Küçük, şirin bir sahil kasabasıydı. Genç kadın sık sık deniz kenarına gider, balıkçıları, martıları, dalgaların sahile bıraktığı köpükleri seyreder, sesleri dinler, denizin kokusunu içine çekerdi. Bazı günler antikacıları, kitapçıları, çarşıyı dolaşır, sanatçıların eserlerine bakar, onlarla sohbet ederdi. Yine öylesine dolaştığı bir gün üst üste yığılmış biblolarla, antikalarla dolu küçük bir eskici dükkânındaki bir karakalem çalışmaya takıldı gözü. Güzel bir çalışmaydı. Bir portre. Daha önce nedense görmemişti. Yaklaştı. İnce bir yüz, biraz yorgun ve durgun, kumral saçları omuzlarında bir kadın portresi. Birden irkildi. Kendi portresiydi. Resim aynadaki hayali gibiydi. Şaşırdı, sarsıldı, gözleri yardım ister gibi etrafta dolaştı. O an resmi yok etmek istedi. Ortalıkta kimse yoktu, soramadı. Kim onun portresini yapardı? Kimseye poz vermemişti. Biraz oyalandı, çevresine bakındı, yine kimse yoktu.
Sabah ilk işi resmi gördüğü dükkâna gitmek oldu. Resim aynı yerde, bir yığın eski eşyanın arasında, sahipsiz, duruyordu. Arkalarda eski bir masanın başında yaşlıca bir adam oturuyordu.
“Bu resmi nerden buldunuz?”
Adam inanmayan gözlerle bir resme, bir karşısında duran kadına bakıyordu.
“Genç bir adam getirdi. Sahibinin resmi bulacağını söyledi, bırakıp gitti.”
“Bu resmi almalıyım. Benim resmim.”
“Olmaz. Emanet o resim. Veremem.”
“Apaçık benim portrem olduğu belli. Nasıl vermezsiniz?”
“Sahibine sormadan veremem. Lütfen.”
“Sahibi kim peki? Ne zaman gelir?”
“Bilemem. Resmi bırakıp gitti.”
Bir soru cevap sarmalıydı, bitmeyen. Kadın resme uzandı. İmza aradı. Yoktu.
“Kim bıraktı, tarif eder misiniz bana?”
“Genç bir adam. 30’lu yaşlarda. Açık renk gözleri, hafif dalgalı saçları vardı. Orta boylu. Daha önce hiç görmemiştim. Dalgın düşünceli hali kalmış aklımda.”
Kadın hafızasını zorladı. Sahildeki banklardan birine oturup bir sigara çıkardığında ona çakmağını uzatan, sonra onunla konuşmaya çalışan, terslediği genç adamı hatırladı birden. Oydu. Kumral, dalgalı saçlı, açık renk gözlü. Yalnız, durgun, düşünceli. Ona benzeyen fazla kimse yoktu buralarda. Kendini izleniyormuş gibi hissetti.
Resmi almayı başaramamış, portrenin sahibini öğrenememişti. Günler sonra sahilde genç adamı gördü. Yine dalgın, yine yalnız. Olan biteni anlamalıydı.
“Merhaba, biraz konuşmak ister misin?”
Genç adam boş boş baktı. Susuyordu. Başka bir dünyadaydı sanki. Ya da başka bir dünyadan gelmişti. Kadın kararlıydı. Kabalaşmayı göze aldı.
“Kalk gidiyoruz. Her şeyi anlatıyorsun bana!” “Nereden çıktı bu resim? Kim yaptı? Neden o dükkânda? Kimsin? Genç adam gözlerini ona çevirdi, solgun yüzündeki hüzün soğuk bir esinti gibi çarptı kadının yüzüne. Güçlükle konuştu “Beni unut.”
“Unutmak mı? Nasıl? Bir sır perdesi arkasından aniden karşıma çıkıyor, sonra beni unut diyor, kaybolmak istiyorsun. Kimin portresi bu?”
Onu kolundan tutup dükkâna sürükledi. Öfkeyle resmin önüne getirdi. Genç adam gözlerini resimden kaçırdı, sendeleyerek eski bir sandalyeye ilişti, başını elleri arasına aldı, yüzü karardı, hıçkırıklara boğuldu. Ardından sessizce kalktı, kadının yüzüne baktı bir süre, gözlerindeki hüzün soru sormayı anlamsızlaştırmıştı. O hüznü yanında amorf bir manyetik alan gibi sürükleyerek dükkândan çıktı gitti. Kadın arkasından koşamadı. Üzüldü, zorladığına pişmandı. O da dükkân sahibi de çaresiz, öylece kalmışlardı.
