Kazdağı’nın kuzey yamaçlarına bakarsanız, sıradan bir ova, yapay göller ve ormandan fazlasını görmezsiniz. Ta ki arkeologlar bir sempozyum kürsüsünden eğilerek, “Burası kutsal mekân, lütfen heyecanlanır mısınız?” diyene kadar. Ayazma’ya giden yollar ise yalnızca coğrafi değil, semboliktir de. Sizi Bayramiç’in ötesine değil, çoğu zaman beklentilerinizin gerisine taşır. Çünkü kutsallık burada bir koordinat değil, bir duygudur ve çoğu zaman telefon sinyalinin çekmediği yerlerde bulunur. Bazısı suya bakıp mistik şeyler hisseder, bazısı mangala düşen yağla aydınlanır. Birinin içini titreten o serinlik, başkasının boğazını düğümleyen dumandır.
Biz de geçen hafta Ayazma’ya gittik. Bayramiç’ten 30 dakikalık tozlu, yer yer bozuk asfaltlı bir yolda, “acaba hâlâ bu yoldan mı gidiliyor?” duygusuyla sarsıla sarsıla ulaştık. Yol boyunca şehir tarafından yerleştirilmiş oklar vardı ama manevra kabiliyeti isteyen tabelalarla: biri sağa, biri sola, biri tam “burada dönecektiniz ama geç kaldınız” tonunda. Nihayet vardığımızda bizi küçük bir kulübe karşıladı, içinde bilet kesenler ve hafif afallamış bir sıra. Parayı ödedik, görevli “biraz daha ileride park edebilirsiniz” dedi; tabii o “biraz” birim zaman ve mesafede herkes için farklıydı.
Yüksek ağaçların ve serinliğin altından geçerken kulağımıza gelen şey… evet, darbuka sesiydi. Yukarıdaki düzlükten geliyordu. Bir an için “ritüel mi var?” hissine kapıldık ama aşağı doğru eğim aldıkça görüntüler geldi: ahşap piknik masalarında mangal yapan çekirdek aileler, ayak üstü çay demleyen anneler, ısrarla bağıran çocuklar. Kim bilir, belki de kutsal olan dumanın kendisiydi? Belki suyun şifası mangalda pişiyordu. Hiç bir yere “paralel park yapınız” denilmemişti ama her boşluk zaten çoktan bir SUV tarafından tapınak gibi kutsanmıştı.

İki yıl önce Ankara’da düzenlenen 43.Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu’nda: “Çanakkale ili Merkez, Ezine ve Bayramiç’te Yüzey Araştırması” başlıklı sunumda, “kaya oyukları” ve “erken dönem ibadet alanları” tespit edilmiş, hatta “suya yönelmiş ritüel düzenlemeler” gibi ifadeler geçmişti. Hele o son ifade telaffuz edilince, dinleyiciler birkaç dakika içinde suya, toprağa, hatta otoparka hac vazifesi çıkarmaya hazırlanmış olmalıydı.
Darbuka sesine doğru yürürken doğal olarak, bunun bir halk müziği provası, belki bir yerel kültür gecesinin giriş taksimi olduğunu sandık. Meğer değilmiş. Saz değil sünnetmiş. O düzlükte kurulan platformda, parıltılı elbisesiyle döne döne Roman havası oynayan bir kadını görünce “işte,” dedik, “sünnet çocuğunun annesi bu olmalı.” Tepenin ucundan aşağı bakınca ancak birkaç figür seçiliyordu ama ses gayet netti. Kutsallık dediğin de bazen böyle yankılanır: darbuka ve zurnayla.
