“Yeni bir kaos döneminden geçiyoruz. Kimin ne yaptığının belli olmadığı, giderek yaşananlara anlam vermekte zorlandığımız zamanlar içindeyiz. Her kaosun ardı bir düzenmiş. O dönemi bekliyoruz sanırım. Bana kalırsa kimse bilmiyor. Ya da biliyor gibi yapıp uydurma şeyler söylüyor. Üstüne üstlük o söylediklerini kanıtlamak için bin türlü bahaneler uyduruyoruz.”
Furkan kâğıda döktüğü nota baktı, içini yokladı ardından. Yazmak istedikleri bunları mıydı? Biraz daha zorlamalıydı kendini. Neskafe hazırlamak için bilgisayarın başından kalktı. Fırtınalı bir gecenin ardından bunun ona iyi geleceğini düşünmüş olmalıydı. Yoğun bir yağmur, akan çatı, şimşekler nedeniyle kesilen elektrik. Neredeyse bütün gün tadilat tamirat işiyle geçmişti. Kaostu yani. Şimdi düzen vardı birazcık da olsa. Kahve için ateşe koyduğu su kaynadığında kültürfizik hareketlerini yapmış, dinginleşmeye çalışmaktaydı. Yürüyüşünü akşam yemeğinden sonraya bırakmayı alışkanlık haline getirmişti uzun süredir.
Tekrar bilgisayarının başına geçti. Parmakları tuşların üzerinde düzensiz bir şekilde geziniyordu. Birbiriyle ilintisiz sözcükler, ilgisiz tümceler ve anlam vermekte zorlanacağı paragraflar çıkıyordu ortaya. Son zamanlarda içine düştüğü durumun yansıması gibiydi her şey. Bir yandan da sessizliği dinlemeye çalışıyordu. Bakışları bir an için kış bahçesinden dışarıya kaydı. Kınalı kuşlar her zamanki gibi lavantaların altını mesken edinmiş, kâh yağmurdan kaçıyor kâh yiyecek bulmaya çalışıyorlardı. Zaman zaman onları seyretmenin iyi geleceğini düşünerek yazıya odaklanmaya çalışıyordu.
“Dünya bir felaketin eşiğinden geçiyor. Orta Doğu yine kaynıyordu. Herkes on binlerce Filistinli’nin ölümünü izliyordu kendi sinemalarında. Bazıları oh olsun diyor, “Araplar bizi arkadan vurdu nasılsa,” yalanına sarılıyordu, biz onları kalplerinden vuruyorduk yağan bombalardan daha ölümcül silahı kullanarak.”
“Az çay,” siparişine “yanına da bir dilim simit lütfen,” ibaresi eklenmişti. “Bir kaosun ortasındaydık. İzliyor, üzülüyor ama ses çıkaramıyorduk. Ya da çıkardığımız sesleri sadece kendimiz duyuyorduk. Ses çıkaran bir avuç insanı alkışlıyor ama alkışımızı da sadece kendimiz duyuyorduk. Onların yanında olmuyorduk.” Diyerek notlarını genişletiyordu Furkan. “Hak arayışında olanlara desteğimizi göstermemek için iki sokak öteden yürüyorduk. Yetkililer iş kazalarından ölen ya da sakat kalanları suçluyor veya Allah’a havale ediyordu işin fıtratı diyerek. Adaletin terazisinin arızası giderilemiyor ya da heykelinin yeniden yapılmasına kafa yoruluyordu. Biz ise seyretmeye devam ediyorduk ahlar ve de vahlar içinde.”
Kahvesini içmeyi unuttuğunu fark etti, bir gözünü iş yerinde bırakmış olan Furkan. Bir yudum alıp yazısını yukarıdan aşağı incelemeye başladı. Biraz da sessizliği yırtan kuş seslerinin büyüsüne kaptırdı kendini. Gözü kınalı kuşları aradı ama onların yerini ala karga almıştı şimdi renkli kanatlarıyla. Güçlü olmak böyle bir şeydi işte. “Yaşam da renkliydi renkli olmasına ama herkese aynı duyguları yansıtmakta zorlanıyordu. Ya da renkler bazılarına hiçbir şey anlatmıyor,” diye aklından geçirerek yeniden yazıya döndü. O tümceleri de eklemekten kaçınmadı elbette.
““Susun!” diyordu okulda öğretmen, susuyorduk, “susun!” diyordu patron susuyorduk, “susun, aman ha konuşmayın!” diyordu anne babalar, susuyorduk, “susun lann!” diyordu polis, asker susuyorduk. İktidarın bütünlüğü sağlanıyordu böylece, biz parçalanıyorduk. Aşevleri önünde kuyruklar uzuyordu. Ama asla utanmıyorduk sadaka ekonomisinden. “Aç geldik aç mı gidelim dünyadan?” Tesellisine sarılınıyordu. Kimimiz yapay zekaya bağlıyordu umudunu, kimimiz ne dediği belli olmayan partilere. Sosyal medya miting alanlarının, sokakların yerini alıyor, onunla rahatlıyorduk. Susuyorduk ama. Doğrular ve yanlışlar birbirine giriyordu, biz sarhoş olmamanın mücadelesine sarılıyorduk. Ağır şarkıları mırıldanıyorduk daha çok, reflekslerimizin uyumuna şaşırarak. Sonra sesimiz kayboldu ya da içimize kaçtı. Söz gümüşse sükût altındır demiş atalarımız. Altını tercih ediyorduk kandırmaca değerine aldırmadan.”
Son tümceler böyleydi. Yazdıklarını umutsuz bitirmemeyi kendine ilke edinmiş olan genç adam söylenecekleri bulmakta bu defa zorlandığını görünce üzüldü. Yapay zekanın kapısını çalmak istemiyordu. Çalışmasını tamamlamayı kahvaltı sonrasına bırakıp yerinden kalktı.
Hamit Ergüven

İşte güncel olanın özeti:
“Susun!” diyordu okulda öğretmen, susuyorduk, “susun!” diyordu patron susuyorduk, “susun, aman ha konuşmayın!” diyordu anne babalar, susuyorduk, “susun lann!” diyordu polis, asker susuyorduk.”
Emin Toprak
Teşekkürler