Hocam Eyyup Akbulut’a

Sonunda oldu dedirten her şeyin hayatına bıraktığı o iyimser hüznü nihayet tadabildi. Yıllardır kitapçıların müdavimliği, geceler boyu süren okumalar, kitaplıkta okumadığı kitaplarla göz göze gelirken yaşadığı utanç, coşkuyla kurduğu her yeni cümlenin üzerinde durulmaya değer olduğu gibi uzayıp giden alelade hayatı. Sonunda oldu işte, sağda solda yazdıkları nihayet matbu bir esere dönüşebildi. Gerçi herkes için malumun ilamı gibi oldu ama yine de yıllardır sürüp giden çabasının boşuna olmadığı anlaşıldı. Neredeyse her akşam oltaya takılı ve dağların ardına daldırılmayı bekleyen güneşi seyrederken, güneşi kıskandıran hayalleri nihayet gerçekleşti.

Kaç yıl oldu? Ne önemi var ki, o zamanlar genç delikanlıydı. Derneğe gelen her yazar, yapılacak her etkinlikte hep en ön saftaydı. Hele ki gelen birkaç yazarın ve şairin ona bakarken geçmişlerini gördüklerini söylediklerinde yaşadığı sevinç tarif edilir gibi değildi. Şimdi bu sefer derneğin düzenlemiş olduğu yazar okur buluşmasına bir organizatör ya da katılımcı olarak değil, konuşmacı ve sorulacak soruların muhatabı olarak gidecekti. Bu etkinlik için kendisine yeni kıyafetler almış olsa da eskilerden bir şey uyduracaktı. Huyu bu şekildeydi. Yeni kıyafetlerini önce dolabında eskitir, sonra üzerine giyerdi. Dilinden düşüremediği, yazmaktan usanmadığı sevgili taşrası bu şekilde yaşantısına sinmişti. Doğru, kendimi tanıtmayı unuttum. Ben, kitabı yayımlanalı henüz bir ay olmamış yazarımızın yalnızlığıyım. Evet, evet ben yalnızlığıyım. Kalabalık caddelerde olsun, şöyle beş dakika dinlenmek istedi miydi hemen yanı başında bitiveriyorum. Beni çok sevmez ama benden de vazgeçemez. Aramızda düşman kardeşler cinsinden bir ilişki var. Bizimkine gelecek olursak iyi çocuktur, mahcuptur, kadınları sever, tabiata da hayli ilgilidir gerçi çok arkadaşı yoktur ama buna zamanı da pek yoktur. Gerçekten iyi bir okurdur, çok okuduğundan demiyorum kitaba çok kıymet verir. Kitaplar için kutsal demez ama ondan aşağı bir muamelesi de yoktur. Şu hayatta en çok yeğenlerine düşkündür, hiç kimseye vermediği tavizi onlara verir ama yeğenleri bile söz konusu amcalarının-dayılarının kitapları olduğunda dikkatli davranırlar. Gerçi ne yapsın o da, gününü kazanıp kurtardığı bir işi var. Evlilik yok, eş yok, çoluk çocuk yok, o da kitaplara sardı. Gerçi biraz da kitaplar yüzünden bu hale geldi. Kitaplar olmasaydı elbet o da bir yuva kurardı. Gerçi bu aralar hayat arkadaşına duyduğu ihtiyacı küçük harflerle de olsa ona fısıldıyorum, nadir de olsa bana hak veriyor ama geç kaldığının farkında.

Tanısanız bizimkini siz de seversiniz. Aklı başına erdiğinden beri beraberiz. Kimseye öyle organize bir kötülüğü dokunduğunu görmedim, tabii bu sevmeyenleri olmadığı anlamına gelmez. Sevdikleriyse çevresinde üçü beşi geçmez, toplasan iki elin parmak sayısı işte. Hepsi ya okur-yazar ya da sadece okur. Kitaba muhabbet beslemeyen kimseyle münasebeti kalmadı. Aslında kendisine yazık etti, daha neşeli bir hayatı olabilirdi. Acıdığım için kendisine söylemiyorum, hele şu işler bir geçsin. Kitap işini biraz sindirsin, arada bir denk geldiği bir kız var. Aklını biraz çelmeye çalışacağım. Artık yürüyüşe çıktığında sesimi kulaklığıyla değil o kadının sesiyle bastırsın.

