Üç dört katlı, eski, mütevazi, bitişik apartmanlarla çevrili pembe evi dar sokaklardan yürüyerek buluyoruz. Biraz şaşkınım. Nedense daha geniş, boş bir alanın ortasında hayal etmişim. Arkadaki evin balkonunda geçkince, tombul bir kadın çamaşır asıyor. Sanki başka bir ülkede değiliz.

Selanik’te iki katlı pembe boyalı bir evde doğdu. Hayır, evi göremezsiniz çocuklar artık sınırlarımız içinde değil. Şehirlerarası yolculukların bile çok uzun sürdüğü, yurt dışının hayal olduğu yıllar. Çok küçüğüm ama merak ediyorum, hayalimin ellili yaşlardan sonra gerçekleşeceğini bilmiyorum daha. Pembe evin küçük bahçesinde yıllar öncesinin değişmeyen meraklı gözleriyle etrafı inceliyorum. Kalabalık, sıra var, evin yüksek giriş kapısında resim çektirenlerin arasından sıyrılıp içeri giriyorum. Bir zamanlar aynı yaşlarda bir çocuğun buralarda gezindiğini düşünmek heyecanlandırıyor, sanki odalarda rastlayacağım, beraber oyun oynayacağız, sonra beraber yollara düşüp kilometreler yapacağız.
Uzayıp giden bitmeyen kilometreler. Selanik’ten Manastır’a bir yol. Askeri lise. Manastır’dan İstanbul’a. Harp okulu. Ülkelerinin kurtuluşuna azmetmiş o neslin bu uğurda bitmez tükenmez kilometreleri. Şimdi Şam’dayız, bölgeyi detaylı keşfedecek, bir ara gizlice Selanik’e gidip dönecek. Sonra tekrar Selanik. Şimdi de Trablusgarp yolundalar. Sanki kapı komşusu. O günkü şartlarda kaç günde gidildi? Tekrar Selanik, dönüp dönüp gelinen bir merkez. Hareket Ordusu ile İstanbul’a gidiş. Sonra Paris, Picardie manevraları. İtalyanlar Afrika’ya girmiş. Kahire ve İskenderiye üzerinden tekrar Trablusgarp. Tobruk, Derne. Balkanlar ateş almış. Viyana, Macaristan, Romanya üzerinden İstanbul. Sonra Bolayır. Balkan savaşları bitmiş, bu sefer Sofya, ateşe. Birinci Cihan Harbi. Çanakkale cephesi, Gelibolu, Arıburnu, Anafartalar, Conk Bayırı. Cepheden cepheye. Edirne’den yola çıkış. Halep üzerinden Diyarbakır. Muş ve Bitlis’in kurtarılması. İstanbul tekrar. Sonra Berlin. Böbreklerinden hastalanma. Viyana ve Karlsbad’da tedavi. Tekrar savaş. Bu sefer Filistin cephesi. Halep, Şam, Nablus. Kahreden Mondros. Adana üzerinden İstanbul. Dönüp dönüp gelinen başka bir merkez.

Dolmabahçe Sarayı önündeyim. Seksenler, yirmili yaşlarım. Başka bir hayalim gerçekleşiyor. Gene çocukluğum bir yerlerden çıkıp geliyor. Saat dokuzu beş geçe. Saray ziyarete yeni açılmış, yabancı dil anlatım yok. Üniformalı bir yetkili gezdiriyor. Yabancılara tercüme etmek bana düşüyor. Kafamda gene kilometreler. Bu sefer artık kafasındaki Misak-ı Milli sınırları içinde. Samsun, Havza, Amasya, Tokat, Sivas, Erzurum, tekrar Sivas, Ankara. Artık hep Ankara. Polatlı, Sakarya Nehri’nin doğusundaki Orta Anadolu tepeleri, Ankara, Kocatepe, Dumlupınar, İzmir, Ankara, bahtı karaların hep görmek istediği son merkez.
Şimdi artık hep hudutlar içinde, yurt dışına çıkmak yok, herkes onu ziyarete gelecek. Ankara son durak ama oturmak gene yok, ülke şehir şehir kasaba kasaba gezilecek, halkın arasında dolaşılacak dertleri dinlenecek. Kısa zamanda yapılacak çok iş var. Zamanının kısa olduğunu bilir mi? İzmir, Bursa, Afyon, Eskişehir, Trabzon, Rize, Giresun, Ordu, Samsun, Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars, Şebinkarahisar, Sivas, Kayseri, Yozgat, Kırşehir, Konya, Çankırı, Kastamonu, Balıkesir, Manisa, Uşak, Kütahya, Bilecik, İzmit, Tekirdağ, Edirne, Çanakkale, Sinop, Tokat, Denizli, Isparta, Burdur, Antalya, Kırklareli, Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Zonguldak, Gaziantep, Niğde… Hatay uğruna, hayatı pahasına gittiği Adana, Mersin.
Anıtkabir. Ufacık bir çocuk. Beyazlar giydirmişler. Aslanlı yol. Elimi aslanların ağzına sokup hızla çekiyorum, korkuyla anneme bakıyorum. Annem gülüyor, artık korkacak bir şey yok! Kafamı okşuyor.
Asil Şenol Topçu

Güzel bir yolculuk olmuş, uzun süren 👍⚘️