“Gitmek ya da kalmak istediğim hiçbir yer yok” dedim birden gözlerimi kaçırarak. Bir iş mülakatında neden böyle söyledim bilmiyorum. Bu kadar kırılgan cümleler kurmamalıydım. Büyük toplantı odasından çıkar çıkmaz kafamın içindeki utanç, nereye gitsem benimle gelmeye başladı. Profesyonel bir görüşmede bu denli hassas göründüğüm için mi yoksa sorulan soruya verdiğim cevaptan dolayı mı kendime acıyordum? Hiçbir fikrim yok. “Bana tatilinizi nerede yapmak isterdiniz?” gibi basit bir soru sorulmamıştı. Belki de derin bir yaramı deşmişti sorulan soru. Öz geçmişimin yazılı olduğu kâğıt hafifçe kırıştırılarak, “Çalışmalarınızı yurt dışında sürdürmeyi düşünür müsünüz?” diye sorulmuştu. Ben henüz cevap vermek üzere nefes bile alamadan, kır saçlı bir kadın gözlükleriyle kaşlarının arasından bana bakarak, “Son zamanlarda gençler şirketlerimizde deneyim kazanıp Avrupa’ya kaçıyor.” deyiverdi.

İşte o an anladım ki gitmemem için teminat duymak istiyorlardı, yalan bile olsa. Az evvel almama izin verilmeyen nefesimi içime çekip sırf işe alınmak için onlara yalan söylemeyi çok isterdim ama bir an yirmi altı yıllık ömrümde yaşadığım yamalı yurtsuzluğum patlak vermiş olsa gerek, saçma sapan o cümleyi kurdum. Evet, saçma sapandı ama gerçekti de. Gitmek, söylemesi bile öyle kolay bir eylem değil. Kalmaksa, bir eylem gibi görünse bile asla bir direnç olamaz artık benim için. Ne kaldığımdan ne de gitmek istemeyişimden memnunum aslında.

Kaldığım yerde, bana ait hiçbir şey bulamıyorum. Açlık, doğup büyüdüğüm şehri kemirip duruyor ve insanlar birbirlerinin market poşetlerine imrenerek bakıyorlar. Bir sokak üstümüzde havuzlu sitelerde çocuklar dondurmalarını yere düşürünce ağlamıyorlar bile. Bir sokakla ayrılıyor insanların açlık ve toklukları. Bir sokak ötemizdekine komşu diyemiyoruz, bu sebeple. Her zaman gittiğim kütüphanede aradığım kitapların yerini koca bir boşluk kaplıyor. Geceleri birer kadeh bir şeyler içip evime döndüğüm sokaklar sanki daha tekinsiz ve soğuk, kıyafetlerimi neredeyse metreyle ölçerek giyiyorum artık. Haberler kâbus gibi üstümüze çöküyor günde altmış dakika boyunca, artık birçoğumuz izlemeyi de bıraktık zaten. Maaş günlerimizde işsiz olmadığımız için şükrediyor, nispeten daha pahalı makarna markasını tercih ediyoruz. Kalmak bu işte. Kalmak tüm bu bıkkınlığın içinde ne bir umut ne bir direnç olabiliyor. Sadece başka bir eylemin, gitmenin yapılmaması hali.

Gitmekse, gidenlerden duyduğumuz başka bir hikâye. Kimisi çok mutlu, göçmen kuşlar gibi gittiği zaman döneceği yeri düşünmüyor. Dönmesi gerektiği zaman dönecek ya da hiç dönme mevsimi gelmeyecek. Kimisi geçinebildiği, yaşamı nispeten daha güvende olduğu için memnun halinden. Hepsini anlıyorum ama bazıları var ki onları hem anlıyor hem yaralarının benim hikayemdeki yaralara çok benzediğini görüyorum. Onlar kökünü söküp atarak gitmek zorunda kalanlar. Kalacak yer, kaldıklarında kendilerini anlatacak kimse, bulamadıkları için gidenler onlar. Gittikleri yerde artık ağlayabilirler fakat bir çocuğun ağlarken “anne” demesi gibi kendi dillerinde yaslarını tutarken çoğu zaman yalnızdırlar. Kendileri gibi köksüzlere tutunurlar. Bu dinç tutar insanı, dindirir acısını ama yetmez. İnsan varoluşunun yeşerdiği yerde kabul görmeyi, büyük ve köklü bir ağaç olduktan sonra dallarıyla dünyaya uzanmayı arzular. Ne yazık ki kırık, solgun dallarıyla dünyaya savrulur bunu yapamazsa. Yani bazen gitmek kalamamaktır, kaldığı yerde köklenememektir.

İnsan çok şey istemez aslında. Kendi dilinde ağlamak, sokaklarda huzurla dolaşmak, gittiği yere kaçmamış olmak, kaldığına pişman edilmemiş olmak ister. Nereye giderse gitsin dönüp dinleneceği bir kök ister. “Gitmek ya da kalmak istediğim hiçbir yer yok” dememiş olmak ister, hayatının hiçbir anında.

Işıl Gülseren