Sevgili Makbuş; bu bir düşüş değildi, kendini bir rüzgâra bırakan polenler gibi yayıldın evrenin her köşesine. Canım babaanneme özlemle.
“Saklandığın yerden çık! Son kez söylüyorum, çık oradan! Hey çıksana oradan!
Güzel saklanmışsın, aferin sana Makbuş.”
Yedi yaşındayken seni gardırobuma sakladığım günü hatırlarsın. Orada olduğunu bilirdim ama yine de seni arıyormuş gibi yapardım. Her yere bakardım, tülbentini koyduğun kanepeyi sobelemek isterdim, tarhana kaynattığın tencereyi, yeleğini usulca bıraktığın askılığı. Şimdi yirmi yedi yaşındayım ve yine ebe benim babaanne. Bir tabutun içinde soluğunu tutmuş seni bulmamı bekliyorsun, biliyorum. Parmaklarımın ucunda seni arıyorum ve sen çok iyi bildiğim bir yerdesin. Oradasın biliyorum ama ben seni aramaya devam ediyorum. Ya yanılırsam diye, ya sen benim gözlerimin hiç bakmadığı bir yerden çıkar “Sobee!” diye bağırırsan diye arıyorum seni. Ben aradıkça, sen saklandıkça bu oyunu bırakamıyorum babaanne. Bir oyun insanın içini sızlatır mı? Seni aradığım her yerde bedenimi ısırgan otları kaplıyor sanki. Çocukken hevesle oyuncak plastik tabaklarımıza topladığımız otların en acımasızıydı ısırgan otu. Koca bir hayal kırıklığı. İşte ben de çok acıtan bir oyunun içindeyim. Önüm arkam sağım solum yokluğun. Arıyorum seni. Usulca arıyorum, nefes nefese arıyorum, çığlığımı yırtıp arıyorum ama yoksun. Bir köşeye saklanırken için için bulunmak isteyen çocuklar gibi yutkunuyor musun babaanne, yoksa şu avaz avaz ağlayan onca insana mı verdin tüm sesini? Nereye baksam, kime sorsam bilemiyorum. Uzun bir yol yürüyorum. Çocukluğumun ellerinden tutup beni götürdüğün evlerin önünden geçiyorum. Kediler, köpekler, ağaçlar ve serçeler aynı eskiden olduğu gibi eşlik ediyorlar bana. Rüzgâr hep ellerimi üşütüyor bu coğrafyada babaanne. Akşamları koltuğunda yarı uykulu gözlerle uzun bir rüyadaymış gibi baktığın ellerin olsaydı belki üşümezdim. Avuç içlerimize bakar yazgımızın çizgilerini birbirine benzetirdik. Avuç içimizdeki takım yıldızlarını birbirine tutuşturur yolu seyrederdik. Yol boyunca bana tanımadığım bir sürü insanı sorardın. Ama canımı hiç sıkmazdın çünkü bilirdin ben burada bir kişiyi tanıyordum ve bu yeterliydi. Çünkü seni tanımak yeryüzündeki tüm çehrelerden daha güzeldi. Kokunu bilmek, bembeyaz saçlarının yumuşaklığını hissetmek, uykunda konuştuklarını dinlemek, sabahları sobanın ateşinde ellerini ısıtırken ovuşturduğun ayaklarını seyretmek, lastik ayakkabılarınla bahçeden topladığın domatesi içine çekişin… Hepsi zihnimin tam ortasında. Böyleyken nasıl oluyor da bulamıyorum seni babaanne? Musalla taşının üstünde çocukluk gardırobumun ne işi var? Aralayıp baksam seni orada bulmak bana neler yapar Makbuş hiç düşündün mü? Tekrar sayıyorum 1,2,3…,20 önüm arkam sağım solum sobe saklanmayan ebe. Ne olursun bu sefer ağacın arkasına, serçenin kanadına, rüzgârın sesine saklan. Seni bulacağım, seni ne olursa olsun bulacağım Makbuş. Bana başka bir göz gerekirse seni görmek için başka bir göz ile bakacağım dünyaya. Sıcaklığın bir güneş zerresiyse artık, avcumu göğe açacağım, gece uykudaki ince sesin bir rüzgâr uğultusu olduysa yüzümü rüzgâra döneceğim. Seni bulacağım, sana söz. Hadi ne olursun tekrar oynayalım.
Işıl Gülseren Erdoğdu

😢✨