Geçen Cumartesi sabahı, Kuzey Ege’nin zeytin ve deniz kokan sabahında, Antandros’a doğru yola çıktık. Güneş perdelerin ardından sızmaktaydı, gökyüzü Mayıs kararsızlığındaydı. Biz kararlıydık, bu sadece bir gezi değil, binlerce yıllık bir tarihin içinde adım atmaktı. Altınoluk yakınındaki Antandros Antik Kenti, bu yıl ilk kez düzenlenen Antandros Antik Festivali ile kapılarını farklı biçimde açıyordu. En özel yanıysa, kazı alanını bizzat kazı başkanı Prof. Dr. Gürcan Polat’ın gezdiriyor olmasıydı. Eşi Prof.Dr.Yasemin Polat da kendisi gibi bir arkeologdu ve o gün anlatının mitolojik yönünü onun sesiyle duymak, deneyimi bir kat daha derinleştirdi. Yasemin Hanım, bizi kentin üst kısmındaki Aleksandria Tepesi’nde yaşandığı düşünülen mitolojik bir sahneye götürdü: Paris’in Yargısı.
Hikâye tanıdıktı: Troya’lı Paris, en güzel tanrıçayı seçecektir. Afrodit, Hera ve Athena karşısında durmaktadır. Elmanın üzerinde “en güzeline” yazar. Seçim yapılır. Troya savaşı başlar.
Bu kez sahne farklıydı. Tanrıçalar aramızdaydı. Paris’in Yargısı tablosunda olmayan elbisesiyle Afrodite geçmişin çıplaklık anlatısını ters yüz etti. Athena mızrak yerine bilgelik adına oradaydı. Paris, bu kez elmayı uzatırken emin değildi. Çünkü artık yarışma yoktu. Hepimiz tanıklığın kendisiydik, bir elimizde elma diğerinde bir hikaye. Bütün bu sahne yalnızca bir canlandırma değil, bir yorumdu. Mitoloji yeniden yazılabilir, tanrıçalar yeniden giydirilebilir, yargı başka ellere bırakılabilirdi.
Ardından Gürcan Bey’le birlikte MS 300’lerde inşa edilmiş olan üçüncü yüzyıl Roma evine geçtik. Mozaiklerin arasında, binlerce yıllık bir evin salonundaydık. Evin en alt terasında sekiz dükkan ortaya çıkarılmış. Hamam kısmı, kanalizasyon sistemi, ısıtma düzeneği, buranın bir zenginlik merkezi olduğunu gösteriyordu. Gürcan Bey heyecanla anlattı: “Almanya’dan gelecek yer altı radar sistemleriyle zeytin ağaçlarının altında ne var, göreceğiz. Yukarıya doğru daha çok şey keşfedilecek.”
Yerel halkın anlattığına göre, Antandros’un ilk kez fark edilmesi, bazı mozaik parçalarının toprak yüzeyine çıkmasıyla olmuştu. Bu bilgi, 1842 yılında Alman haritacı Heinrich Kiepert’in Avcılar Köyü cami duvarında Antandros adını içeren yazıtı bulmasıyla desteklendi. Ardından 1888’de Fabricius’la Kaletaşı Tepesi’ne tırmandılar ve seramik parçalarıyla karşılaştılar.
Antandros yalnızca bir antik şehir değil, aynı zamanda bir geçiş alanıydı. Kazdağı’nda kesilen ağaçların Manastır Çayı aracılığıyla taşındığı, burada gemilerin inşa edildiği düşünülüyordu. Anlatılara göre Aeneas, Troya’dan kaçarken burada konakladı ve yirmi gemilik filosunu burada yaptı. Suyun yüksek olduğu mevsimlerde çayın taşıdığı tomruklar denize ulaşır, kıyıda bir tersane kurulurdu. Bugün o tersaneden iz kalmamış olabilir. Ama denizin kıyıya neyi bırakıp neyi aldığına tanık olan herkes, bunun nedenini sezebilir.

