Pazar günleri bizim için sinema saatleri demek. Çocukken birçoğumuz için pazar günleri, kahvaltı sonrası western filmlerini ailecek izlediğimiz günlerdi. 90’lı yıllarda tek kanaldan çoklu kanala geçişle birlikte pazar akşamları Parliament Sinema Kulübü başladı. Mavi fonda binaların yükseldiği, sokaklarda insanların olduğu Karla Bonoff’un sesinden All my life şarkısıyla giren jeneriğin ardından giren filmlerin televizyonda ilk gösterimleri olurdu. Tek kanallı dönemlerde westernleri dört gözle beklerdik. Aileyi bir araya getiren, babalarla ortak alanda olup birlikte zaman geçirmenin en güzel yollarından biriydi.

Bazıları için babanın televizyonu ele geçirmesinden dolayı kâbus olan bu saatler bizim için eğlence, babamla ortak film izleme keyfini yaşamaktı. Evliliğimde de bizi birleştiren ortak konulardan biri sinemadır. On beş yıldır cumartesi günlerini arkadaşlara, dışarı gezmelerine ayırıp pazar günlerini sinema günü olarak devam ettiriyoruz. Çok nadir izlemediğimiz günler olsa da “en az üç film” sloganıyla devam ediyoruz. Geçtiğimiz haftalarda izlediğimiz üç film oldukça eğlenceliydi.

Peş peşe izlediğimiz filmlerin nadiren üçü birden etkiler. Bazen başlar yarıda bırakırız, bazen birimiz için çok sıkıcı olur onu başka zaman izlemek üzere saklarız.  Film bittikten sonra üzerine konuşuruz, imdb için puanlar, verdiğimiz puana ya da yeniden izlenme durumuna göre arşivleriz.

Bazı filmler ailecek izlenecek filmlerdir, annem babam bize geldiğinde yeniden izlemek için kenarda durur. Arkadaşlarla izleyebiliriz, yeğenlerle izlenir, mutlaka tekrar izlememiz gerekli kategorilerine ayrılarak arşiv hard diskinde yerini alır.

Yeşilçam sineması vazgeçilmezlerim arasında özellikle Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Ayşen Gruda hepsinin aynı anda filmde olması önemlidir. Neşeli Günler, Bizim Aile, Gülen Gözler filmleri antidepresanım, ne zaman canım sıkkın olsa bu filmlerden birini açar izlerim.

Kimi filmler ise benim için yeniden varoluş gibidir. İçimde çözemediklerim, kendime sığındığım zamanlarım, unutup hatırlayamadıklarım için birkaç film daha var. Sinemanın edebiyat kadar güçlü sağaltıcı bir yanı var. İzlemek, düşünmek, kendini bulmak ve orada iyileşmek için birebir.

Pazar günlerinin listemize girmiş, peş peşe izlediğimiz üç filminden bahsetmek istiyorum. İlk film Kefernahum filmiyle tanıdığımız Nadine Labaki’nin 2011 yapımı “Et maintenant, on va où?” (Peki şimdi nereye?) filmi, Lübnan kırsalında bir köyde geçiyor. Toplumsal çatışmayı insan psikolojisinin kesişim noktasında veren bir anlatı sunulmuş.  Film, Hristiyan ve Müslüman köylüler arasında baş gösteren mezhep çatışmasını, kadınların öncülüğünde gelişen barışçıl ve yaratıcı bir direnişle anlatır. Film, sadece Ortadoğu’ya özgü bir siyasi gerilimi değil, aynı zamanda travmayla baş etme yollarını, yas tutma biçimlerini ve kadınların savaş karşısındaki kolektif psikolojisini işlemektedir. Siyahlı kadınların mücadelesi izlemeye değer. Muhtemelen bizim için birkaç arkadaş ortamında yeniden gösterime girecek. Her defasında başka bir tat alacağımızdan hiç şüphem yok.  Puanımız 8 oldu. Edebiyatla karşılaştırma yapmak isterseniz Latife Tekin Berci Kristin Çöp Masalları kitabını önerebilirim.

İkinci film “Heart and Souls” (Kalp ve Ruhlar) filmi. 1993 yılında yönetmen Ron Underwood’un yönettiği film komedi, dram ve fantastik kategorisinde yer alır. Filmde bir otobüs şoförünün yaptığı kaza sonucu şoför ve otobüsteki dört kişi hayatını kaybeder. Otobüs şoförü Hal gökyüzüne doğru yükselirken çarptıkları araçta hastaneye yetişmeye çalışan kadın doğum yapar. Diğer dört kişi doğan bebek Thomas’ın yanında kalır. Film bu ruhlarla çocuğun birlikteliği ve sonraki yaşamını anlatır. Filmde yarım bırakılmış hayatların tamamlanmasına dair ipuçları var. Oldukça eğlenceli tanıdık yüzlerin olduğu keyifli bir film. Yeniden izlenebilecek bir lezzeti var. Puanımız 7 oldu. Edebiyatla karşılaştırma yapmak isterseniz Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını önerebilirim. Ayrıca “Coco” animasyonu filmle aynı tadı verecektir.

Üçüncü filmimiz Fransız yapımı “Vincent doit mourir” oldukça ilginç bir filmdi. Kara komedi, psikolojik gerilim hatta zaman zaman gerilimin artmasıyla korku olarak bile değerlendirebiliriz. 2023 yapımı filmin Yönetmeni Stephan Castang’dır. Filmde çalıştığı şirkette stajyerin göz göze geldikleri anda kendine saldırmasıyla başlıyor. Birileri Vincent’i öldürmek istiyor. Film boyunca kaçışını, sebeplerini arayışını, kendine benzer insanları bulmaya çalışmasını izliyoruz. Fransa’da virüs gibi yayılan şiddetin sebeplerini araştırıyorlar. Oldukça güçlü başlayan film zayıf bir sonla bitiyor. Bu sebeple filme 6 puan verdik. Imdb puanı da 6,4 birçok izleyici konuyu güçlü bulmuş fakat sonunu pek beğenmemişler. Aslında bu filmde diğerlerinden çok daha güçlü bir psikolojik alt yapı var. İnsanların zayıflıkları, güç karşısındaki tepkileri, bilinmeyenin verdiği rahatsızlık, iyi bir insanın dönüşümünü oldukça güçlü göstermiş. Filme sonuna odaklanmadan izlediğinizde farklı bakış açılarını yakalayabiliyorsunuz. Psikolojik olduğu kadar teknolojinin de insanları nereye kadar getirebileceğini gösteren güçlü bir film. Edebiyatla karşılaştırma yapmak isterseniz Jaso Saramago Körlük kitabını önerebilirim.

Yakın geçmişteki Pazar günlerimizden birinde bu filmleri izledik. İçlerinde en çok etkilendiğim Nadine Labaki’nin “Et maintenant, on va où?” (Peki şimdi nereye?) filmi oldu. Kadınların gücünü, birlik olurlarsa neler yapabileceklerini gösteriyordu. Hayal değil gerçeğe en yakın olanı oydu. Kadın olmayı unutturmaya çalıştıkları bu yüzyıl için muhteşem bir yol gösterici. Tüm mekanlarımızın dışına taşırdıktan sonra eve hapseden üstüne hapis bırakıldığımız evlerimizi karantinalarla işgal altına alıp tüm bunlar yetmezmiş gibi bedenlerimizi işgal eden bu yüz yıla inat aklımızın bir köşesine kazınacak kadar güçlü.

Keyifli Seyirler

Zeynep Pınarbaşı