Anneler canımız, ciğerimiz, kıymetlimiz, vazgeçilmezimiz, atasözlerimiz, ilksel sularımız, terlik kavgamız, ninnimiz, büzüştüğümüz güvenli cenin pozisyonumuz, en güzide arketiplerimiz. Kaostan önceki son çıkışımız çünkü cennet annelerin ayakları altındadır.

İnsan nevrotik bir canlı, doğadan ürken, kendini yazdığı hikâyelerle olumlayarak hayatta kalabilen bir tür şüphesiz. Dünyayı simgesel bir merkeze oturtur.  Evrenin direğini ağaç ile mühürler sonra.  Ağaç annedir, hayattır, adı ‘Umay’dır. Gümüş rengi beliklerle örülüdür saçları. Tüm çocukları kucaklar. Annelerin gözünde hep çocuk kalmamız bundandır. Biliriz ki fırlatılıp atıldığımız bu dünyada bizi bağrına basan, kovuğunda saklayan, dallarında korkusuzca şakıdığımız bir konaklık vardır, göksel tanrılar bile yeryüzüne bu hatla bağlanmıştır.

Ya kökleri? Öylesine güçlüdür ki nice tufan onu alt edemez. Köklerle bağ kurmayı öğreniriz, öğrendikçe varlığımız kök salar. Bilinç ustası olur çıkarız.

Kaygılar çözülemez bir denklem değildir artık, başöğretmen Umay Ana olduktan sonra.

Geldiğimiz yeri unutmamak adına bir akittir kanımca, hatta uzun ince bir geçittir. Bu geçidi hiçbir canlının unutması söz konusu değildir.

Umay Ana esasen avcı toplayıcı sistemden tarım sistemine geçişle isimlendirilmiştir ve sanıldığının aksine bu geçiş insan hayatını kolaylaştırmamıştır. Tarımı bilmek gökyüzünü iyi bilmekle olur. Nehirler taşmamalı, tanrılar küstürülmemeli, kutsal birleşmeler kesintiye uğramadan devam etmelidir. Doğum hayatın devamıdır diye düşünülür. Buna tam olarak katılmıyorum. Annelik hayatın devamıdır aslında. Avcı toplayıcı bir düzende kadının rolü her ne kadar toplayıcı olarak dile getirilse de, gerçeği yansıtmadığı kanısındayım. Kadın, ava giden eşinin ardından geçen sürede hem doğurup hem avlanmış,  hem bitkileri toplamış ve böylece ailesini doyurmuştur. Hatta vahşi hayvanlardan korumuştur. Bundandır mağaraların, kayaların hatta höyüklerin anne arketipi olması. Ya Göbeklitepe? Ustaca örtülmesi anne karnına bir dönüş olabilir mi?

Tarım sistemi eril egemenliğe söz sahibi olmak adına bir kapı açmıştır. Ama gerçek söz sahibi annelik kurumudur ve doğurmakla çerçevelenemez. Anne çoğuldur doğum tekil.

Annelik bir öğretidir, içinde binlerce yılın kolektif bilgisini on binlerce nüansa taşır. Renklere bölünür, sırlı küplerde bozulmadan kalan ata tohumudur.

Minerva’nın baykuşudur. Bilgeliği sevgiyle harmanlayarak taşır, karanlığın içini görür.  Sezgilerinde hiç yanılmaması bundandır.

Annelik zamanı gelince yavrusundan kopmayı bilmektir.  Bir kahramanı yola koymak, bir kuşu uçurmak gibidir. İnanır anneliğin bir bütün olduğuna, inanır her kahraman gibi bir gün geri döneceğine. Şarkılar, türküler, ağıtlar, ninniler anne tınısıyla özdeşleşir.

Sessizliği okumaktır tüm sesler sustuğunda.

Ona sığınan her canlıya dallarında bir yer açmaktır.

Kahkahayı anlatmaktır tüm cansız, küflü zihinlere, bir bebeğin sesinden.

Pandora’nın kutusundan son çıkan umuttur.

Dilimizden düşmeyen tüm alışkanlıklarımızdır. Tasasız azarlanışlarımız, tadı damağımızdan bir türlü gitmeyen, 10 Michelin yıldızına kafa tutan tarifi eşsiz kurabiyedir.

 Benim için iyileştirmesi garantili hasta çorbasıdır, tüm toksinlerin aman dilediği nane limon çayıdır.

Küçük mutlulukların kokusudur.

Koşulsuz haklı olandır.

‘Yaptırmam!” diyen Mahmut Hocadır.

Affetmenin en kolay halidir. Styx ırmağından çıkmış gibi görünse de onun da bir aşil topuğu vardır. Şefkatinden ve vicdanından vurulur en çok.

Annelerimizin kaçınılmaz replikleri tabii ki annelerin affına sığınarak:

Nereye koyduysan oradadır…

Bir kere de söylemeden yapın…

Kime çektin bilmem ki?

Anne olunca anlarsın

Yeni sildim basma yere!

Hadi kalk geç kaldın!

Yemezsen arkandan ağlar…

Annem demişti dersin!

Hamı tatlı olgunu acı (anneannemden)

Alev Ramiz