Şimdi odada akşamki buluşma için hazırlanıyor. Eskilerden siyah bir pantolon ve tişört giydi. Tüm gece herkesin gözü üzerinde olacak ama giydikleri için değil, yaptıkları için. Biraz heyecanlı biraz da yıllardır bunun için mi çabalıyordum endişesi var. İlk alkışta unutacak nasıl olsa. Bakalım belki de bu geceden sonra yazma-çizme işlerine daha çok sarılacak.

Ceplerini kontrol ediyor, şimdi evden çıkacak. Telefon, cüzdan, sigara tamam çakmak cebinde de anahtarlar; her şey yerli yerinde. Asansörün kapısında beklerken; eve ilk taşındığı zamanı hatırladı. İlk başlarda asansör çalışmıyordu. Beşinci kata merdivenle çıkmanın eziyeti artık hoş bir hatıraydı. Apartmanın kapısında durdu, sigarasını yaktı, ilk nefesi durarak çekti. Yürümeye başladı, durağa kadar nasılsa sigarası biter, otobüsü beklerken bir sigara daha yakar, otobüs de ansızın çıkar gelir sigarası ziyan olur. Bu senaryo kaç yüz defa gerçekleşti ben de bilmiyorum.

Otobüsün camından dışarı bakıyor. Şimdi sıra bende, bak oldu işte artık yaptığın işler sonunda elle tutulur bir seviyeye geldi. Biraz kendine gel, bu akşam en çok senin gülmen gerekiyor. Yıllardır sözün bölünmeden derdini ne zaman anlatabildin? Bu akşam onlarca kişi seni çıt çıkarmadan dinleyecek, sorular soracak. Ellerinde kitabın senden imza isteyecekler. Birileri seni kıskanacak, birileri övgü dizecek. Söylediklerim işe yarıyor galiba biraz toparlandı. Pantolonunun paçalarını düzelterek işe başladı. Tırnaklarını kontrol etti. Parfümünün kokusunu da aldığına göre tamam işler düzeldi demektir.

İşte ben de böyle bir yalnızlığım. Biliyorum, yalnızlığın söylerken kulağa değerken soğuk bir tarafı var ama öyle zannedildiği gibi değil. Benden iyi bir sırdaş yoktur, gerçi sırlarını dinlemekten çok şahit oluyorum ama olsun. İyi bir sırdaşım yine de. Bak mesela yıllardır aklında tuttuğu şiirler var, muhabbet sırasında bir türlü yeri gelmediği için kullanamadı. Ama bir sözden etkilendi mi hayatta unutmuyor, çok sağlam bir hafızası var. Bunun iyi tarafları olmakla birlikte geçmişi de bir türlü peşini bırakmıyor. Çok basit çok sıradan bir şey bizimkini geçmişe götürüyor. Aynı zamanda herhangi bir şarkının sıradan bir melodisi de onu çok mutlu edebiliyor. Bu sıralarda da kulaklığını yanından eksik etmiyor, gece gündüz o şarkı. Aynı durum şiirler için de geçerli. Misal “yaşım yirmi altı/ kırk senedir aşığım sana” dizelerini okuyacağı bir kadın hiç hayatında olmadı. Anlayacağınız tıpkı hayat gibi çok hassas ve kırılgan, sürekli hata yapıyor. Ne bir kimse etkileniyor ne kimsenin bundan haberi oluyor. Ne yapıyorsa kendi kendine ama bu son zamanlar biraz bu işlerle barışmaya başladı. O kadar olsun değil mi, ne de olsa zaman onun için de geçiyor.

