Bir zamanlar her şey daha yavaştı. Rüzgâr, toprağa daha usulca değiyor, insanlar birbirine daha az sözcükle daha çok şey anlatabiliyordu. Belki de bu yüzden, geçmişin izlerini ararken kelimelerden çok renklere, çizgilere, sessiz imgelerin dünyasına yöneliyoruz. Osmanlı minyatürleri de işte böyle bir sessizliğin içinden konuşur bize; tarih kitaplarının yazamadığı duyguları, hayatın gündelik kırıntılarını, unutulmuş bakışları fısıldar. Ve bu fısıltıların arasında, kadınların silüeti belirir, bazen net bazen flu.
Kadın, Osmanlı dünyasında karmaşık bir figürdür. Ne tam anlamıyla görünür, ne de tamamen görünmez. Sarayların iç avlularında, haremin loş gölgelerinde, çarşafların katlarında ve bazen de kalem işi bir minyatürde, renklerin ortasında durur. Bir minyatürdeki kadın, sadece bir figür değil; aynı zamanda bir temsil, bir hayaldir. Gerçekte kimdi o kadın? Adı neydi? Bilmeyiz. Ama onun nasıl görülmek istendiğini görürüz. Çoğu zaman seyredilen konumundadır. Eğlenen erkeklere hizmet ederken, bir aşk hikâyesinde gözyaşı dökerken ya da bir doğum sahnesinde yer alırken… Eylem içinde görünür ama bu eylemler genellikle toplumun kadına biçtiği sınırlar içindedir. Sanatçının fırçası, kadının çevresine görünmez çitler çizer. Belki de bu yüzden minyatürlerdeki kadınlar çoğunlukla bir hikâyenin süsüdür, öznesi değil. Oradadır; ama çoğu zaman sessiz, çoğu zaman hareketsizdir. Erkek bir kadeh kaldırırken, bir atın sırtında bir zafer anını yaşarken ya da dostlarına bir şey anlatırken gösterilirken, kadın yalnızca izler. Bakar. Vardır ama yok gibidir. Erkekler eylemdedir minyatürlerde. Kadınlar ise bir süsleme gibi, çerçeve tamamlayıcısı gibi yer alır sahnede. Durağan, sessiz, edilgen. Oysa onların da hikâyesi var, sadece anlatılmamış. Ya da anlatılmasına izin verilmemiş.
Yine de bazı minyatürler vardır ki, kadının bu sessizliğine bir istisna gibi düşer. “Cerrahiyetü’l Hakaniyye”nin bazı nüshalarında, kadınların tedavi edilişlerini resmeden sahneler vardır. Bu resimler, tıbbın bile kadın bedenine nasıl baktığını, hangi sınırlar içinde yaklaşabildiğini gösterir. Ama yine de kadının bir eylem içinde resmedilmesi, ne yazık ki sadece kadına dair alanlarla sınırlı kalmıştır. Hasta olur, doğurur, güzellik için banyo yapar. Ama toplumsal sahnede kendi başına bir yer kaplamaz. Bir başka dikkat çekici örnek, kadınların erkeklerle birlikte göründüğü bir kır eğlentisi sahnesidir. İlk bakışta kadının erkekle aynı mekânı paylaşması bir ilerleme gibi görünür. Ama bu minyatür, kıyamet alametlerini anlatan bir metnin içinde yer alır. Yani kadınla erkeğin bir arada oluşu, aslında bozulmuş düzenin, ahlaki çöküşün bir simgesidir. Kadının görünür olması bile tehdit olarak kodlanır. Bu da bize, minyatürlerdeki her fırça darbesinin toplumun bakış açısını taşıdığını gösterir.
Zaman ilerledikçe, minyatür sanatı da dönüşür. 18. yüzyıla gelindiğinde, kadın artık yalnızca bir köşede durmaz. Levni’nin kadınları sahnenin tam ortasındadır. Üstelik sadece orada durmazlar, oynarlar, gülerler, saçlarını düzeltirler, birbirleriyle konuşurlar. Artık hareketsiz bir figür değil, kendi alanında özgür bir varlıktır. Levni’nin kadınları çiçek desenli giysiler içinde, zarif tırnaklarıyla ve başlarında modaya uygun incecik örtüleriyle bir başka dönemin habercisidir. Bir nevi sessiz bir isyandırlar. Yasaklara rağmen var olmaya devam ederler. Levni kadını güzelliğiyle resmeder, evet; ama aynı zamanda ona bir ruh verir. Küçük ama dikkatli yüz hatlarında, kınalı ayak parmaklarında, göz ucuyla verilen bir bakışta bu ruh hissedilir. Ve ardından gelen Abdullah Buhari, bu çizgiyi daha da ileri taşır. Onun kadınları daha açık, daha cesur, daha çıplaktır. Buhari, kadının bedenini neredeyse dinsel bir ikonografiyle işler. Bu sahnelerde kadın artık bir fantezi değil, bir gerçekliktir. Ama bu gerçeklik de çoğunlukla erkek bakışının süzgecinden geçmiştir. Aynı dönemde Enderûnlu Fâzıl’ın “Zenannâme”si ortaya çıkar. Şiir ve minyatür iç içedir burada. Anlatılan kadınlar sadece fiziksel güzellikleriyle değil, ait oldukları coğrafyanın özellikleriyle, davranışlarıyla, gelenekleriyle resmedilir. Evet, cinsellik de bu eserin önemli bir temasıdır ve bu yüzden yasaklıdır. Ama bir yandan da bu minyatürler, Osmanlı kadınının hem bedeniyle hem ruhuyla nasıl algılandığını gösteren bir arşiv niteliği taşır.
Fark ederiz ki, minyatürler sadece sanat değildir. Onlar aynı zamanda birer aynadır ama tek yönlü aynalar. Bize sadece görmek istediğimizi gösterirler. Kadının ne olduğu değil, ne olması gerektiği anlatılır çoğu zaman. Minyatürler, toplumsal yapının kadını nasıl çizdiğini fısıldar renklerin ve desenlerin arasından. Erkek egemen bir toplumda kadın ya dans eder, ya müzik yapar ya da doğurur. Bir eylemin içindeyse bile bu eylem hep bir çerçeve içindedir. Kadının erkeğe dokunduğu, onunla yan yana durduğu her sahne ya erotiktir ya da eleştirel. Ve bu durum, bize sanatın da tarafsız olmadığını gösterir. Kadın, çoğu zaman sanatın nesnesidir; öznesi olmak için ise çok beklemek zorunda kalır. Ama tüm bu çerçevelerin içinde, belki de en çok gözlerden kaçan bir bakıştır kadını anlatan. Bir pencerenin kenarından dışarıya bakan, elindeki tülbenti bırakıp düşüncelere dalan, belki de anlatılamamış bir hikâyeyi içinde taşıyan kadın… O hâlâ oradadır. Sessizdir ama gören gözler için onu yok sayan tüm bu baskıya ve onu bir çerçeveye hapseden nakkaşına inat sessiz bir mücadele anlatır.
Ezgi Yavuz
