“Nasılsın, iyi misin? Sen de beni soracak olursan ben çok iyiyim.”
Ne çok mektup başladı bu sözlerle… Ne çok satır, sesimizin ulaşamadığı, gözümüzün göremediği zamanlarda sevdiğimize yol buldu. Sayfaları katlayıp zarflara koyduk, pulları yalayıp yapıştırdık, postaneye koştuk, sabırla cevap bekledik. Mektuplar zamanla sadece iki kişi arasında gidip gelen duygusal ya da gündelik notlar olmaktan çıktı. Bir toplumun dili, vicdanı, hatta baskının en sade ama en etkili itirafı hâline geldi.
Mektubun tarihçesi, İ.Ö. 2100’lere kadar uzanıyor. Sümerler, Asurlular, Hititler gibi kadim uygarlıklara ait kazılarda binlerce kil tablet bulundu. Bu çivi yazılı, pişirilmiş tabletler yalnızca kişisel değil, siyasi ve ticari içerikleriyle de tarihe ışık tutan önemli kaynaklar. Sümer dilinde yazılmış ilk örneklerden itibaren, mektup yavaş yavaş bir söz söyleme sanatına dönüştü. Filozoflar, tarihçiler, bilim insanları; fikirlerini mektuplarla dünyaya duyurdular.
Romalı ozan Publius Ovidius Naso, zamanın politik propagandalarına alet olmadan, özgürce şiirler yazdı. Aşkı yüceltti, sanatı merkeze aldı. Ne var ki “Ars Amatoria” adlı eserindeki öğretiler halkı yoldan çıkarmakla suçlandı ve Ovidius, Karadeniz kıyısındaki Tomis’e (Köstence) sürgün edildi. Kendi deyişiyle sanatın kurbanı oldu. Sanat muhaliftir söylemi burada tam da yerine oturdu. Onun sürgünü, dünya edebiyatında yazdığı eser nedeniyle cezalandırılan ilk ozan olarak kayda geçti.
Yazının siyasetle buluştuğu yer, aynı zamanda düşüncenin cezalandırılmaya başlandığı yerdir. Otoritelerin söylem üzerindeki hâkimiyet kurma arzusu, edebiyat tarihine nice değerli metin kazandırdı. Hücrelerde tutsak edilenler sadece bedenlerdi belki, ama kelimeler parmaklıkları çoktan aşmıştı. Ve o kelimeler en çok mektuplarda can buldu.
Edebiyatın bu içten formu hem bireysel duyguların hem toplumsal tanıklığın en saf hâlini taşıdı satırlara. Yakın tarihimizden Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ahmet Arif, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Rıfat Ilgaz, Suat Derviş, Sevgi Soysal, Uğur Mumcu, Aziz Nesin bir çırpıda ilk aklımıza gelenler. Kalemleriyle birlikte tutsak edilen bu isimlerin mektupları hâlâ okunuyor, hâlâ hissediliyor. Her biri hasret, sitem, itiraf, kaygı, tutku, umut kokuyor.
Nazım, Bursa Cezaevi’nden Piraye’ye yazdığı mektuplarda aşkını, tutsaklığını ve dönemin siyasi iklimini kelimelere işledi:
“En güzel deniz: henüz gidilmemiş olan,
En güzel çocuk: henüz büyümedi,
En güzel gün: henüz yaşamadığımız gündür.”
Sabahattin Ali, dostlarına ve sevdiği kadınlara yazdığı mektuplarla içtenliğin edebi tanıklığın güçlü temsilcilerinden oldu. Edebiyattaki karşılığını verdi:
“Hikâyelerimin seni bu kadar bana yakınlaştırabildiğini görünce onları daha çok sever oldum. Bu sefer de bir şiir kitabı gönderiyorum…”
(Anlar, 20.03.1935- Aliye’ye yazılan mektuptan.)
Ahmet Arif’in, Leyla Erbil’e yazdığı, cevapsız kalan altmıştan fazla mektup 2013’te “Leylim Leylim” adıyla kitaplaştı.
“Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile ‘sen’ olamaz.”
Zaman geçti, dönemler değişti. Ama mektubun içtenliği, direnme gücü hiç değişmedi.