Apollon Skhizaios ve Astyra’ya Giden Yol: Kutsal Yolun Sessizliği
Antik coğrafyanın mitolojik dokusunu ancak dikkatle yürüyenler hissedebilir. Antandros’tan başlayan, ormanın içinden üç köyü geçerek uzanan o kadim patika işte bu dokunun kalbinde atıyordu: Artemis’e adanmış Kutsal Yol. Yolun sonu, bugünkü adıyla Güre, antik adıyla Astyra idi. Burada Artemis Astyrene adına inşa edilmiş bir tapınak bulunduğu antik yazılı kaynaklarda geçiyordu. Bugün Güre’nin üzerine yükselen yapı, bir tapınak değil; oteller, yazlık siteler, betonarme duvarlar. Kutsal değişti derken bir Tanrı’nın adı geçiyor. Apollon. Ama bildiğimiz gibi değil. Bu kez “Skhiza(i)os” sıfatıyla. Gürcan Hoca’nın işaret ettiği bu özel sıfat, Apollon’un yerel bir kültte “kesen”, “biçen”, “odunla çalışan” tanrı olarak algılandığını gösteriyor. Apollon Skhiza(i)os, tahtayı sadece ağaçtan değil, kutsaldan ayıran bir figür. Bu Apollon, belki de Tahtacı topluluklarının tanrısı.
Günümüzde tepelerde inşaat makinelerinin uğultusu var. Geçmiş geri çekilmiş, beklemede. Toprak altında saklanıyor olabilir. Hem toprak hem kelime kazılarıyla geri dönerler belki.
Adımlarımız, yürüyüş iskeleleri üzerinde dikkatle ilerliyordu. Kazı alanının üstünü örten metal çatının altına girmiştik. İşte o sırada yağmur bastırdı. Metal çatının üzerine düşen damlalar, sanki toprak altındakilerin nefesini yukarıya taşıyordu. Saklanan zaman, çatının sesine karışarak konuşmaya başladı. Üşüdük, ilk kez bir antik kenti yağmurla gezmenin tuhaf serinliğini yaşadık. Koruma çatısı, her zaman güneşten, kavurucu ışıktan korumuştu. Bu kez, yağmurdan korudu.
Sırtında Baba, Yanında Çocuk, Kalbinde Yurt: Aeneas’ın Antandros’u
Troya yanıyordu. Taşlar çatlıyor, sütunlar çöküyor, tanrıların tapınakları bile sarsılıyordu. Ama içlerinden biri kaçmıyor, bekliyordu. Aeneas, duvarların arkasında değil, vicdanın eşiğinde durmuştu. Geriye dönüp bir şeyi daha alması gerekiyordu. Babası Anchises, yaşlı ve kötürümdü. Ayakta duramıyor, yürüyemiyordu artık. Ama bir halkın geçmişini taşıyordu üzerinde. Aeneas, onu sırtladı. Oğlu Ascanius’un elini tuttu. Ocak tanrılarını, yani Penatları da yanına aldı. Çünkü bir halk yalnızca insanla değil, anımsamayla, ocakla, kendi küçük tanrılarıyla hayattaydı.
İşte bu yolculuk, yanmakta olan bir şehirden değil, yıkılmış bir kimliğin yeniden kurulacağı yerden başladı. Yunanlılar Troya’yı almış olabilirlerdi ama Aeneas, taşıdıklarıyla bir halkı yeniden kuracaktı. Omzundaki baba, elindeki çocuk ve kalbindeki yurtla. Çıktığı yol onu önce Antandros’a getirdi.
