Sararmış ekinlerin arasındaki düz yolda hızını iyice artırarak giden otobüsüm nihayet ilçe terminaline vardığında ben de rahat bir nefes alabildim. Yıllardır uzak kaldığım köyüme kavuşacak olmanın heyecanı içindeydim. Köy dolmuşunu duraktaki bankta oturarak beklerken bir de sigara yaktım.
“Köy yolcusu kalmasın!” diye bağıran muavinin sesini duyar duymaz dolmuşa bindim. Baharın coşkusuyla yeşeren ağaçların arasından geçerek köyüme geldiğimde akşam ezanı okunuyordu. Tekerlekli valizimi taşlı yollarında sürerken bir yandan da kerpiç evleri seyrediyordum; her şey bıraktığım gibi kalmıştı, köyde zaman durmuş gibiydi. Uzun ağaçlıklı yolun sonundaki bağ evininin bahçesine girdim.
Eve yaklaştığımda iri bir köpek havlamaya, koca gövdesiyle üzerime atılma hamleleri yapmaya başladı. Ceviz ağacının arkasında beliren yaşlı adam köpeği sakinleştirmeye çalışarak, “Korkma, seni yabancı gördü, bahçeye sokmak istemiyor,” dedi.
“Ama benim eve gitmem lazım,” dedim. “Bir şey yapmaz, gürültücüdür.” Köpek havlamaya devam edince, onu önüne katarak uzaklaştı. Ağaçların arasından kimseye görünmeden geçtim, anahtarı saksının altından alarak kapıyı açtım. Hastanedeki yoğun nöbetlerin ardından yaz tatilini kardeşlerimle birlikte geçirmeyi önceden planlamıştım. Bağ evinde yalnız başıma kalma isteğimi onlara zor kabul ettirdim; şehirden uzakta olmak bana iyi gelecekti. Uzun yolda hayli yorulmuştum. Divanda otururken derin düşüncelere daldım. Duvarlarda gizli olan anıların yavaş yavaş ortaya çıkmak için sıralarını beklediklerini hissettim. Annemle babamın evlilik fotoğrafı karşı duvardaki eski yerindeydi. Babam kent soylu edasıyla anneme sarılmış, annem ise Anadolu kadınının duru güzelliğiyle poz vermişti. Gaz lambasının titrek ışığı fotoğrafın üzerinde gezinirken, büyülenmiş bir şekilde onları seyre daldım. İkisi de gülümsüyordu. Yerde serili Kayseri halısı annemin annesinden mirastı. Koyu siyah akrep motiflerinin arasından kaçan kırmızı yün iplikleri halının kenarlarını süslüyordu. Gaz lambasının ışığı, halıyı dokuyan genç kızların geçmiş yıllarımı da ilmek ilmek ördüklerini hissetmeme neden oldu.
Halının desenlerine bakarken uykuya dalmıştım. Kapının sesiyle uyandım. Kardeşim Arzu ve teyzemin kızı Nihal, elinde tepsiyle gelmişti. “Sen kahvaltıya gelmezsen, biz sana kahvaltıyı getiririz,” dediler ve masayı hazırladılar. Çaylarımızı yudumlarken çocukluğumuzdaki günlere döndük.
“Ne günler geçirdik bu odada, hatırlar mısın abla? İsim şehir oynardık. Beş altı çocuk yer içerdi ama etraf hep temizdi. Halının üzerinde hiç kırıntı olmazdı,” dedi Arzu.
“Öyle ama halının altı leş gibiydi,” dedim. Kızların yüzü değişti.
“Şu hayalet meselesini anlatır mısın? Çok küçüktüm, teyzemler delirdiğini söylerdi,” dedi Arzu. “Sizin gibi dört gözle beklerdim bağ evine gelmeyi; çünkü o güzel günlerde dışarıda gece yarılarına kadar oynardım.”
