Kazdağları’nın Sarıkız’ından Okeechobee Gölü’nün Isabelle’ine,

Zeytin ağaçlarının kesilip yazlık evlerin inşa edildiği Kuzey Ege kasabasında kıyıya doğru yürüyoruz. Öğlen sıcağı henüz yerini akşam serinliğine bırakmamış, çocuklar sokak aralarında bisiklete biniyor, lokantalar yeni müşterilerine hazırlanıyor, belediye parkının çam ağaçlarından gelen ağustos böceği sesleri yine en yüksek oktavı tutturuyor. Denize yaklaştıkça, önleri tıka basa eşya dolu dükkanlar birbiri ardına sıralanıyor. Dondurma yiyenler, koluna dövme yaptıranlar, internet kafelerinde bilgisayar oyunu oynayanlar, biraz ileride denize girenler… Sağımızdaki heykele doğru hareketlenip önünde duruyor Matthew, meraklı gözlerle yüzüme bakınca anlatıyorum efsaneyi;

Annesini kaybeden genç kız ve babası, bir dağ köyünde çobanlık yaparak yaşarlar. Dindar biri olan baba, hac görevini yapmak için aylarca sürecek olan uzun yola düşünce, kızı köyde yalnız kalır. Etrafındaki bazı erkeklerin beraber olma istekleri kız tarafından geri çevrilince, ona iftira atarlar ve babası geri döndüğünde kızının namusunu kaybettiğini söylerler. Bu durum karşısında kızını öldürmesi gereken baba bunu yapamaz, üç kazla birlikte onu dağın zirvesine götürüp bırakır. Oradaki vahşi hayvanlarla yaşamasının imkânsız olduğunu bilerek. Gel zaman git zaman bir hikaye dilden dile anlatılır olur. Dağlardan geçen yolculara yol gösteren, zora düştüklerinde onlara yardım eden Sarı bir kızdan söz edilip durur. Sarıkız’ın ünü o kadar yayılır ki, yaşlanmış babasının kulağına kadar ulaşır. Dağın tepesine güç bela varan baba karşısında kızını görünce gözyaşlarını tutamaz. Dua etmek için ondan bir tas su isteyince, Sarıkız testisini denize doğru uzatıp doldurur. Binlerce metre öteye uzanıp ona su veren kızının artık ermiş, kutsal biri olduğunu düşünüp yaptıklarının üzüntüsüyle kendini dağlara vurur baba.

Halen her yıl Ağustos ayında, bölgede yaşayan insanların Sarıkız ve babasını aramak için dağlara çıktıklarını eklediğimde, Matthew heykelin yüz hatlarının Isabelle’e benzediğini söyledi. Gözlerini Sarıkız’dan ayırmadan ve sesini kısarak Isabelle’i anlatmaya başladı bana.

Okeechobee Gölünde cesedini bulduklarında henüz on yedi yaşındaymış. Annesi babasından boşandıktan sonra başka biriyle evlenip yanlarındaki eve taşınınca, komşu olmuş Matthew ile. Üvey babayla Isabelle’in kavga sesleri hiç kesilmemiş aylar boyu. On dördünde, okuldan tanıdığı erkek arkadaşından hamile kalmış. Aldıramamış çocuğunu; çünkü gittikleri kilisedeki peder, bunun bir cinayet olduğu söyler dururmuş yıllardır. Çocuğu oğlanın ailesinin evinde doğurmuş. Küçücük evde; anne, baba, beş kardeş, iki köpek, üç papağan, bir kedinin yaşadığı yerde bir yıl kalmış. Sonra bebeğini orada bırakıp annesinin yanına dönmüş. Bilekleri bandajlı görmüş onu bir gün Matthew; sonra tekrar ortadan kaybolmuş. Babasına gitti demişler, uyuşturucu bağımlısı olan babasına… Bir yıl geçmiş geçmemiş Güney Doğu Florida’daki gölde bulmuşlar; ölüm sebebi aşırı dozmuş. Yaktırmış cesedini annesi, her hafta gittiği kiliseye hiç uğratmadan. Bebeği evlatlık vermişler; Isabelle’in adı unutulsun diye.

Sarıkız ile Isabelle’in kaderleri, binlerce kilometre ve yüzyıllar arasında uzanırken aynı yalın hakikatte birleşiyor: Erkeklerin kurduğu dünyada, kadınlar ya dağa bırakılır ya da göle gömülür. Birinin ismi efsaneye, diğerininki unutuşa yazılır. Ama her ikisi de, kendilerine biçilen hayatı reddettikleri için cezalandırılmıştır. Sarıkız yalnızca iftiraya uğramadı, erkeklerin “namus” oyununda kurban seçildi. Isabelle yalnızca hamile kalmadı, erkek egemen inanç sisteminin ve aile yapısının içinde görünmez kılındı. Belki bir gün biri, Sarıkız’ın testisini denize uzattığı gibi, Isabelle’in adını gökten yere indirecek. O zamana kadar onlar birbirlerinin aynasında varlıklarını sürdürecek: biri dağın başında, diğeri gölün dibinde – ama ikisi de hep yukarıya, özgürlüğe bakarak.

Nükhet Eren