Ne oluyordu? Neydi bu kaçış, bu kayboluş? Rüyada mıydı? Aklını mı kaybediyordu? Artık öğrenmeye kararlıydı. Balıkçılara sordu, dükkânlara sordu, kitapçılara baktı, hatırlayan olmadı. O gün arkasından koşmalıydım dedi kendi kendine. Cevapsız sorularla baş başaydı şimdi. En küçük bir iz yoktu.
Bir iki ay sonra tekrar gördü onu. Arkası dönük, bir banka oturmuş kitap okuyordu. Bu kez bırakmayacaktı. Sessizce yanına süzüldü, elinden kitabı yavaşça çekip aldı. Genç adam şaşkınlıkla başını çevirdi, kadını gördü, bocaladı bir an. Şimdi konuşma sırası ondaydı. Kadın gözlerini onun gözlerine kilitlemiş, bekliyordu. Sözünü kesmeden, araya girmeden, bekliyordu.
Genç adam önüne bakarak ağır ağır konuşmaya başladı.
“Zor bir zamandan geldim. Yıllardır unutmaya çalışıyorum. Kaçtım, ama bu sefer de siz çıktınız karşıma. Sarsıldım. Anılarım canlandı. Bu sefer de sizden kaçmaya başladım.”
“Peki, o resimdeki kim?”
“Gençliğimin ilk aşkı. Öğretmenim Lara. Çok güzel bir kadındı. Sizin gibi. Ona umarsız bir şekilde tutulmuş, bu aşkı bir süre kendime saklamış, sonra ona şiirler, mektuplar yazmaya başlamıştım. Önceleri bunları bir edebiyat çalışması gibi düşünmüş, benimle beğenilerini ve yorumlarını paylaşmıştı. Sonra işin derinliğini ve gerçekliğini anladığında buna bir son vermeye çalışmıştı. Başta nazik bir ikna denemesiydi. Sonra şiddetli bir tartışmaya dönüştü. Ben ergen mantığıyla onu saplantı haline getirmiş, sürekli onunla konuşmaya, karşılaşmaya çalışıyor, olur olmaz yerlerde karşısına çıkıyordum. Sonunda başka bir şehre yerleşmeyi planladığını öğrendim. Beni bırakamazdı. Bir gün, okul çıkışıydı. Arabasının önüne atladım. Onu durdurmak, onunla konuşmak istiyordum. Lara bana çarpmamak için direksiyonu kırdı. Her şey bir anda oldu. Direksiyon hâkimiyetini kaybetti, önündeki direğe çarptı. Gerisini hatırlamıyorum. Korkunçtu.
Burada sustu genç adam. Gözünün önüne kırılan camlar, çığlıklar, sirenler, doktorlar ve ameliyathane ışıkları, göremeden, konuşamadan onu kaybetmesi geldi. Geriye kalan tüm zamanını unutmakla unutmamak arasında bocalayarak, içini sayfalara ve fırçalara dökerek geçirmişti.
“Sonra sizi gördüğümde… Ona o kadar benziyordunuz ki, sizi de kaybetmek istemedim. Size yaklaşmayı denedim. Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilemedim. Sizi kazanmak istedim ama kazandıktan sonra da kaybedebilirdim. Tüm bunları düşünmek beni yordu. Uzaklaşmalıydım, sizi de yormamalıydım. Kaçtım. Daha kolaydı.”
Başını kaldırıp kadına baktı. Olgun yüzüne, ince çizgilerine, omzuna düşen kumral saçlarına, narin parmaklarına. Kadın denize ve öyküye dalmış, sessizdi, eli çantasındaki sigara paketine kaydı. “İzin verir misiniz?” Çakmağı uzattı genç adam, yaktı.
Kadın bir süre sigaranın dumanını ve ucundaki kor alevi izledi. Bu derin tutkunun ve yıllarca tüm yoğunluğuyla yaşanan duyguların girdabına kapılmıştı. Genç adama döndü. “Birlikte bir kahve içelim mi? Seni daha yakından tanımak istiyorum.”
Füsun Uzunoğlu

Sağlam kurgusu ve akıcı anlatımı olan bu öyküyü zevkle okudum. 👏👏