“Sizin oyunlarınıza katılmayı çok isterdim ama ev işleri benim üzerimde olduğundan annem asla arkadaşlarımla dışarıda dolaşmama izin vermezdi. Oysa ben on üç yaşındaydım.” dedi Nihal kederli bir sesle.
O gün erken saatlerde elimizde bir sopa, otları yara yara geçerek ilerliyorduk. Birden ayağım bir taşa takıldı, yere düştüm. Kalkarken karşımda, yerde yüzükoyun yatan bir adam gördüm; boğazı kesilmişti ve kan etrafa yayılmıştı. Kuzenim elimden tutup kaldırırken gözlerini yerde yatan adamdan ayıramadı.
Tam o anda, çığlık atarak koşmaya başladık.
“Dayı! Dayı!” dedik. Korkuyla evin kapısını yumruklarken.
“Ne oldu çocuklar? Neden böyle bağırıyorsunuz?” diye sordu dayım. Otların arasında bir adam gördük, her tarafı kan içindeydi,” dedim, nefes nefese.
Dayım hemen, “Nerede? Hemen bakalım!” diyerek yanımıza geldi. Beraber evimizin ilerisindeki otların arasına koştuk. Ancak, sopanın bırakıldığı yerde hiçbir iz kalmamıştı.
“Burada bir şey yok,” dedi dayım endişeyle, “Gerçekten gördüğünüze emin misiniz?”
Dayım, annem, annemin amcasının karısı bir odaya girerek kapıyı kapattılar. Dışarı çıkınca “Çocuklar hayalet falan görmüşsünüz. Bir daha böyle saçma laflar etmeyin. Kimseye de söylemeyin, duymayayım’’ diyerek bağırdı annem.
Birkaç saat sonra bahçeye polisler geldi. Cemil Abinin ölüsünün köyün dışında yol kenarında bulunduğunu söylediler. Bahçenin her tarafından çığlıklar yükseliyor, ağıtlar söyleniyordu.
Polisler ev ev dolaşıp ifade alıyordu. Sıra Nihal’e gelince, ‘‘Cemil’i tanıyor musunuz’’ diye sordular.
“Cemil Abi, annemin amcasının oğlu. Yeni evlenmişti. Birkaç günlüğüne köye gelmişti,” dedi, gözleri dolarak.
Ailemiz, ölümün ardından bir araya gelerek mevlit okuduğumuz gece, Cemil Abinin eşi Zeynep Abla birden söze başladı, sesinde titreme vardı. O an, derin bir sessizlik içinde ağır bir duygu ile onu izliyordum.
“Cemil ile yatak odamızda uzanmıştık. Birden dışarıda ağaçtaki kuşlar hep birlikte kanat çırparak havalandı. Pencerenin önünden kaçan biri kuşları ürkütmüştü. Meğer melun herif bizi gözetliyormuş.”
Herkes nefesini tutarak dinliyordu. Zeynep Abla’nın sesi titremeye devam ediyordu:
“Cemil yataktan fırladı, ‘Seni öldürürüm!’ diye bağırıyordu. Mutfaktan en büyük bıçağı alarak kapıdan çıktı. O sırada kaçan adam, ağaçların ardına saklanmıştı. Koşarak adamı kovalamaya başladı ama ben… Ben camdan baktım ama karanlıkta hiçbirini göremedim.”
Bir an sessizlik hakimdi. O anı yeniden yaşar gibi irkilmişti, gözleri boş boş bakıyordu.
“Yukarı köylerden ipsiz sapsızlar bahçeye girer, Ah yavrum ah sen niye onları kovaladın ki onlarla baş edilmez,” diyen Cemil’in annesi bir yandan da ağıtlar yakıyordu.
“Cemil bizi gözetleyeni tanıyordu. O yüzden çok sinirlendi.”
“Zeynep acıdan ağzından çıkanı kulağın duymuyor.” dedi annem sinirli bir şekilde.
Zeynep Abla anneme ters ters bakarak, odayı terk etti.