Yanımızdan geçen biri ileride bir kahve ve et–balık işletmesi olduğunu, yukarı çıkarsak sünneti seyredeceğimizi söyledi. Hatta “isterseniz oynarsınız” da dedi. (Davet bu kadar samimi olunca bir an tereddüt ettik.) Kahvemizin pişmesini beklerken işletmenin hizasındaki sıra tezgâhlara yöneldik. Yedi, sekiz… belki on kadın, dut şurubundan erişteye, Bayramiç beyazından elma sirkesine, evde yaptıkları ne varsa önlerine dizmişlerdi. Zeytinyağı sızıyordu; ballar süzülüyor, sirkeler sessizce sirkeleşiyordu. Kadınlardan biri “bugün pek gelen olmadı” dedi. Kafamızı kaldırdık, bütün masalar doluydu. Eğer bu ‘az müşteri’ demekse, ortalama yoğunluk herhalde yamaçların tamamen kilimle kaplanması anlamına geliyor.
Kahvelerimizi alıp şelaleye yöneldik. Tahta merdivenlerden, bazen tereddütle, bazen hafif kahve dökerek indik. Orta yükseklikten düşen suyun sesine yaklaştık. Güneş, yapraklar arasından kendine yol bulmaya çalışsa da ağaçlar bu konuda epey muhafazakârdı. Loşluğun yarıştığı o kıyı şeridi beni hep huzursuz eder. O karanlık ağaçlar, kökleri dışarda kalmış, taşlara tutunmuş halleriyle bir şeyler anlatır, neyi tam bilemezsiniz. Her an düşecek gibidirler hiç düşmezler. Yaşamayı, yerleşmeden sürdürürler.
Başka bir bilimsel sunumda, 2021’deki Balıkesir Arkeoloji Buluşmaları’nda Mysia yerleşimleri konuşulurken, “şifalı su kaynakları” ve “taş-ağaç kültü” öyle büyülü sunulmuştu ki, anlatılan yerin Çanakkale değil de bambaşka bir diyar olduğuna inananlar bile olmuştu.
Onca sempozyum, sayısız lazer işaretleyici ve tonlarca çay bardağı sonunda herkesin vardığı tek cümleye çıkıyor:
“Ayazma binlerce yıldır bir arınma durağı; ne yapalım, doğa insanlardan daha inatçı.”
Güneşin girmediği su kenarında, taşlara tutunmuş köklerin arasında dururken düşündüm: Belki de artık kimse doğrudan Ayazma’ya sığınmıyor. Çünkü Ayazma artık sığınak değil, sahne. Özellikle pazar günleri, sistemin ortalama insanı orada. Mangalcısı, sünnetçisi, çayını termosla getireni, annesi gölge arayanı, babası yere uzananı… Evciler Köyü’nün kadınlarıysa ellerinde ne varsa tezgâha koymuş, ev yapımı her şeyi ekonomiye katmanın telaşında. Kutsal olan her şey burada: kutsal düğün, kutsal mangal, kutsal alışveriş. Ve tüm bunlar saklanarak değil, bağıra bağıra, göz göre göre yapılıyor. Kimse kaçmıyor. Herkes sistemin içinden konuşuyor. Elleri dolu ama zihinleri açık değil.
Asıl kaçanlar, Ayazma’ya değil, onun yankı alanının çevresine yerleşmiş durumda. Onlar için gerçek arınma, bu curcunanın biraz dışında, mesela Çırpılar’ın kerpiç duvarlı, ahşap tavanlı bir evinde başlıyor. Kalabalığın içinden değil, kıyısından yürüyerek, görünmeden. Yeni ayazmalar artık yüksekten akan suyun yanında değil; taş döşenmiş evlerin içinde, yoga matlarının kenarında, türküye gözlerini kapatarak eşlik edenlerin arasında kuruluyor.
Çırpılar, uzaktan bakıldığında tek bir köy gibi görünse de, içine girince üç ayrı coğrafya gibi yaşanıyor. Merkezde, yani kahvenin çevresinde çoğunluğun sahibi yerli halk var. Sabah erkenden uyanan, öğle saatlerinde serinliği kovalayan, köy içindeki dengeleri bilen insanlar. Onlar köyün “orijinal sakinleri”; kökün, hatıranın, toprağın diliyle konuşanlar. Bazılarının büyük elma bahçeleri var. Ağaçlar sıralı, verim yüksek. Bu artık sadece kendi yiyeceğini üretmek değil, aynı zamanda satmak için üretmek anlamına geliyor. Elma su ister, ilaç ister; ve burada bu iş için yıllardır uğraşan insanlar var.
