Yaşadığımız yüzyılın kelimeleri seçilse muhakkak içinde göç kelimesi de olurdu. Göç, televizyonda gördüğümüz, haberlerde okuduğumuz, tanıdıklarımızdan duyduğumuz göç. Belli bir yerde kök salmamız istenmiyor olacak ki göç bu kadar yaygın, bu kadar olağan bir şeye dönüştü. Kulaklarımız bu kelimeye alıştıkça eski dramatikliğini kaybetti göç olayı olgusu. Artık uğruna ağıtlar dökülmüyor, şiirler yazılmıyor. Yine de göç her zaman olduğu gibi içinde bir dizi dramatik olayı barındırıyor. Gencecik insanların daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak için evini sırtında taşıyan kaplumbağalara dönüşmek zorunda kalmaları, sevdiklerini arkada bırakmaları, tanımadıkları yerlerde var olmaya çalışırken yaşadıkları gibi bir dizi sancılı olay. Peki, bunların yanında olumlu yanları var mıdır gençlerin akın akın göç etmesinin? Elbette var olacak ki uğruna pek çok bedel göze alınabiliyor. Mesela insan hakları diye bir etken var, insan olarak haklarının savunulacağını bilmenin verdiği güven var, daha az kaygılı, daha huzurlu olunacağına inanılan bir gelecek, bazı arzulanan lüksleri yerine getirebilmenin mutluluğu var. Bunlara sahip olabileceğine inanan gençler için göç oldukça mantıklı ve yadırganamayacak bir tercih olur. Bir de şu var ki çoğu genç göç ettiği yerde kendini daha fazla gerçekleştirebileceğine inanıyor. Gençlerin bulunduğu yerde kaybettiğini, ortaya koyamadığını düşündüğü potansiyelini bambaşka bir yerde gerçekleştirme ve gösterme umuduna sarıldığı da sık rastlanan bir durum haline geldi. Tüm durumları teraziye koyunca göç etmek daha ağır basıyorsa neden gitmesin ki bu insanlar? En azından önlerinde daha uzun bir yol varken neden denemesinler? Bu sorular günün sonunda bu düzende var olmaya çalışan herkesin kafasında ölçülüp biçilerek yanıtlanmayı bekliyor.
Aslıhan Cebeci
