“Ne yapıyorsun, Jiyan”
“Artık dayanamıyorum, Delal. Yüreğim göğsüme sığmaz oldu, görmüyor musun?”
“Nereye gideriz, ne yaparız daha, bilemedim ki.”
“Gideceğiz buradan. Durmak olmaz. Kaybolduğu yere gideceğiz. Oğlumu istiyorum.”
“Ben de istiyorum… Her yere başvurduk… Biliyorsun.”
Jiyan giysilerini bavula yerleştiriyordu. Aynı şeyi Delal’ da yapsın diye gözüyle işaret etti.
“Kaç zaman oldu. Duvardaki saat bile şaşırıyor bizim konuşmalarımıza. Dili olsa ne çok şey anlatırdı.”
“Evet, Jiyan, haklısın. Bu kaçıncı saat duvara astığımız. “
“Ah, Delal. Hıncımı onlardan almaya başladığımı biliyorum. Sanki yenisini koyarsam dile gelip konuşacak zaman. Bana oğlumu anlatacak. Nerede olduğunu, ne zaman döneceğini.”
Bir an durup birbirlerinin derinliklerine daldılar. Orada bulacaklarını sandılar çocuklarını. Sel olmuş gözyaşlarının içinden yüzüp çıkacak ve onları kucaklayacakmış gibiydi her görüntü. Her rengin, her kıvrımın size istediğinizi anlattığı soyut bir resmi yorumlamanıza benziyordu. Birbirlerine sarılıp nefeslendiler, dışarıdan gelen kuşların cıvıltısı cesaretlerini arttırmıştı. Yel gelip onları alsın istediler bir an, göz göze geldiler. Benzer şeyleri düşünmekte ustalaşmışlardı. Tekrar işe koyuldular. Küçük çocuklarını dünden nenesine göndermişti Jiyan.
Delal ve Jiyan örnek bir aile gibiydiler. Herkes onların birbirlerine olan sevgilerine gıptayla bakıyordu. Gençler öyle bir birlikteliğin düşlerini kurarken, diğerleri de eşleri onları örnek alsın isterdi. Okulların kapanmasıyla eve dönmek için hazırlanan oğulları sabahın kör vaktinde evinden alınıp götürülmüştü. Aylar olanlardan habersiz onları karşılıyordu.
“Ne yaparız o koca şehirde? Ne yer, ne içeriz, Jiyan. Hiç düşündün mü?”
“Böyle yaşamaktansa orada açlıktan ölmeyi tercih ederim.”
Delal bu söz üzerine ne demesi gerektiğini bilemedi. Elindekini ağır ağır katlayarak bavula yerleştirdi. Büyük şehirde her şey farklıydı. Zorlukların onları beklediğini biliyordu.
“Bir gidelim, kalacak yer buluruz elbette.”
“Paramız kaç gün idare eder ki bizi?”
“Bilmiyorum. Ne önemi var. Burada da ölüyoruz ikimiz de. Gerekirse çocuğumuzu bize verene kadar sokaklarda kalacağız.”
“Adar ne olacak? Kızımız bizden ayrı mı kalacak?”
“Kalacak biraz. Bir gidelim mutlaka çözüm buluruz.”
Öyle gidiliyordu o büyük şehre. Bazen şehir yutuyordu kendisine ayak uyduramayanları. Bazen de ayak uyduramayanlar teslim oluyordu yaşamın karanlığına. Bu gidiş diğerlerinden farklıydı. Umut vardı ama umutlar farklıydı. Korku vardı ama korkular farklıydı. Gidilecekti. Sanki gidilmezse ölünecekti. Bu ölüm de faklı olacaktı mutlaka. Güneş farklı aydınlatacaktı günleri Delal ve Jiyan için. Köyün taşlarına alışmış ayaklar şehirdekilerden farklı sesler çıkartacaktı. O taşlar nice gözyaşlarına yuva olmuşlardı. Nice haykırışlara. Üzerlerine düşen nice çığlıkların tanığı olmuşlardı.
“Ne kadar hızlı akıyordu zaman. İçinde kayboluyorduk bazen. Bazen de kafamızı çıkarıyorduk karabataklar gibi. Üzerimizde yürüyen, koşturan ayaklar seslerimizi yansıtıyordu yeryüzünün kulaklarına. Zaman zaman sağır olan kulaklara ulaştırmak kolay olmuyordu her seferinde. Kiminin elleri tıkıyordu duymasın diye, kimi de gözlerini kapatıyordu oradan duyuyormuşçasına. Seslerin karmaşıklığı kıvrılarak yükselen ışıkların şaşkınlığını arttırıyordu.” Konuşanlar renklerin yansıdığı taşlardı. Fısıldaşmalara tanıklık etmişlerdi yine.
Adar ve nene gözyaşlarıyla uğurladılar umut yolcularını. Bu kaçıncı uğurlayıştı. Gemisine binilen zaman bile saymayı bıraktı. Uzun bir yolculuk olacaktı. Bu sefer kalıcı bir özlemi barındırma korkusu taşıyordu her iki taraf için. El sallamalar, kötülüğün değil iyiliğin eşlik etmesi için gezindiler boşluğun içinde. O boşluk ki, kendisine yerleşenleri istemsizce kabul ediyordu. Dolguların çoğu huzurunu bozan cinstendi. O nedenle, istemiyordu son zamanların yerleşimcilerini.