Bireysel anlatıdan çıkıp toplumsal arşive dönüşen mektupların önemli örneklerinden birisi de idam edilmeden önce Deniz Gezmiş’in yazdığı mektuplardır. Henüz yirmi beş yaşındaki Deniz, babasına yazdığı veda mektubuna şöyle başlamıştı: “Baba, mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum…”
Bugünün mektupları unutmaya ve unutulmaya karşı yazılmaya devam ediyor. Özellikle son yıllarda, sosyal medyada ve sokaklarda yeniden görünür olmaya başladı mektuplar. Bu kez adresleri cezaevleri olan gençlerden geldi. Henüz on sekizinde, yirmisinde olanlar, teknoloji çağının belki hiç mektup yazmamış çocukları, tanıdık satırlarla seslendi hepimize. Kimimiz okudu, kimimiz oralı olmadı, olmuyor. Gördüğüm mektupların sayısı arttıkça bir kısmını telefonuma kaydetmeye başladım. Bugünün toplumsal ve siyasi olaylarının önemli kayıtları benim için. Kelimeler bugün de çığlık çığlığa parmaklıklardan sızıyor.
Telefonuma kaydettiğim satırlardan bazıları şöyle:
“Kitaplarım, çaylarım ve düşüncelerim var. Bunlar bana yeter gibi… Ama sabahları kampüs koridorlarını özlüyorum. İçeride değilmişim gibi davranarak kalıyorum hayatta.”
“Sabah sayımından sonra gökyüzüne bakıyoruz. Mavi görünmüyor ama hayal ediyoruz. Bu da direnmenin bir yolu belki.”
“Gündemdeki konulara, olaylara direkt tepki veremiyorum, bu konuda çat diye tweet atamıyorum çünkü Silivri’de hapis yatıyorum.”
“Beni çok düşünmeyin ama unutan da kör olsun. Sağlıcakla kalın. Zindeyim, zihnim var!”
“Artık gördüğüm rüyaların bazılarında tutukluyum. Sanırım bilinçaltım yavaş yavaş cezaevinde olduğum gerçeğini kabulleniyor.”
“Saygıdeğer hocalarım ve çok sevgili sıra arkadaşlarım, bana olan desteğinizden haberdarım. Tekrar aranıza katılmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Burada derslerime çalışmaya devam ediyorum. Ben güçlü duruyorum siz de durun…”
“Arkadaşlarım cezaevinde vakit geçirmem için kitap gönderdiler. Bu okuduğum kitaplar, kaçırdığım derslerin yerini dolduracak mı? Albert Camus istemiştim. Biraz iç karartabilir nedeniyle cezaevinde okumamı istemediler. Ne yani, depresif olabilirim diye Albert Camus okumayayım mı? Tutukluluğa devam denildi diye özgürlük hayalleri kurmayayım mı?”
Bu satırlar yalnızca ailelerine değil; sosyal medyada, bir parkta, metro durağında, apartman girişlerinde, bir gazete sayfasında, yani bugünün “sokak hafızasına” yazıldı.
Mektuplar bu kez bir sevgiliye değil, topluma yazıldı. İç döküldü, direnildi, anlaşılmak istendi. Umut ve özgürlük arzusu; baskı ve karanlığın karşısına kararlılıkla çıktı. Bugünün mektupları, adalet ve demokrasi mücadelesinin simgeleri hâline geldi. Gençlerin ses duyurma çabaları, toplum hassasiyetinde yer buldu. Gündemden düşmemeleri için gösterilen dayanışmayla gençlerin çoğu serbest bırakıldı.
Bir gün kitaplaşırlar mı bilmiyorum. Ama bir gerçek var:
Yazılanlar unutulsa da, mektup hep fısıldar.
Yazana da, okuyana da, hafızaya da…
Özlem Budak
Kaynak:

Çok güzel bir yazı kaleminize sağlık
Evet mektup fısıltıdır. Siz de muhteşem fısıltılarla anlatmışsınız sonsuza ulaşacak fısıltıları…
Beğeni ve değerli yorumunuza teşekkür ederim.