Bu merkezin hemen dışında, Kazdağı’nın serin yamaçlarında ikinci bir çember oluşmuş durumda: büyükşehirden göç etmiş, çoğu üniversite mezunu, kültürel üretimle veya eğitimle ilişkili bireyler. Aralarında sanatçılar, eski akademisyenler, yayıncılar, eğitimciler, mühendisler var. Kimisi çocuklarıyla gelmiş, kimisi bir inziva arayışıyla. Her biri ya yeni bir ev yaptırmış ya da eski evleri restore ederek buraya yerleşmiş.
Bu grup, zamanla kendi iletişim ağını kurmuş. Hangi kitap okunuyor, hangi devlet okulu daha iyi, yoğurt nasıl mayalanır, suyu hangi saatte açmak lazım, tarım zehirsiz nasıl olur? Gündelik hayat bilgisi, ideallerle harmanlanıyor. Bahçelerinde sebze yetiştiriyor, sabahları yoga yapıyor, zaman zaman birlikte film izliyor, okuma grupları düzenliyorlar.
Ama içlerinden bir grup, sadece geri çekilmekle kalmamış: doğrudan müdahil olmuş. “Ritim Orman” adıyla bir araya gelen bu aktivist kolektif, Kazdağı çevresindeki maden aramalarına karşı müzikli protestolar düzenliyor. Türküleri değiştiriyorlar; sözleri çevre mücadelesiyle örüyorlar. Tef, darbuka ve kaşık eşliğinde, maden sahasında oturma eylemlerine katılıyorlar. “Ağaçlar yansın diye değil, yaşasın diye buradayız,” diyorlar. Bazen türküleri ritüele benziyor; Kazdağı’nın eteklerinde bir başka ibadet biçimi gibi yükseliyor sesleri.
Bu çember, şehirde bırakılan kimliğin yerine burada yeni bir kimlik giyiyor: daha yumuşak, daha dayanışmacı, daha ekolojik. Hem susmayı hem de gerektiğinde bağırmayı bilen bir topluluk. Onlar için burası sadece doğaya yakın olmak değil; aynı zamanda doğaya omuz vermek, toprağın sesini duymak, ve müziği yalnızca dinlemek değil, kullanmak. Ritim Orman ve benzeri gruplar, İstanbul’daki Gezi Parkı eylemlerinde mayalanan sivil direniş kültürünü, Kazdağı’nın eteklerinde yeniden yoğuruyor. Yalnızca protesto etmiyorlar; türküleri, üretimi, topluluğu ve doğayı bir araya getirerek yeni bir kolektif yaşam dili kuruyorlar.
Ve en dış halka: büyük şirketlerin yaptığı o taş kaplamalı, aslında betonarme olan iki katlı evler. Kimin oturduğu belli değil. Bir kısmı yatırım için alınmış, bir kısmı yazın 15 gün gelenlerle doluyor. Bahçesinde çim var ama hiç ağaç yok. Panjurla sürekli kapalı. Bu evler, köyün çevresini dört yandan sarıyor ama içine dahil olmuyor. Varlığıyla görünür, ruhuyla yok. Dış görünüşüyle taş, içiyle plazaya daha yakın. Modernliğin vitrini.
Bu üç halka birbirine değmiyor. Belki aynı manzaraya bakıyorlar ama aynı dili konuşmuyorlar. Yerli halk pazarda elma satmanın derdinde, ikinci çember sabah nefes çalışmasında, üçüncüsüyse sabahları dağ havası alıp öğleden sonra fonlarının seyrine dalıyor. Bu insanlar köye göç etmediler; köyden bir kareye yerleştiler. Onlar için burası yaşanacak değil, konumlanacak bir yer. Kalabalığa karışmıyorlar ama drone çekiminde hep görünürler. Aynı köyde değiller, yalnızca aynı topoğrafyadalar.
