İnsan, var olduğundan beri kendini anlamaya çalışıyor. Gökyüzüne bakarken bir tanrı hayal ediyor, toprağın derinliklerine inerken bir canavarın fısıltısını duyuyor. Kimi zaman yıldızlardan, kimi zaman rüzgârdan bir hikâye dinliyor. Bu hikâyeler, zamanla mitlere dönüşüyor, mitlerse insanlığın belleği, hayalleri ve korkularıyla örülmüş kültürel mirasına ve dahası, topluluğun değerlerinin ve kimliklerin aynasına. Anadolu ve Mezopotamya toprakları, bu hikâyelerin en kadim tanıklarından. Her taşın altında başka bir efsane, her derenin kıyısında başka bir söylence saklı. Bu hikâyelerin en bilinenlerinden biri, yarı yılan yarı insan bir kadına ait: Şahmeran.
Efsanenin çeşitli varyasyonları var ama özü hep aynı: Şahmeran bilgeliğin ve şifanın simgesi. Bir mağaranın derinliklerinde yaşayan, insanlardan uzak ama onların yaralarını bilen, iyileştiren bir figür. Bir gün Tahmasp adında bir genç onun sırrına vakıf olur ve sonrasında olanlar, insanın bilgiye duyduğu açlığı, ihanetle sınanan güveni ve kadim güçlere duyulan korkuyu gözler önüne serer. Bugün yazmak istediğim konu ise sadece Şahmeran değil, ilk mitlerden bu yana yılanın ve onun suç ortağı ilan edilen kadının kötülükle ilişkilendirilmesi ve insanoğlunun kadına ve doğaya yönelik bitmeyen istilası.
Mitolojilerde, özellikle kadın ve yılan figürüyle ilgili anlatılar, çoğu zaman bir gölgeyle örtülüdür. Havva’dan bu yana, kadının itaatsizliğiyle başlayan o eski hikâye, belki de kadına duyulan güvensizliğin, toplumsal hafızadaki ilk tohumudur. Bu anlatı, yalnızca bir düşüşü değil, aynı zamanda kadının ebedi suçluluğunu da başlatır. O günden sonra, erkek gözünde yaşanan tüm acıların, felaketlerin sebebi kadın olur. Oysa aynı anlatıya göre, yaşam da tam bu sürgünle başlar. Cennetten kovulma, insanın dünyayla, doğayla, çoğalmayla tanıştığı ilk andır. Kadın, hem suçun hem de yaşamın kaynağı olur. Bu ikilik, kadının doğurganlığıyla, yeniden doğuşla olan bağlantısını da ortaya koyar. Toplum onu dışlar ama onsuz var olamaz. Kadın ve yılan, her ne kadar ataerkil hikâyelerde karanlıkla özdeşleştirilmiş olsa da, derinlemesine bakıldığında aslında yaşamın özü, başlangıcın simgesidir.
Efsaneler susmaz yılanın dilinden. Sümerlerin Gılgamış Destanı’nda, ölümsüzlük otunu yiyen yılan olur. Gılgamış’ın boş kalan elleriyle döndüğü yolculuk, bize yılanın sadece korkulan değil, aynı zamanda sonsuzluğa ulaşabilen bir varlık olduğunu anlatır. Yunan mitolojisinin Medusa’sı ise başında saç yerine yılanlarla dolaşır. Bakışlarıyla taş eden, korkutan bu kadın figürü, hekimlik tanrısı Asklepios’un elinde başka bir anlama bürünür: Medusa’nın kanı ölüleri diriltir; sağ tarafındaki damarlardan akan kan şifa, sol tarafındaki damarlardan akan kan ise zehirdir. Yani yaşamın ve ölümün iki uç noktası aynı bedende, aynı varlıkta toplanır. Tıpkı başı bilgelik ve sonsuzluk, kuyruğu ise zehir olan Şahmeran gibi… Yarı şifa, yarı zehir. Yarı kadın, yarı yılan.
Hikayelerin çeşitli türevlerine Hindu, Japon ve Çin mitolojilerinde de rastladığımız yılan, kuyruğunu ısıran haliyle hayatın döngüsünü, devinimi ve sürekliliği anlatır bize. Derisini değiştirir, yeniden doğar. Baharın gelişiyle topraktan çıkar; doğayı uyandırır sanki. Birbirine sarılmış yılanlar üremenin, birlikteliğin, bazen de ticaretin simgesi olur. Bugün hâlâ tıbbın, eczacılığın, diş hekimliğinin sembolü yılandır. Aynı anda hem ölümü hem yaşamı, ölümden sonra gelen yaşam ve yaşamdan sonra gelen ölüm döngüsünü simgelemektedir.
Şahmeran, işte tüm bu anlamların kesiştiği yerde durur. Ne yalnızca bir mitolojik yaratık, ne sadece bir kadın. O, eril düzenin henüz tümüyle hüküm sürmediği bir dünyanın son tanrıçasıdır belki de. Bilgisiyle, iyiliğiyle, adaletiyle bir barış düzeni kurar ama sonunda, bu dengenin kıymetini bilmeyen insan(oğlu) tarafından ihanete uğrar. Öldürülür, ama ölmez. Gerçek ölümsüzlük, bir bedende değil, anlatılarda sürer. Diğer tüm mitler gibi, Şahmeran efsanesi de yalnızca hayal gücümüzü süsleyen bir anlatı değildir; tarihin gölgesinde kalmış hakikatlerin izlerini taşır. Kadının tarihsel yalnızlığını, bilgeliğinin bastırılışını, doğayla olan bağının koparılmaya çalışılışını anlatır. Yılanın, kadının ve doğanın aynı hikâyede zulme uğraması tesadüf değildir. Kamusal alanlardan dışlanan kadın, bir zamanlar tanrıça sayılan kadim bir bilginin taşıyıcısıdır aslında. Erkek egemen düzenin yükselişiyle birlikte, bu bilgelik yer altına itilmiş, saygınlığını yitirmiştir ama kaybolmamıştır. Bir kadının güce, bilgeliğe ve liderliğe sahip olabileceğini söyleyen kadim bir sestir ve bu ses, her ne kadar bastırılmak istense de, toprağın altından usulca yükselip kulağımıza fısıldar: “İlim, iyilik ve direniş asla ölmez.”

Sevgili Ezgi, su gibi akan bir anlatı. Kutluyorum.