Bizimki otobüsten indi, şükürler olsun yere daha sağlam basıyor. Biraz daha kendinden emin. Allah yüzüne gülse de konuşma yaparken sesi titremese. Hele bir taşra kelimesini cümle içinde kullansın ne heyecan kalır ne titreme. Gıcık yapmasın diye sigarasını uzun aralıklarla çekiyor, aferin. Bu akşamı sorunsuz atlatacağız, bu sefer oldu. Şimdi diyebilirsiniz ki bu nasıl yalnızlık, yalnızlık böyle bir şey işte. Sizi büyütür, geliştirir çocuk olarak kalmanızı engeller. Bir adam yalnızlığıyla tanışmamışsa hayatının kadınıyla tanışsa ne olur. Ben var ya ben tüm ömrünüz boyunca tanımadığınız korkularınızdan kaçarken tosladığınız duvarım. Diyebilirsiniz ki ne işimize yarıyorsun? Doğru, size bir şey öğretmiyorum, bana güvenip sırtınızı yaslıyorsunuz sonra hayat sizi kabul etmek zorunda kalıyor. Hem de var olmak için taviz vermenize gerek kalmıyor, kendiniz olarak hayatta kalıyorsunuz. Ah ah benim değerimi bir bilseler! İçinizden bir tek şairler bana karşı vefalı. O da övgü dolu birkaç cümle o kadar. Hata bende insanoğlunun bilgeliğinden bir şey beklemek!

Derneğin binasının önüne geldi, gözünü kapatsa minik konferans salonuna ezberden çıkabilir ama gözlerini dört açmış. Yukarıdan gelen sesleri işitiyor, herkes onun için gelmiş. Derneğin kapısında başkan onu karşılıyor. Tam protokol adamıdır kendisi, bu işlerden de iyi anlar. Bizimkinin heyecanını düşünmüş olacak ki kimseye göstermeden içerideki odasına çağırıyor. Haklı da, katılımcılarla görüşse kafası karışabilir. İşte başkanın odasında benimle baş başa…

Ona biraz destek olmalıyım. Hiç şüphelenme, çok güzel cümleler kuracaksın. Buna eminim, dinleyiciler buradan ayrılırken artık taşraya dair bir hassasiyetleri olacak. Bak senin yazdıklarını onaylayacak olanlar onayladı. Kimsenin onayına ihtiyacın yok. Öykülerini okusun diye gönderdiğin arkadaşlarından sıradan bir kalemine sağlık mesajına artık ihtiyacın yok. Birkaç haftayı geçmez dergiler senden yazı ve öykü isteyecekler, belki de yetişemeyeceksin. İşlerin olacak, artık fuarlarda yayınevlerinin stantlarını gezmek yerine insanlar sana gelecek. Hatta kimi okurların senin için farklı illerden gelecekler ve yazdıklarından senin bile tahmin edemeyeceğin şeyler anlayacaklar. Kendine kızma değil şaşırma zamanı. Sen de biliyorsun, bu kitap sana edebiyat tarihinde yer açacak. Hayatında korkulara yer yok, oldu, başardın artık. Başkan nutkumu keserek içeri girdi. Herkesin hazır olduğunu ve beklediklerini söylüyor. Ayaklarında derman vardı ama yine de masadan destek alarak kalktı.

Sahnenin arkasındaki kapıdan sahneye çıktı. Başkan mikrofonsuz bir şekilde bizimkini tanıtıyor. “Aslında birçoğumuz onu tanıyoruz. Ben taa öğrencilik yıllarından tanıyorum. Yazdıklarını daha bir yerde yayımlatmadan okuyordum. Bu konuda biraz kendimi sizden şanslı hissediyorum ve bunun geç kalınmış bir buluşma olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden sözü uzatmadan kendisine bırakıyorum.”

Aha oldu işte salonda alkış kopuyor. Şu koltukların her birine en az bir kere oturmuştur. Gözleriyle dinleyicileri tarıyor, kime bakarsa en az heyecan yapacağının hesabını yapıyor. Bak oldu işte konuşmaya başlıyor. Ben de gururluyum, hadi dinleyelim.