Delal, Jiyan’ın omzuna koydu başını. Çok geçmeden uykuya dalmıştı. Jiyan, yüreği sevgiden başka bir şey taşımayan sevdiceği rahatsız olmasın diye, hareketlerini iyice kısıtlamıştı. Uyku tutunamayacaktı gözlerinde, biliyordu. Nicedir güzel rüyalar onu ziyarete gelmiyordu. Kirpikleri köprü oluyordu göz bebekleriyle Delal’ın kokusu arasında. Zaman zaman dudakları buluyordu hızla aklaşmış saçlarını sevdiceğinin. İkisi de aklaşmanın mutlulukla yoğrulmuş olması için sözleşmişlerdi oysa. Cuma günü yola çıkmayı tercih etmişti Jiyan. Cumartesi orada, o büyük şehrin taşları üzerinde olunsun istemişti.
O taşlar ki yıllardır ev sahipliği yapmaktaydı dert ortaklarına. Okyanusları aşan umutların birliği gibiydi her şey. Üzerlerinde çocuklarının adları yazılı kartonlar buluşuyordu gökyüzünün boşluğunda. Bu boşluk, işe yaradığı için sevinçli olanlardandı.
Ellerinde bavullarla gelen çifti gören kalabalık, onları zılgıtlar ve alkışlarla karşıladı. Oradan geçmekte olan taksilerin korna sesi de onlara eşlik etti. Birkaç kişi ileri atılarak yeni gelenlerin bavullarını taşıdı. Yorgunluğun gözlerinde tutunmaya çalıştığını fark etmişlerdi. Taşlar aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı bile. Yeni gelenleri sevgiyle ama hüzünle karşılamaya hazırlardı. Toprağın büyüsü öyleydi işte. Onun sayesinde haberdar ediyorlardı birbirlerini. Jiyan ve Delal, hiçbir şeyi incitmemek istercesine gelip durdular onları bekleyen taşların üzerinde. Kalabalık oturunca onlar da oturdu. “Kolay değil,” dedi taşlardan biri. “Evet dedi,” öteki ve ekledi, “toplu iğne değil ki kaybolan, nasıl kolay olsun.” Delal, kendileriyle ilgili konuşulanları duyar gibi oldu. Çevresine bakındı. Herkes uzaklara odaklanmıştı oysa. Sanki oradan çıkıp gelecek, kollarına atılacaktı aradıkları. Sessizliği bozan hoparlöre doğal sesleriyle karşılık verdiler. Güneşin ısısının kaybolmakta olduğunu gören taşlar üşümemek için birbirlerine yaklaştılar. Biraz sonra dağılacak olduklarını biliyorlardı.
Taşların içine gizlenmiş çığlıklar, şehrin uğultusunda yankılanıyordu.Delal, dizlerini karnına çekip kollarını doladı. O an her şey sustu. Taşların soğuk yüzeyinden başını kaldırmadan sakince mırıldandı:
“Bir kıvılcımdı
başlatan yaşamın nefesini,
doluydu sevgiyle,
coşkuluydu.”
Jiyan başını çevirdi. Delal ’in sesinde bir şey vardı. Ne tam umut, ne tam isyan. İkisinin arasında, yılların yükünü hafifleten o ince çizgi. İkisinin de beklentisi yeni bir kıvılcımdı. Coşkularını yeniden başlatacak bir kıvılcım.
Delal gözlerini göğe kaldırarak:
“Alevdi şimdi,
hayatın döngüsünü koşturan;
güneşin ışığını,
sevginin sıcaklığını
aydınlığın umudunu
ötekinden sakınmayan.”
Şehir onların sözlerine yabancı değildi. Bu yüzden bir tarafında tarihin yer aldığı meydan usulca nefes aldı. Modern zamanla aralarındaki boşluk daha da daraldı. Sanki bu sözleri yıllardır dinliyorlardı.
Jiyan, Delal ’in ellerini avuçlarına aldı. Titrek bir fısıltıyla o da eşlik etti:
“Gözyaşları akardı
yok olsun diye
karanlığın kötü yüzü.
Durmasın isterdi
gölgesinde bile varlığın.”
O an, şehirdekilerle köyün taşları arasında bir bağ kuruldu. Ne uzak, ne yakın. Sadece oldukları gibi, sessizce.
“Değdikçe elleri birbirine,
onları karşılayan
eskitilemeyen güvenin
ak yüzü olurdu.”
Delal ve Jiyan’ın sesleri birbirine karışırken, çevredeki kalabalık da yavaş yavaş susmuştu. Kimse müdahale etmedi. Çünkü herkes biliyordu: Bu, onların yakarışıydı.
Son dize Delal ’in dudaklarından süzüldü, incecik ama vakur bir tonda:
“Seslerinin tınısında yükseliyordu,
doğada yerini almış
mutluluğun melodisi.”
Güneş son ışıklarını onların üzerine bırakırken, taşlardan biri konuştu sanki:
“Hoş geldiniz… Bekliyorduk.”
Her yer sessizliğe bürünmüş onları dinliyordu. Arabalar, gelip geçenler hareketsizce yakarışın bitmesini bekliyordu.
Jiyan başını eğip yere baktı. Bir fısıltı yükseliyordu yerden. Gözlerinde yaşlar birikmişti. O taşların, oğullarının adını bildiğine emindi.
HAMİT ERGÜVEN
