Günümüz Türkiye’sinde gündem olmayan, sessiz ama derinden ilerleyen, etkisinin ve ciddiyetinin anlaşılmış olduğunda, yapılacak çok da fazla bir şeyin kalmadığını, önemini susarak anlatan bir mesele, gençlerin göçü veya göç etmek zorunda bırakılışları.

Benim yolcuğum da pek çoğunda olduğu gibi benzer sayılabilecek sebeplerle başladı. Üniversitenin basamaklarını pata küte çıkarken, bir anda elime tutuşturulmuştu diploma, diğer bir deyişle yeni mezunların suistimal madalyası.

Sokağını dahi bilmediği şantiyenin sorumluluğunu para karşılığında almasını sağlayacak olan diploma. Diplomanın sahipleri yani ben ve diğer yeni mezun inşaat mühendisleri, günde en az 10 saat karda kışta, yağmurda çamurda, kavurucu sıcakta çalışmak zorunda olan, asgari ücrete layık görülen meslek grubu. Binlerce insanımızı kaybettiğimiz depremlerde binaların sağlamlığından sorumlu olan, yaptığı işin önemi ile yaptığı işe gösterilen değerin ters orantılı olduğu bir meslek grubu.

Üçüncü sınıf dünya vatandaşı olarak görüleceğim Avrupa ülkesine gitme kararımı elbette sadece bunlar oluşturmuyordu. Sahip olabilmek için ömrümü harcamam gereken bir ev ya da araba da değildi tek kaygım. Peşinden sürüklendiğim tek bir gerçeklik vardı. Umutsuzluk. Sorunların çözümüne dair inancımı yitirmiştim Türkiye’yi terk etmeden önce. Ülkenin sokaklarında, caddelerinde yürürken de ülkeyi terk etmiştim. Şu anda aynı caddelerde, sokaklarda sadece bedensel olarak yürüyüp aklı başka yerlerde olan milyonlarca genç gibi.

Çözümüm ise gitmek oldu. Bırakıp gidince her şeyin harika, mükemmel ve tozpembe olacağı yanılgımla birlikte. Bu yanılgımın en büyük sebeplerinden biri beklentilerim doğrultusunda yanlış ülke tercih etmiş olmamdı. Türkiye’deki hayat standartlarımın yarısının bile karşılanmadığı Avrupa ülkesinde, çöplerini döktüğüm, yerlerini sildiğim bir süpermarketin kasasında kasiyer olarak çalışırken buldum kendimi. Ötekiydim, dil bilmiyordum ve üçüncü sınıf bir dünya ülkesinden gelmiştim. İki kişilik paylaşımlı odada, berbat ev koşullarında hayatımı rayına oturtmaya çalışırken yaşadığım depresyon, anksiyete ve panik ataklar eşlik ediyordu hayatıma. Dibin dibi diye ifade edilir, ben dibin dibini sıyırıyordum. Geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü geride kaldılar. Bir daha hayatımın hiçbir döneminde ortaya çıkmayacaklarını umuyorum. Türkiye’nin mevcutta sahip olduğu sorunlar gibi…

Şu an şansımı başka bir ülkeden yana kullanırken, ayaklarımın yere daha sağlam bastığını hissediyorum. İyi bir okul ve iyi yaşam koşullarında, umudum cebimde, bu ülkenin bana getireceklerini bekliyorum.

Can Tapan