“Hepiniz zahmet edip gelmişsiniz, eksik olmayın. Emin olun bu salonda konuşma yapmak benim için binlerin karşısında konuşma yapmaktan daha zor ve kıymetli. Herkes bu akşam taşrayı konuşacağımızı, taşradan bahsedeceğimi biliyor. O zaman ben biraz kısa kesmek kaydıyla taşradan bahsedeyim, hoş istesem de uzatamam ya sonra varsa sorularınıza geçeriz.

Ben açıkçası hiçbir konuyu sıfırdan anlatamam. Taşra da buna dâhil, birileri bahseder ya katılırım ya da muhalefet ederim. Özetle hiçbir uzmanlığım yok.

İsterseniz “Taşra nedir?” sorusuyla başlayalım. Şöyle Google’da veya basit bir sözlükte bu kelimeyi aratırsanız, merkezin dışında kalmış yerler olarak karşınıza çıkacaktır. Bence doğru bir tanım. Fakat ben bu tanımı sözlükten değil kendimden öğrendim. Şöyle ki bir taşralı olarak merkezin dışına itilmişliği hissederek öğrendim. Taşra, taşralılık elbette bir tanıma sığabilir ama bence daha geniş anlamlar barındırıyor. Ben her şeyden önce bir ruhu temsil ettiğini, gündelik pratiklerimizde, düşünme biçimlerimizde farkında olmadan açığa çıktığını düşünüyorum. Evet, bugün için ben de kent merkezinde yaşıyorum ama bu taşralı oluşum bana mukayese imkânı sunduğu için kenti de daha iyi anlayabildiğimi düşünüyorum.

Biraz taşraya gidelim isterseniz, herkesin malumu taşrada her şey biraz küçüktür. İnsanlar, ticaret, politika evler, sokaklar, muhayyile diye örnekler arttırılabilir. Bu küçüklük birebirde teması da daha mümkün ve yoğun kılıyor. İlişkilerden örnek vereyim, taşrada bir insanın hiçbir zaman gerçek kimliğini sosyal pratiğine yansıtabileceğini düşünmüyorum. Her köşe başında bir tanıdığınız siz görmesi kaçınılmazdır. O an yapmış olduğunuz işin başka bir zaman diliminde çevrenizdeki insanların sizi yargılamak için kullanmayacaklarının garantisi yoktur. Herkes, herkes için küçük de olsa birer sosyal otoritedir. Bir gördüğünüz insanı bir daha görmeme gibi bir lüksünüz olmadığı için sürekli denetlenen bir ortamda, kendinizi bastırarak yaşarsınız. Bunun yanında bir de görece büyük aile yapıları işe karışıyor. Çünkü taşrada insanlar kendiyle tanımlanmaz, hep filanca ailenin çocuğusunuzdur. Bu olumlu da olabilir, olumsuz da. Yaptığınız eyleme karşılık alacağınız geribildirim size yönelik değildir. Örneğin iyi bir şey yaparsanız babası daha düne kadar kalıbıyla kurulan hakaretamiz bir cümleyle hor görülürsünüz ya da diyelim kötü bir iş yaptınız bir de ailesine bak hiç yakıştı mı kalıbı peşinizi bırakmayacaktır. Yani mesele burada taşrada kimse gerçek kimliğini sergileyemez hatta bunu geçtim keşfedebilir mi ondan da şüpheliyim. Tabii tamamen bu ilişki biçimini olumsuzmuş gibi anlattım ama büyük faydaları da var. İnsanın hiçbir zaman müstakil bir kimliği olamaz, doğru. Hatta daha basitleştirerek söyleyelim, başımıza bir iş geldiğinde çatısı altına sığındığımız bu kurumlar, zamanı geldiğinde bizleri biraz kısıtlamak pahasına kimlikler vermesi de kaçınılmazdır.

