin verilir, onlar da geniş kumsal nedeniyle denizin hemen dibinde değildirler. İlçe merkezi deniz kıyısında değil, iki üç kilometre içerdedir. Yapılaşması korkunçtur ama aralarda kalmış zamana inatla direnen bir iki eski ev içinizi açar. AVM’lerin katline uğramamış çarşısı, bütün kötü yapılaşmaya karşın sevimli, esnafı her daim güler yüzlüdür.

Kasabada Cumhuriyet Bayramı kutlamasına katılmak ilk defa geçen sene, tam da 100. yılda kısmet oldu. Daha klasik bir kutlama bekliyordum. Hani durgun bir nehirde giderken keyifle oynayan, zıplayan kırmızı, narin balıklar karşınıza çıkar da içiniz bir hoş olur, işte öyle duygularla ayrıldım. Sanıyorum kutlamaların müptelası olacağım ama önce geçen seneye bir göz atalım.

Bir gün önce kaymakamlığı aradığımda telefona çıkan kişi “saat 11.00’da başlayacak” demişti. Tam saatinde ordayız. Şirin ve bakımlı bir stat. Sahanın geniş olan taraflarından birinde yaklaşık yirmi sıralı, orta genişlikteki tribün tıklım tıklım dolmuş. Üstünün geniş bir şekilde kapalı olması çok hoşuma gidiyor, güneşten, yağmurdan etkilenmek yok. Sahayı çevreleyen duvarların üzerine de oturanlar var. Ayaktayız, çok dert değil, bütün alanı görmem için yürümem gerek zaten. İlk dikkatimi çeken sahada yaşlı grubun neredeyse hiç olmadığı, yirmili, otuzlu yaşların çokluğu. Alanda, başlarında öğretmenleri ile sıra sıra dizilmiş boy boy öğrencileri görünce nedenini anlamak zor değil.

Ekimin yirmi dokuzu olmasına karşın hava çok sıcak. “Yazın kıyameti kopardı da bizi denize sokmadı hava, şu anki sıcağa bak” diyor beraber geldiğimiz arkadaşım. “Karadeniz işte n’aparsın” diyor yanımızdan geçen kırmızı eşarp bağlamış bir kadın. Uzun eteğinin hemen yanında kırmızı tül elbiseler içinde, minicik bir şirine yürüyor. Kadınla kırk yıllık dost gibi gülüşüyoruz, söylediklerini “evet, doğru valla” gibilerle onaylıyoruz.

Tribünlere yakın bir yerde durup sahayı seyre dalıyorum. Hemen yanımdan avaz avaz bir çocuk ağlaması duyuyorum. Dönüp bakınca anne, “abisi sırada da onu almadılar diye ağlıyor” diyor. Üç dört yaşlarında sarı bir oğlan çocuğu, ne kimse çocuğa “sus” der gibi bakıyor, ne de anneyi “ne biçim çocuk yetiştirmiş” diye azarlayan bakışlar var. En ciddi bir törenin ortasında bile keyifle ağlayabilir çocuklar. Annesi ile siyah bir elbisenin içine uzun kollu kırmızı gömlek giymiş, onun da başında siyah bir türban var. Çocuğun kırmızı tişörtünün üzerinde Atatürk’ün resmi var. Tişörtü gösterip “Atatürk’lü giydirmişsiniz!” diyorum. “Tabii” diyor. “Cumhuriyet, hepimizin cumhuriyeti.”

İlçedeki tüm ilk ve orta okulların çocukları sahada sıra sıra. Sahada öğrencilerden oluşan bando takımı ritmik askeri vuruşlar yapıyor. Biraz sonra sırayla bütün okullar sahanın etrafında bando eşliğinde yürüyüşe geçiyor. Kapalı tribünün tam karşısından başlıyorlar, sahayı dönüyor, oturanların önünden geçerken alkışlarını alıyorlar, sonra turu tamamlayarak sahadaki yerlerine dönüyorlar. Sahanın kenarında daha çok kadınlar; anneler, ablalar, teyzeler sonra da erkekler; babalar, abiler, amcalar, ellerinde telefonları, geçerken kendi çocuklarını kayda alma heyecanındalar. Erkek çocukların ciddi bir askeri hava içinde dik durmaya uğraşmaktan arkaya kaykılmış yürüyüşleri gülümsetiyor. Kızların böyle bir dertleri yok gibi. Değişik yöresel, masalsı, tüllü kıyafetlerinden son derece hoşnut onları göstermeye çalışır havadalar.

İlçenin bütün ilk ve orta okullarının katıldığı geçit oldukça uzun sürüyor. Kimse halinden şikayetçi değil. Herkesin elinde telefon, çeken çekene. “Bak, nasıl da ciddi yürümüştün” diyecekler ilerde erkek çocuklarına. Kız çocuklarına ise hem kendilerinin hem kıyafetlerinin güzelliğinden dem vuracaklar.

Şimdi sahanın ortasında gösteriler başlıyor. Kırmızı beyaz giymiş minikler ellerinde bayraklarla müzik eşliğinde ritmik hareketler yapıyorlar. Daha büyük iki çocuk gene kırmızı tişörtler içinde “güneş bizimle doğar”ı söylüyorlar. Derken sarılı, kırmızılı, üç etekli, cepkenli halk oyunları ekibi çıkıyor. Çocuklar ritim tutturmada harikalar.

Sahanın bir tarafında “Birlikte Nice 100 Yıllara” yazılı kocaman bir tabela yerleştirilmiş. Tabelanın bir tarafında Gazi’nin büyük bir resmi var. Diğer tarafta cumhurbaşkanının resmi. Herkes gelip burada hatıra fotoğrafı çektiriyor. Folklor ekipleri, oyunlar, şiirler devam ediyor. Sık sık “Parla” nakaratlı yüzüncü yıl marşını duyuyoruz.

Sonlara doğru sahanın biraz daha yanlarında mini mini bir grup daha gözümüze çarpıyor. Beyaz gömleklerin altında kızlarda siyah etek, erkeklerde siyah pantolon var. Üstlerine hepsi beyaz gömlek giymişler. Siyah yaka kurdelesi kızların, siyah papyon erkeklerin, göğüs ceplerine işli kırmızı bayraklar hepsinin kıyafetlerini tamamlıyor. Hemen yanlarında duran annelerin gözlerindeki hayranlık dolu bakışları izleyince bizim de gözlerimiz kamaşıveriyor. Bir Çalıkuşu Feride! Öğrencileriyle bir örnek giyinmiş, sarı saçları omuzlarına dökülen gencecik bir öğretmen. Miniklerin hepsi ile tek tek ilgileniyor. Ellerine renkli küçük kartonlar vermiş. Kartonlar bir araya gelince üzeri bayraklı ve Atatürklü Türkiye haritası çıkıveriyor.

Yüzlerde mütevazi gülüşle büyükler küçükleri ellerinden tutarak çıkıyorlar yavaş yavaş. Kısacık süre içinde arkadaş olduğumuz sarı oğlanın annesiyle instagram hesaplarını paylaşıyor, 101. Yılda inşallah görüşmek dilekleriyle vedalaşıyoruz.