Özel bir şirkette memurdu Mithat Efendi. Orta boylu, hafif tıknaz ama gür sesliydi. Bize seslendiğinde ev yankılanırdı. Beş çocuğu vardı, neyse ki kayınpederinden kalan bir de evi. Eşi Nuriye, evin ekonomisini desteklemek amaçlı el işleri yapar, satardı. İki çocuk üniversitede, diğerleri lise ve ortaokullarda öğrenci olunca, her ikisinin de çalışma temposu yüksek olurdu. Babam hafta sonları da boş durmaz, mutlaka kendisine bir iş yaratırdı. Evin en küçüğü olarak bana da onun eli ayağı olmak düşerdi.
“Penseyi ver Cemal!”
“Çekici şuraya koy!”
“Komşudan biraz çivi getir!”
Her hafta sonu mutlaka evde iş yapardık, daha doğrusu o yapar, ben malzeme taşırdım. Aletleri hiç kullanamazdım. Yapmakta zorlandığı işler için komşusunu çağırtırdı. Öfkelendiği zamanlar mola verir, yeniden dönerdi işine. Sokakta oynayan arkadaşlarımı gördükçe de içten içe sitem ederdim, bazen de kırılırdım babama. O ise yanında olmamdan mutluluk duyardı.
Çakır gözleriydi
bana hayat veren
sevgisiyle,
sıcacık bakışlarıydı.
Çok dokunmazdı bize. Ama sevgisini de eksik etmezdi. Ben biraz farklıydım. Toleransım daha çoktu mu desem bilemedim. Benden önce doğan kardeşim çok yaşayamayınca onun anısı adına dünyaya gelmişim. Yaşamın yükünü paylaştığı anneme takılmayı çok severdi. Biz evdekiler de onların birbirlerine yönelik sözlerine gülerdik. Bazen de tartışır, birbirlerine küserlerdi. Uzun sürmezdi küskünlükleri. Daha doğrusu babam uzun süreli suskunluğa dayanamazdı. Çok ekmekli, yarım zeytinli kahvaltılarımız; bol bulgurlu —yine ekmekli elbette— öğünlerimiz neşe içinde geçerdi. Babamızın masadan doymadan kalktığına çok tanık olmuşumdur. Biz doyalım isterdi. Günü yarı aç bir şekilde tamamlayabilmesine şaşırırdık.
Sitemsizce kıskanırdım
dokunmadan sevmesini,
sarıp sarmalamadan,
gözlerimde biriken
arzularımı görmeyişini,
yanaklarıma kondurmadığı
sözlerini,
dudaklarından dökülen.
Dört dil bilirdi. Arapça zaten ana diliydi. Fransızca, İngilizce, biraz da İtalyanca. “Her lisan bir insandır,” derdi Arapça mektuplar yazmasını isteyen komşularına. Özellikle Josef Amca’yı çok severdi. Kısık sesle konuşurdu Josef Amca. Saatlerce sohbet ederlerdi mektup yazmayı bitirdikten sonra. Bir de küçük boya sandığıyla gelen Yorgo amcayı kıramazdı. “Kalimera. Torunum olmuş ta uzaklarda. Onlara bir iki satır yazar mısın Mithat Amca.” Türkçe olurdu mektup elbette. Uzaktakiler de anlamadıkları yerleri tercüme ettirirdi nasılsa. Boynu bükük bir babaydı o da. Hemen ona sandalye verirdim. Babam bizlerin de farklı diller öğrenmemizi çok isterdi. Özellikle de üniversiteye gitmemiz için çok çaba harcar, tüm olanaklarını kullanırdı. Kitaplarla dost olmamız onu ayrıca mutlu ederdi. Evimize gelen konuklarla yaptıkları sohbetler neşe içinde geçerdi. Yüksek sesle olurdu kahkahası. Bazen de evdeki iş için yardıma gelen komşumuzla argolu espriler yapmaya bayılırdı. Eşler de kıkır kıkır güler, ayıplar gibi yaparlardı. Biz de anladığımız kadarıyla kahkahalarına katılır, ardından ortamdan kovalanırdık.
Öfkesiz küfürleri,
ardından gülüşleri,
uzak duramayan kokusudur
hâlâ burnumda kalan.
Diğer babalar gibi kahveye takılmazdı. Ama eve gelen komşumuz, babasını anımsamayan tablacı Aram amca ya da damadıyla tavla, oğulları ve kızıyla da bezik oynamaya bayılırdı. Birbirlerini kızdırmayı çok severlerdi. Hep Arapça olurdu öfke cümleleri. Uzun bayram sofralarında rakısı eksik olmaz, en fazla iki duble içer ve şarkılar söylemek için bizi motive ederdi. Komşular kahkahalarımıza dayanamaz, bahçe kapısından içeri dalarlardı. Kapısı herkese açıktı. Evin önüne koyduğu sandalyesinden gelen geçeni mutlaka selamlar, özellikle de çöpçü amcayı bir fincan kahve içirmeden rahat bırakmazdı. Çöpçü amcanın duvarlardan indirdiği afişlerdeki yazılara bakarak sohbet ederlerdi.
Politikayı sevmezdi ama bazen ABD ve İsrail’e öfke kusardı. Çok üzülürdü yapılan savaşlara ve haksızlıklara. Kimse acı çeksin istemezdi. Mutlaka bir köpeğimiz olurdu. Onunla oynamayı çok severdi. Bazen kıskanırdık, verdiğimiz yemeklerle beslenen Reksi. Kaç köpeğimiz olduysa, adları hep “Reks” olurdu.
Şimdi, o yok artık… Ama farkında olmadan bana öğrettikleriyle yaşamımı kolaylaştırdığına tanık oluyorum. Dil öğrenmekten tutun da üniversiteyi bitirip meslek sahibi olmama, ufak tefek onarım işlerini becermeme ona borçluyum. Anneme de elbette…
Ayağa kalkışım ardından
isyanım,
kendimle buluşmam,
saçlarından tutup hayatı
yüzüne bakmamdır artık
korkusuzca.
HAMİT ERGÜVEN, 2025


İnsanın bugünü, geleceği, hayalleri ve düşünceleri büyük ölçüde geçmişiyle şekillenir.
Geçmişte yaşadığımız her an, attığımız her adım, aldığımız her ders, aslında geleceğimizin bir yansımasıdır.
Geçmiş sadece geride kalan değil; bizi biz yapan, yolumuzu çizen ve düşlerimize yön veren en derin aynadır. Onu anlayan, geleceğini daha sağlam inşa eder.
Kaleminesağlık eh birazbizden birazdadüşlerdekibabadan iyibirkombineolmuş yinede elinesağlık sevgiylekal