Şimdi ölçeğimizi biraz daha daraltıp köye gidelim isterseniz. Gündelik pratiklere bakarak bir şeyler anlamaya çalışalım. Mevsimlerden kış olsun. Evin delikanlısı sabah altı gibi uyanır, iş üstünü giyinip ahıra gider. Büyük baş hayvanların çıkardığı sesler acıktıklarının işaretidir. Yemlikleri temizler sonra dünden hazır edilen ot veya samanla doldurur. Hayvanlar beslenirken, o ahırı temizler, toplanan gübreyi muhtemelen yazın harman yeri olarak kullanılacak yere düzenli bir şekilde döker. Bu sırada evin annesi köyün ortasındaki çeşmeden eve su getirip, sobayı yakmıştır. Su kaynamış ve çay demlenmiş ev halkı kahvaltı için hazırdır. Varsa şayet evin kızı da bacaya çıkıp, pencereyi açarak evi havalandırmış, yer yataklarını toparlayıp yüklüğe kaldırmıştır.

Hane halkı kahvaltıdan sonra işlerine devam eder. Evin delikanlısı hayvanları dereye sulamaya götürmüştür. Anne sabah kahvaltı işini üstlendiği için, tandırda ekmek pişirme günü değildir. Eğer çamaşır günüyse, büyük leğenler dolusu sıcak su, toz deterjan ve günün sonunda hissedilemeyen parmak uçları. Anne de bu arada boyuna köyün ortasındaki çeşmeden su taşımaktadır çünkü evin bakir kızları için dışarının işini yapmak bir tabudur. Bu sırada delikanlı ve hayvanlar sudan dönmüştür. Yarın için hayvanlarına getireceği otu eve taşımakla meşguldür. Baba ilçeye gitmemişse şayet camideki sobanın başında veya köyün ortasında, en olmadı küçükbaş hayvan – çoğunlukla dereye yakın bir yerde, yemlikler dışarı konup, dışarda beslenir- besleyen bir arkadaşıyla birlikte hayvanların başında köyün gündemini belirlemektedir.

Öğle namazından sonra köylüler hiç de samimi olmayan bir şekilde birbirlerini evlerine davet ederler, çay ya da yemek için. Haliyle kimse kimsenin evine gitmez. Çamaşırlar anne tarafından dışarıda ipe serilirken, kız çocukları yemekle meşgul olmaktadırlar veya baba için yetiştirilmeye çalışan yemek hazırlanmıştır ve sofra kurulmaya başlanmıştır.

Öğleden sonra evde çay molası uzun sürer, baba ikindi namazı için hazırlanır, kızlar çeyizlik el işi derdinde, delikanlı ahırın düzenlenmesi veya ot getirilmişse saman, saman getirilmişse ot getirmeye gitmiştir. Anne ise akşam için gerekli olan suyu eve taşımaktadır. İmkânların ve yaşam şartlarının bu şekilde olduğu zamanlarda dışarı ile bağlantıya gelmek istiyorum.

O yıllarda erkek çocuklar için ortaokul bittikten sonra İstanbul’a çalışmaya gitmek, yaşamak ve ölmek kadar doğal bir durumdur. Oturdukları mahallede nasıl bir gelenek oluşmuşsa artık, ya Sultan Çiftliği’ndeki bir ayakkabı atölyesinde yapıştırma işi ile başlayacak bir kariyer ya da Kadıköy’deki bir lokantada bulaşıkçı olmak. İstanbul’a gitmek var oluşun tamamlanması veya sosyolojik olarak kimliğin tamamlanmasıyla eş değer bir öneme sahiptir. Başka bir açıdan bakacak olursak erkeklik cinsiyetinin kamusal alana taşınması, emeğin nakde dönüşmesi işte bütün mesele budur aslında. Köydeki yansıması ise baba ilçeye oğlunun gönderdiği parayı almaya giderken köy minibüsünde bir şekilde laf cambazlıklarıyla konuyu oraya getirecek ve tüm ısrarlara rağmen gelen paranın miktarından kimseye bahsetmeyecektir.