Göç eden şehirli grubun temel kriterlerinden biri, yerleşecekleri köyün son seçimdeki oy oranı. Sosyal demokrat partinin önde olduğu yerler “rahat” kategorisinde değerlendirilirken, muhafazakâr ağırlıklı köyler genellikle “potansiyel müdahale riski” taşıdığı düşüncesiyle elenir. Bu seçicilik sadece manzara, toprak kalitesi ya da internet altyapısıyla sınırlı değildir; gündelik yaşamla ilgili sosyal toleranslar da hesaba katılır.
Bu karar matrisinde yer alan sosyal eksenler, bir tür “güvenlik katsayısı” gibi işler. Böylece ortaya çıkan tablo, şehri ardında bırakıp, kendine benzeyenlerle yaşama arzusunun haritaya yansımasıdır. Bu, modern inzivanın sessiz ama bilinçli bir rotasıdır.
Kentte çok şey vardı elbette: hız, erişim, kültür, kariyer, kahve zincirleri… Ama aynı zamanda bitmek bilmeyen bir gürültü, eksik bir oksijen, gözleri kurutan ekranlar ve çoğu zaman insanın kendine yabancılaştığı, adeta buharlaştığı bir yaşam. Şehir, bir yandan olanakların merkeziydi ama diğer yandan tükenmişliğin de adresiydi.
O yüzden bazıları bavul hazırlamadı. Taşınmaya dair dramatik planlar yapmadı. Sadece, sessizce şehirden çekildi. Herkesin aynı anda konuştuğu yerden, biraz susmak için çıktı yola.
Kazdağı’nın çevresindeki köylere yerleşen bu insanlar, aslında bir tür gönüllü sürgüne çıktılar. Çünkü kentte artık gelecek yoktu. Birikim değil, tükenim vardı. Sabahları bir Zoom toplantısıyla başlayıp akşamları bir dizi platformunda kaybolan, arada markete gidip paketli ürünler arasında yönünü şaşıran bir rutinden sıkılmışlardı.
Komşularının adını bilmeden yaşadıkları apartmanlar, insan ilişkilerini silikleştirmişti. Her şey ürünleşmişti; dostluklar bile bir abonelik gibi hissediliyordu. Üstelik yalnızca psikolojik ya da kültürel değil, siyasal nedenler de vardı bu kaçışta. Yalnız kalmak istemiyorlardı ama kalabalığın içinde görünmez olmak da istemiyorlardı. Doğayla temas etmek, domatesin “domates gibi koktuğu” bir toprağa dokunmak, sabah kahvaltısını saat on birde yapmak… Bunlar artık birer özgürlük eylemiydi.
Şimdi buradalar. Göç ettikleri köylerde küçük bahçeler kurdular. Kendi ayazmalarını yaratıyorlar. Belki bir ahırdan dönüştürülmüş bir stüdyoda söylenen türkülere eşlik ediyor, belki sessizce elma ağaçlarına günaydın diyorlar. Gürültüden kaçmadılar sadece. Yeni bir ritim aradılar. Kendi zamanlarını yeniden kurmak istediler.
