Uçaktan aşağıya baktığımda, birkaç yıl önce yurtdışı seyahatimde geçtiğim bir ülkenin toprakları gibiydi. Düz çizgilerle bölünmüş ekin alanları göz alabildiğince uzanıyordu. Kiminde yeşilin tonları vardı, kiminde kahverenginin. Yetişmeyen sebze meyve olmazmış bu ovada fındıkla çaydan başka. İşçiler, öteki şehirlerden gelip çalışan göçerler olmalı diye düşünürken, aklıma Akçasaz’ın Ağaları geliyor. “O iyi insanların o güzel atlara binip gittiği” yerdi burası. Yaşar Kemal’in kitaplarını okumamın üzerinden otuz yıl geçmiş. Sıcağın, terin ve sarının simgesi Çukurova; artık üniversitenin, ilçenin, pek çok şirketin adı olmuş. Birbirini yok edinceye kadar dövüşen toprak ağaları ise zamandan silinmişler.

Zamanla, Yaşar Kemal’in anlatılarındaki bereketli keder, yerini hızlı tüketilen markalara, kentsel katlara ve sabitlenemeyen kimliklere bırakmış.

Baraj gölünün etrafına kurulmuş olanlar da dahil yeni yerleşim alanları on-on beş katlı apartmanlar olunca, şehir yatay olarak çok genişlememiş; dolayısıyla bir uçtan ötekine ulaşmak çok zaman almıyor. Turgut Özal ve Süleyman Demirel adlı caddelerde gezinirken, Kenan Evren Bulvarı adının değiştirildiğini öğreniyorum.

Öğleden sonra, suyun kenarına doğru kebap yapmak üzere mangallar kurulmaya başladı, seyyar sıkma-bici bici-karsambaç satıcıları ikişer üçer görünür oldu. Tatlarına bakmasam bile adları çok sevimli geldi. Çocukken oynadığımız oyunları hatırlattı bana; tıpkı onlar gibi neşeliydi. Seyhan Nehri’nin kıyısındaki Sabancı Merkez Camii; etkileyici zarif mimarisi, içerdeki hat, vitray, seramik işlerinin ince ustalığıyla, kente atılmış bir imza gibi görünüyordu. Caminin zarafeti, şehrin kalanına nazar eden bir çift gözü andırıyor; ama bu gözün gördükleri, her zaman iç ferahlatmıyordu.

Bereketli Topraklar Üzerinde romanında; İflahsızın Yusuf ve arkadaşları, iş bulmak için Sivas’tan Adana’ya gelirler. Çukurova’da toprak işçiliğinde, şehirde çırçır fabrikasında çalışırlar. Yaşadıkları olaylar çok sarsıcıdır ve sonunda büyük umutlar besledikleri kente yenik düşerler. Orhan Kemal’in bu romanı yazdığı 1950’li yıllardan bu yana diğer illerden insanlar gelmeye devam ediyor.

Adana ile birlikte çok göç alan merkezlerden Mersin’de kırk beş yıldır tuhafiyecilik yapan bir beyefendi, yeni gelenlerin şehir nüfusunun yüzde seksenini oluşturduğunu söyledi. Yine de bir deniz şehrinin ticari hareketliliğinin işaretlerini taşıyor Mersin. Tantuni ve cezerye, limandan ve serbest bölgeden gelecekler için çarşı dükkanlarına yerleştirilmiş, alıcılarını bekliyor. Denizden bakıldığında rende gibi görünen çok katlı bina çirkin görünüyor, neden yapılmış olduğu sorusu akla takılıyor. Belediye’nin eski taş binasının üzerindeki onlarca klima ise, güzel bir yüzün üzerinde patlayan sivilceler gibi. Yerleşik olanın sahip olacağı estetiği yakalamak için, Mersin’in biraz zamana ihtiyacı var sanki.

Adana’da Küçük Saat Meydanı’ndan Büyük Saat’e doğru yürürken, üzeri kemerli küçük dükkanların esnafları eski zaman insanlarını bekler gibiydiler. Şalvarcı’nın müşterileri ise; yolda rastladığım, şalvarla dolaşan birkaç kişiden fazla olmalıydı. Ara sokakların insanı dürtükleyen çekiciliğine kapılıp gidince, Demirciler denilen yere kadar ulaştım. Televizyon dizisi olarak gösterilen Hanımın Çiftliği’ndeki Güllü ve ailesi gibi aşağı sınıfın oturduğu Teneke Mahallesi’nin burası olduğu söylendi. Gezindiğim eski Adana’yı içine alan Yüreğir dışında, Seyhan ve Çukurova ilçeleri merkezi oluşturuyor. Bütün şehirlerde olduğu gibi, yeni sokaklar eski olandan hiç iz taşımıyor. Geçmişin mahalleleri, ara sıra yıpranan yerleri onarılan, çıkarılıp kenara konmuş giysilere benziyor. Bir tek, hüzünlü sesleri duyuluyor hâlâ. Beşiği ağaçta kalan Çukurovalı ananın bebeğine yaktığı ağıtta dediği gibi:

Garaguş döner havada
Yavrusun gomaz yuvada
Ora gedek ağ bebeğim
Bir gönnüm Çukurova’da

Nükhet Eren