Evin kızları içinse evlilik kurumunun bir parçası olmak varoluşun mütemmim cüzüdür. Evlilik belki de ömürlerinde ilk defa kendilerinin merkezde konumlandıkları bir hatıradır. Annelerin bir erkeğe nasıl davranılması gerektiği, bir erkeğe erkek olduğunu hatırlatmanın kızların görevi olduğu bilgisi evde yaşanan her örnek olayla aktarılır. Elbette tüm bu rollerin temel motivasyonu baba evindeki her bir aile ferdinin el âlem karşısında boyunları bükülmesin diye yapılmaktadır.

Anneler kelimenin tam anlamıyla bir fedakârlık timsalidir. Biraz klişe oldu ama bence yine de geçerli. Günün yirmi dört saati dertlerini anlatabilirler. Başka bir dünya onlar için mümkün değildir. Zülüm, haksızlık, aşağılanma hikâyelerinin serim-düğüm-çözüm kısımlarında her zaman başroldedir. Kendileri üzerinden bir tasavvur artık söz konusu değildir. Üç tane kızı gelinlik çağa getirmek, beş tane oğluna gurbete çalışmaya göndermek onlar için duvara asılacak diplomadan farksızdır.

Babaların durumları tüm süreçlerde yarı izleyici yarı koordinatör görevindedir. Yazdan istiflenen ot ve samanın kışa yetip yetmeyeceği temel hatta tek derttir denebilir. Kız çocukları son kullanma tarihleri gelmeden elden çıkarılması, evlilik cüzdanıyla bir erkeğe mülkiyet devri yapılması gereken bir metadır. Erkek çocukları acaba kendilerine layık bir evlat olacak mıdır? O sene tarladan hasat edilen ekinin azlığı çokluğu hiç önemli değildir çünkü komşununkinden çok olması tatmin olması için kâfidir.

Taşrada, bir taşralının zihniyetini oluşturan temel gündelik pratikler yukarıda saydıklarımla sınırlı değil ama özetle taşrada kimse kendisi üzerinden bir hayat bir gelecek tasavvuru kurmaz. Hayat yaşlıların geçmişinin yeniden sahnelenmesinden başka bir şey değildir. Dinleyicilerden biri el kaldırıp konuşmayı kesti. “Bağışlayın. Soru cevap bölümüne daha gelmedik. İnsicamı da bozuyorum ama sormak için tam yeri olduğunu düşünüyorum. Bu anlattıklarınız belki de bildiğimiz şeyler ama bir bütün içinde sunulunca gerçekten üzerine düşünülesi. Şöyle de bir durum yok mu? Sizce taşra da bir anlamıyla dönüşmüyor mu?” Bizimki dikkatle dinlediği soruya “biraz açar mısınız” diye karşılık verdi. Dinleyici “tabii, elbette taşra eskisi kadar coğrafyanın tahakkümünde değil. Evler yeniden yapılıyor, her evin damında güneş enerjisi tesisatı, asfalt yollar, kat kaloriferleri, köylere taşınan eğitim, birçoğunun artık evinin kapısında arabası var. Gerçekten taşrayı taşra yapan durumlar sizce biraz erozyona uğramadı mı?” Bizimkinin yüzünde sorulan soruyu rahatça cevaplayabileceği tarzında bir gülümseme belirdi ve söze kaldığı yerden devam etti.

