AENEAS’IN ARDINDAN;

Bir zamanlar tüm dünyaya hükmeden bir imparatorluk varmış. O zamanlar bilinen dünya Akdeniz havzası olduğu için hükmettiği dünya da orasıymış. İmparatorluk seviyesine varmaları kolay olmamış. Krallık ve cumhuriyet dönemlerinden geçmişler. Hem yaşadığı hem de ondan sonraki yıllarda tüm dünyada çok ünlü olan Sezar’ları bir suikasta kurban gitmiş. Onun yerine gelen Augustus, bir yandan Sezar’ın öcünü alırken bir yandan da ülkenin tüm kâinata hâkim imparatorluk dönemini başlatmış.

Augustus dönemine göre oldukça uzun yaşamış, yetmiş yedi yıllık yaşam süresi boyunca parlak işler başarmış. Vefat etmeden birkaç yıl önce, herhalde sonsuza kadar hatırlanmak arzusuyla, yaptığı bütün işleri yazmak aklına düşmüş. Tüm icraatlarını yazıp, taşlara kazıtıp imparatorluğun dört bir yanına dikilmek üzere göndermiş. Ayrıca yazdıkları, tunç levhalara kazınıp öldükten sonra mezarının iki tarafına dikilmiş.

Tarih öyle bir süreçmiş ki önünde sonunda her imparatorluk yıkılırmış. Bizimki önce batı ve doğu olarak ikiye ayrılmış. Batıdaki kısmı birkaç on yıl sonra tarihe karışmış. Doğudaki kısmı ise bin yıl boyunca devam etmiş. Sonunda başkentlerinin ele geçirilmesi hem bizim imparatorluğa hem de orta çağa son vermiş. Yeni gelenlerde bir imparatorluk kurmuşlar. Hatta bazı tarihçiler onları, dinleri farklı olsa da ayrı bir devlet olarak değil eskisinin devamı olarak kabul etmiş. İster yeni ister eskisinin devamı diyelim, bu imparatorluk da bütün diğer benzerlerinin kaderini paylaşmış, yerine genç bir cumhuriyet bırakarak altı yüz yıl sonra tarihe veda etmiş.

Biz gene Augustus’a dönersek, onun yaptığı işleri kazıtıp imparatorluğun her bir tarafına dağıttığı taşlar, mezarının başına diktirttiği tunç levhalar zamanla aşınmış, unutulmuş, sonunda yok olmuşlar. Yeni imparatorluğun en parlak zamanında, eskisinde kalanların bilim adamları yok olan taşların peşine düşmüşler. Doğudaki yerlerden birinde bir tanesinin varlığını hem de neredeyse tamam olarak devam ettiği haberlerini tanrı Hermes onlara ulaştırmış. Yeni imparatorluk, hüküm sürdüğü dönemde yazıların duvarına kazındığı tapınağın yanına kendi mabetlerinin güzel örneklerinden birini inşa etmeyi ihmal etmemiş. Öyle bir şekilde inşa etmişler ki mabedin saçakları sanki yüzyıllar boyunca anıtı korumuş. Eski imparatorluktan ortaya saçılan ulusların her biri sırayla bilim adamlarını göndermişler. Hele bir tanesinin Napolyon adlı kralları doğuya bir ekip göndermiş. O gelmiş bu gitmiş derken yazıtların tam metni ortaya çıkarılmış.

Fotoğraf: Hamit Yalçın – Ankara Ulus

Altı yüz yıl devam eden imparatorluğun yerine gelen genç cumhuriyet de yazıta sahip çıkmış. Cumhuriyetin eğitim seferberliğine çok katkı veren bir milli eğitim bakanı varmış. Dünya klasiklerini tercüme ettirirken bu yazıtla ilgili yetkin kişilerin yazdıkları bilgileri de kitap halinde bastırmış. O kitapta yazdığına göre yazıt otuz beş madde ve dört ekten oluşmuş. Eklerin sonra eklendiği düşünülüyormuş. Otuz beş maddede ise İmparator Augustus neler yazdırmamış ki. Kendine önerilen kabul ve ret ettiği mevkileri, rütbeleri, törenleri sonra kendi kesesinden yaptığı harcamaları sonra yaptığı savaşları, kazandığı onurları bir bir yazmış. Kısacası bu bir döküm ve övünme anıtıymış. Zaten Res Gestae de “yapılan işler, icraatlar” anlamına geliyormuş ki anıta adını vermiş. Anıtın bulunduğu yeri içeren başka adları da varmış. Genç cumhuriyetin okullarında “bir zamanlar küçük, kendi halinde bir kasaba” diye anlatılan bu yer şimdilerde o cumhuriyete başkentlik yapan kocaman bir şehirmiş. Şehrin göbeğindeki anıt Monumentum Ancryanum (Ankara Anıtı), Ankara Yazıtı, Augustus’un Vasiyetnamesi, Res Gestae gibi adlarla varlığını korumanın kıvancını yaşar, yaslandığı Hacı Bayram Camii ile birlikte geçmişi taşımanın gururuyla kenti seyredermiş.

Asil Şenol Topçu

Hasan Ali Yücel tercüme klasiklerinin tıpkıbasımı