Telefonuma düştü. “Güliz’imizi kaybettik.”
“Tekne kazıntısını getirmedik” demişlerdi. “Çünkü henüz küçük, gece kulüplerine almazlar, hele yılbaşı gecesi hiç almazlar, dert olur başımıza.” Onun için ben Güliz’i hiç görmedim.
Harıl harıl İstanbul’un en ünlü gece kulüplerinden birinde yer arıyorlardı. Yer bulamazsak diye pek dertliydiler. Hiç ama hiç bilmediğim bu dünya ile ilk muhatap oluşumdu. Okumaya, İstanbul’da oturan halamla iyi yürekli eniştemin yanına yeni gelmiştim. Kendi harçlığımı çıkartmak konusunda ısrarlı olunca, eniştem, sahibi uzaktan akrabası olan bu şirkette bana yarım günlük bir iş bulmuştu. Asıl merkezi Ankara’da, çok büyük bir firmaydı.
Ömer Faruk’u aradım başsağlığı için. Ağlıyordu. Birkaç yıl evvel bir akraba düğününde karşılaşıvermiştik onca seneden sonra. Telefonlarımızı almıştık. O zamanlar ofiste bazıları, Ömer Faruk’un aklının kıt olduğunu söyler, onunla arkasından dalga geçerlerdi. Daha ileri gidip çocukken tepe üstü düştüğü için böyle olduğunu eklerler, yaptıklarından örnekler vererek eğlenirlerdi.
“Çok acı çekiyordu” dedi. “Akciğer kanseri” dedi. “Otuz dokuz yaşındaydı” dedi.
Anneleri dert etmemelerini söylemişti, yer bulamazlarsa kaldıkları şirket misafirhanesinde sofrayı kurar çalar söylerlerdi. Kızlar burun kıvırmıştı. Sen Ankara’dan İstanbul’a yılbaşı kutlamaya gel, sonra evde çal, söyle. Olacak iş miydi?
Çok kardeştiler. Bir damat, bir müstakbel gelin de eşlik etmişti İstanbul çıkarmasına. Geldiklerinin ertesi günü hepsine kasadan hatırı sayılır para verilmişti. Damatla müstakbel gelinin de para alması çok tuhafıma gitmişti. Sonra çılgın gibi Nişantaşı sokaklarına koşmuşlardı.
“Şirket battıktan sonra reddi miras yapmak zorunda kaldılar hepsi” demişti halam, sesinde düşmez kalkmaz bir Allah, gördüler günlerini tınısıyla. “Ama ortaklıkları olduğu için borçlardan dolayı yurt dışına çıkma yasakları var. Gidemiyorlar hiçbir yere.” Sevinmeyi doğru bulmayan vicdana ket vuramayan bakışlar.
Elleri kolları dolu geldiler. Çığlık çığlık gösteriyorlardı aldıklarını, yere bir ruj düştü, yuvarlana yuvarlana ayağımın dibine kadar geldi, bakmamaya çalıştıysam da görmüştüm bir kere. Kızlardan biri koştu aldı, rahatsız olmuştu, kaş göz işaretleri ile odayı terk etmeye hazırlandılarsa da tekrar para almaya geldiklerini hatırladılar. Küçük kasadan hepsine para verildi, tekrar.
“Kızlar kocalarından boşandılar” diye devam etmişti halam. “Kimisi gerçekten, kimisi mecburen. Yağan hacizlerden kurtulmak için yaptı bazıları. Anneleri de boşanmak zorunda kalmıştı babalarından. Eşleriyle beraber bile oturamıyorlarmış, hacizciler o kadar takipteymişler. Bir tek en küçükleri evliymiş, iyi bir kocası, iyi bir işi varmış, ama o da kansermiş şimdi, kızı lisedeymiş daha.” Sonra da içini çekerek eklemişti. “Onlar bizden farklıydı kızım, biz onların dünyasında değiliz.”
Ofiste toplantı odasının kapısının önünden geçerken duymuştum Ömer Faruk’un sesini. “Anne Ayşe’yi de çağıracak mıyız?” Devamını duymam için durmam gerekiyordu, birisi kapıyı dinlediğimi zanneder diye hızla yürümüştüm. Sadece kızlardan birinin derin bir nefesi verir gibi “Omar” diye söze başladığını işitmiştim o kadar. Beni çağırırlarsa ne yaparım onlarla, oralara ne giyilir bilmem, bilsem de nasıl alacağım? Saflık işte! Bir Ömer Faruk, bir ben! 31 Aralık sabahı ofise uğrayıp para aldılar, kaçar gibi gittiler.
Halamla eniştem kıyamadılar bana, “hadi çağır” dediler “yurtta kalan arkadaşlarını, hem çocuklar ev yemeği yemiş olurlar.” Keyifle girdik yeni yıla arkadaşlarımla, şakacı eniştemle, gözlerinin içi gülen halamla, şarkılar söyleyerek, espriler yaparak, kıkır kıkır gülerek. Yalnızca Ankara’daki çocuk kafama takıldı ara sıra.
Yılın ikinci günü ofiste dert yandıklarını duydum. Hiç eğlenememişler, çok sıkıcı geçmiş, seneye Paris’e gitmeliymişler falan. Zoraki eğlence bu kadar derdi annem.
“Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim” dedi Ömer Faruk telefonda. Ağlaması artmıştı, samimiydi. Bir tek o insanca davranmıştı seneler evvel, çocukken kafası üstüne düştüğü için miydi, kim bilir? Beni düşündüğü gibi Güliz’i düşünmüş müydü, annesine ısrar etmiş miydi, eğlenemedikleri o yılbaşı gecesi aklına Güliz düşmüş müydü, gözyaşlarında o yılbaşının vicdan sesi var mıydı?
İşte o Güliz, hani İstanbul’a getirilmeyen, yılbaşı gecesi Ankara’da bırakılan çocuk, onun için vefatı içimi çok acıttı. Sadece adını bildim, hiç görmedim!
Asil Şenol Topçu

Asil’ciğim, yine döktürmüşsün..
Anlatım tarzını çok beğeniyorum biliyorsun. Okurken yaşıyorum adeta.Yüreğine sağlık, kalemine sağlık canım👏🌺😘