“Sorunuz için çok teşekkür ederim, beni çok dikkatli dinlediğinizi belli eden bir soru oldu. Doğru, soru-cevap faslına geçmedik ama konuşmayı iyice zenginleştireceği kesin. Taşra değişmiyor mu diye sordunuz, tabii çok genel hatlarıyla. Her şey ama her şey değişir. Evet imkanlar sürekli artıyor. Hatta şöyle söyleyeyim biraz da savruk bir cevap olacak ama taşranın tüm zenginliğini ortaya çıkarmaya çalışalım. Şimdi bakın devlet daireleri halen daha ilçe ve kent merkezlerinde. Devlet bizde basit bir toplumsal organizasyon değil. Çok tanımlayıcı, özellikle sermayenin dağılması konusunda halen etkisini devam ettiriyor. Türkiye’deki en büyük aile, şirket, holding -artık adına ne derseniz- olmak için devletle iş tutmanız lazım. Tabii dünya ölçeğinde ise daha başka oluşumlar var. Yani Türkiye’deki devletin konumlanışı bir taşrayı, taşranın varlığını zorunlu kılıyor. Ben yolları hiçbir zaman hizmet olarak görmedim, ya sermayenin akışkanlığı ya da egemenliğin köşe bucak yayılması olarak gördüm. Eğitim elbette büyük nimet ama bizim memleketimiz için makbul vatandaş tornası, devlet babaya layık, devlet babanın yüzünü kara çıkartmayacak evlatlar yetiştirmek için yapılmış bir sistem. Bir başka mesele ise şöyle; doğru, taşrada emek nakde kolay dönüşmüyor ama dışardan sermaye girdisi çok fazla ve yaşam şartları çok hızlı iyileşiyor. Bu taşra insanın kendine verdiği kıymetten çok bir ömür ötekisi olarak algıladığı komşusunun gözünde kıymetli olursa ancak kıymetli olacağı yanılmasıyla alakalı… Tüm bu nimetlere, konfora ulaşanlar hayatını taşrada devam ettirenler değil, ticareti dışarda sahneleri taşrada olan insanlar. Bakın şimdi taşra bu sefer kendini taşrada değil kentlerde ortaya koyuyor. İnsanlar köyden kente göç ettikten sonra kentlileşmiyorlar, kentleri kendilerine benzetiyor. Bakın küçük çaplı müteahhitlerin yaptıkları binalarda biraz olsun kent kültürüne uyumlu bir şey var mı? Ya da ne bileyim plajda mangal yakmak, sizlere de tuhaf gelmiyor mu? Tekrara düştüğümü hissediyorum ama gerçekten taşra mekândan ziyade bir ruh. Hayat, şartlar ne kadar değişirse değişsin aynı şekilde anlama ve anlamlandırma gayretiymiş gibi algılıyorum.

Evet, bir de evlere kalorifer çekildiğini söylediniz, bakın çok basit bir şey gibi gelebilir, bu söylediğimi hemen yorumlayabilirsiniz de, sobalı evde mümkünü yok birey yetişmez ama kaloriferli evde yetişebilir. En azından birey için umut vardır. Bakın yetişir demiyorum ama umut vardır. Tüm bunlarla birlikte taşra; coğrafyaya, mekâna indirgenebilecek bir mesele değil. Taşra asıl kendisini kentte var eder. Kent kültürüyle kıyasladığımızda açığa çıkan bir şeydir. Özetle demek istediğim, merkez ve taşra tahterevallinin iki ucunda, kimin yükselip kimin ineceği belli olmuyor. Günün sonunda postmodern zamanlardayız, neyin kıymete binip neyin itibarsızlaşacağı hepimizi hayrete düşürecektir.

Söyleyeceklerimi toparlayacak olursam, taşra, benim belli özellikleri bir araya getirdikten sonra bir mekâna verdiğim bir isim değil. Kültür de diyebilirsiniz ama bence bir ruh. Peşimizi bırakmayan bir hayalet bazen de karabasan. Ansızın açığa çıkan, içimizden atamadığımız. Böyle tedavi edilmesi gereken bir hastalığa dönüştürerek anlatıyorum, ne kadar doğru oldu onu da bilemiyorum. Tabii taşra bu, işin içinde bir tutam sinsilik de oluyor.”

O gece daha nice güzel sorular soruldu ve güzel cevaplar alındı. Bizimki çıktığı sahnede resmen devleşti. Sanki dünyaya bu akşam taşrayı konuşmak için gelmişti. Tüm katılımcılar memnun kaldı hatta kimisi belki de ne taşraymış be demiştir.

Şimdi dernek başkanının odasında çay içiyorlar, herkes çok mutlu. Hatta dernek başkanı bu akşam konuşulanların yazıya da dökülmesini teklif etti.

Sizlere, bizimkinin başarabilirse tüm hayatını anlamlı kılacağı zannına kapıldığı akşamı anlatmaya çalıştım. Öyle görünüyor ki bu akşamlık hayatında bana yer yok.

İbrahim Taş