O gece dualar okunduktan sonra yerde serili yataklarda sıralanmıştık.
Gaz lambasının soluk ışığı altında anneannemin sesi yankılandı.
-Gece yarısı yalnız dolaşmayın.
-Neden anneanne?
-Çünkü ölüler üç gece öldükleri yeri ziyaret eder.
Gözlerimi kapatıp uykuya dalmaya çalışırken, dışarıda rüzgâr ağaçların dallarını hışırdatıyor, odanın duvarlarında korkutucu gölgeler dans ediyordu, karşımda bir hayalet belirdi. Korkuyla geri çekildim, ama o yaklaşmaya devam etti. Halıdan çıkan akrepler ayağıma dolanmaya başladı.
“Ah yavrum kötü rüya mı gördün, çırpınıp duruyordun?” diyen anneannemin sesiyle uyandım. Beni kucağına alarak dualar okumaya başladı.
Ertesi gün öğleden sonra Cemil Abi gözyaşlarıyla toprağa verildi. Çevre köylerden gelen kadınlar evde toplandı. Kendi aralarında konuştular.
-Yazık oldu çocuğa, gencecik gidiverdi.
-Allah sevdiğini yanına alırmış.
-Yiyecek ekmeği, içecek suyu bu kadarmış işte.
O sırada dışarıdan sesler geldi. Kapı, aniden açıldı.
Köyün delisi Hatice kadın içeri girdi. Hatice kadın, iki eliyle dizlerine vurdu ve aniden bağırdı;
-Cemilimin kaderi Şehzade Mustafa’ya benzedi. Padişah Mustafa bu ovadaki çadırda öldürülmedi mi?
Kadınlar, Hatice’nin bu sözlerine şaşırarak birbirlerine baktılar; o an evde bir sessizlik hâkim oldu.
Bu sessizliği annemin sesi bastırdı.
-Ne diyorsun Hatice kadın yine delendin. Yok padişah, yok Mustafa. Burası cenaze evi, ortalığı karıştırma.
Ne yazık ki ortalık karışmıştı, bir kere. Hatice’nin uyarısı, onların yüreklerinde bir korku doğurmuştu ve hemen dedikodulara dönüşmeye başladı. Karşı köyden bir kadın yemenisini ağzına kapatarak, ‘‘bunlar abi kardeş, köyde yeni evlenenleri gözetlermiş. Röntgenciye çıkmış adları. Büyük abi geçen sene öldü ama kardeşinin pis huylarına devam ettiği duyulurdu.” dedi sessizce. “Siz ne dedikodu ediyorsunuz burada” diye bağıran anneme “Geçen sene babanı kaybettik ya, ne mübarek adam olduğunu anlatıyordum.” dedi yılların Muhsine halası.
Hoca duaya başlayınca ortalık sessizleşti.
Günlerce süren duaların sona ermesinin ardından, köydekiler işlerine dönmeye başladılar. Ortalık sakinleşmişti ama benim korkularım bitmedi. Babam olayı duyunca bir günlüğüne köye gelip bizi evimize götürdü. Psikologdan yardım almaya başladım. Tedavim iki yıl boyunca sürdü. Bu olaylar annemle babamın ilişkilerini de etkiledi. Bir keresinde babamın “O ceset neden sizin bahçenizdeydi? Sonra neden başka yere taşındı.’’ diye bağırdığını duydum. Şimdi anlıyorum ki annem de korku ve karanlıkla kuşatılmıştı.
“Gördünüz mü kızlar artık halının altını temizledik. İçimiz rahat evimize gelip gideriz. Daha çok çaylar içer, sohbetler ederiz” diyebildim sadece.
Özel Atay

👏👏👏🧿🖋️📑📚📖
Öykün; güzel betimlemeler içeren Anadolu insanının “kol kırılır, yen içinde kalır”ın çocuklara verdiği zararı da işaret eden güzel bir öykü olmuş. Devamı çok olsun sağlıcakla!…
Meleksima Alp