Ayazma’daki “herkes için her şey” kalabalığının tam aksine, Kazdağı’nın kuzey yamacına bakan Çırpılar köyünde sessiz bir seçicilik vardı. İkinci çember yerleşenleri, burada artık sadece gelmiyor, kökleniyordu. Her biri kendi küçük bahçesinde sebze yetiştiriyor, elma ağaçları dikiyor, şehri arkada bırakıyordu. Bu ikinci çember, kalıcı inzivanın estetik ve politik ölçütlerini belirlemişti bile: internet çekmeli, gölet manzaralı, ramazanda şortla dışarı çıkılabilen ve oy tercihi “gönül rahatlığıyla” seküler olan köyler…
Bu yeni yerleşimin merkezlerinden biri de, eskiden hayvanların barındığı, şimdi ise “Çırpıdam” adını alan, tamamen yıkılıp yeniden yapılan o ahşap yapıydı. Bir zamanlar samanla dolu olan bu mekân şimdi kilimlerle, ışıkla ve müzikle doluydu. Sanki köyün belleği, yeni bir ritimle güncellenmişti. Akşam Salih Nazım Peker ile Hilde Hilal’in saz ve sözleri eşliğinde, bu ahırdan dönüştürülmüş stüdyoda başka bir zaman katmanına geçildi. Çırpıdam’da yalnızca bir konser dinlenmedi; aslında herkes biraz kendini duydu. Birlikte söylenen türküler, ruhları dinlendirmekle kalmadı; yeni bir topluluğun, yeni bir aidiyet biçiminin de ritmini kurdu. Müzik burada sadece ses değil, bir aradalığın diliydi. Birlikte söylemek, birlikte oynamak: modern yalnızlığın yerine kolektif bir inziva biçimi. Herkesin bir yerlere kaçtığı bir çağda, birlikte durmak da bir çeşit devrim sayılır belki. Türkülerle kurulan bu geçici topluluk, belki de modern zamanların “yeni cemaatidir”. Tapınakları olmayan ama ritüelleri olan bir topluluk. Oradan yükselen türkü sesleri sadece bir eğlence değildi. O akşam, mekânda yankılanan melodiler, köyün elma ağaçlarından, kilim serilmiş bahçelerinden geçerek kulağımıza ulaştı. Belki daha derine, belleğin kadim bir yerine de ulaştı.

Çünkü bazı türküler doğrudan yoksulluğu, göçü, gurbette tükenen sesi taşır. Bir başka deyişle: Kaçanların sesidir o. Şehirden gelenler, belki de o türküde kendi hikâyelerinin yankısını buldukları için durup dinlerler. Herkes susar, bir türkü söylenir. Sonra bir daha…
Kimi zaman bu türkü, yalnızca kulağa değil, köklere seslenir. Dijitalleşmiş, yalıtılmış, algoritma içinde boğulmuş şehir hayatında “ses” artık dışsal bir gürültüye dönüşürken, köydeki bu kadim ses, aidiyetin ve hatırlamanın aracıdır. Bağlama bir kalp gibi atar. Kaşıklar geçmişe çağırır.
Ve bu çağrı kolektif bir şeydir. Bu yüzden herkes sessizce katılır: kucaklaşanlar, sedire uzanıp gözünü kapayanlar, yavaşça eşlik eden kadınlar… Bu bir “konser” değil, modern bir iyileşme ritüelidir. Bir tür toplu suskunluk, sonra ortak bir sesleniş.
Kim bilir — belki de bu bir yeni-pagan ayinidir. Tapınağı yoktur ama sahnesi vardır. Duvarı yoktur ama yankısı vardır. Dini yoktur ama inancı vardır. Kaçışın bir biçimi, türküyle var olmanın kolektif hali.
Çırpılar’da duyulan ses, sadece bir köy gecesinin eğlencesi değil; modern dünyanın aşırılığına karşı bir denge arayışının melodisidir. Söz değil, ses önce gelir. Kaldırımlardan değil, toprak yoldan gelir.
Ayazma bir zamanlar saklanılan, korunulan, dua edilen bir yerdi. Şimdi pazar günleri mangal dumanına ve süslemeli düğünlere ev sahipliği yapıyor. Ayazma, sistemin içindeki sıradanlığın, alenileşmiş ritüellerin mekânı artık. Oysa saklanmak hâlâ bir ihtiyaç. Yalnızca kimin, kimden ve ne şekilde saklandığı değişti.
Bugünün “kaşifleri” artık Ayazma’ya değil; Ayazma’nın uzağındaki Çırpılar gibi köylere yöneliyor. Burası ikinci çember: Ne merkezde, ne tamamen dışında. Ne bir metropol ne bir ıssız vadi. İnzivanın kolektifleştiği, göçün gönüllüleştiği bir eşik.
Nükhet Eren