Antandros Antik Kenti’nin taşları arasında yürürken, mozaiklerle kaplı Roma evine bakarken, onun gölgesi hâlâ taşlara sinmiş gibi. Kazı başkanı Gürcan Polat’ın söylediği gibi, bu şehir yalnızca bir Roma villası ya da bir hamam kalıntısından ibaret değil. Bu şehir, bir yeniden doğuşun sahnesi. Antandros, Aeneas’ın gemilerini yaptırdığı yerdir. Kaçış burada bekleyişe, bekleyiş bir araya gelmeye ve bir halkın yeni başlangıcına dönüşür. Aeneas burada yirmi gemi yaptırır. Her biri başka bir yöne değil, Roma’ya doğru yelken açacaktır. Aeneas’ın Antandros’tan ayrılışı, sadece bir kaçış değil; dünyada yeni bir yurt kurma cesaretinin başlangıcıdır. Roma’nın mitolojik kurucusu olarak anılsa da, Aeneas bir taşıyıcıdır. Omzunda geçmiş, elinde gelecek, yanında tanrıları götürür. Yıkım kaçınılmaz olabilir. Ama taşıyabileceğin bir şeyin varsa, yurt yeniden kurulur.
Toprağın Altında Uyuyanlar: Nekropolün Üzerine Kurulan Hayatlar
Her antik kentin bir yüzü vardır; mozaiklerle parlayan, kemerli kapılardan geçen, hükümdarların yürüdüğü sokaklar yanında toprağın altı da vardır. Orada ölüler konuşur, orada şehir gerçekten büyür. Bir kentin niteliği yalnızca yaşamla değil, ölümle kurduğu ilişkiyle anlaşılır. Antandros’ta gezerken, hepimiz güzel mozaiklerle kaplı Roma evine hayranlıkla baktık. Gürcan Polat’ın sesi mozaiklerin kıvrımlarında yankılanıyordu: “Burası önemli birinin evi… Belki bir devlet yetkilisi, belki bir zengin tüccar…” Sonra, sesi biraz daha alçaldı. Yönünüzü 600 metre batıya doğru çevirin,” dedi. Orada sessizce duran bir yazlık siteyi işaret etti. “İşte orada, Antandros’un nekropolü var.”
Kazılar daha genişletilmeden, yıllar önce o araziye yazlık konutlar yapılmaya başlanmıştı. Arkeologlar, yerel insiyatifler, duyarlı birkaç kurum müdahale etmeye çalıştı. Ama güç yetmedi. Temel kazılırken mezarlar açığa çıktı. Kireçle, plastik örtülerle, makineyle yeniden gömüldüler. Üzerlerine balkonlar, havuzlar, klima dış üniteleri dikildi. Antik mezarlar, günümüzün sessiz bodrum katı oldu.
Şimdi kazı ekibinin gözünü diktiği yer, Antandros’un amfi tiyatrosunun bulunması. Çünkü antik kentlerin nüfusu, çoğu zaman o tiyatronun büyüklüğünden tahmin edilir. “Genelde beş katı,” diyor Gürcan Hoca. Mesela 1000 kişilik bir amfiteatr varsa, şehir yaklaşık beş bin kişilik demektir. Bu yalnızca bir varsayım değil. Çünkü Antandros’un kendi sikkeleri bulunmuş durumda. Bugün Balıkesir Müzesi’nde yer alan bu sikkeler, Antandros’un yalnızca yerleşim değil, bağımsız bir ekonomik güç olduğunu gösteriyor. Kendi parasını basan şehir, ticarete katılan, askerini besleyen, tanrısına adak adayan bir şehir ortaya çıkarılıyor. Gürcan Hoca’nın söylediği gibi:“Troya ile Bergama arasında, yani iki devin tam ortasında, bir başka merkez olmalı.” Ticarette, siyasette, kültte söz sahibi bir yer olmalı, Antandros’un o merkez olduğuna inanıyoruz. Antandros, yalnızca bulunmayı değil, duyulmayı bekliyor. Bir kentin ne kadar büyük olduğu, sadece mozaiklerinden değil, onun bastırılan, susturulan, gömülen hafızasıyla ne kadar yüzleşebildiğimizden belli olur.
Günün sonunda anlaşılıyor ki: Antandros’ta yalnızca taşlar kazılmıyor, zamanın katmanları da aralanıyor. Kazı sadece arkeolojik değil; kültürel, düşünsel ve duygusal bir kazı aynı zamanda.
