İş seyahati için yola çıkmıştık. Birbirini tanıyanlar çoğunluktaydı. Bir de aramızda ses sanatçısı vardı. Çift katlı otobüste, çomak sokulan arı kovanı içinde gidiyorduk. Kıyı boyu seyrederken yolcuları selamlayan muganninin hoş nağmeleri doldu otobüse. Söylediği şarkının güfte yazarı, hikâyesi ve bestekârı hakkında açıklamada bulundu. Ses tınısıyla orta halli mekânlarda sahne alıyor olmalıydı.

İl sınırına varmadan alt kata topuk sesleri inmeye başlamıştı. Bir zaman sonra üst katta çıkıp sürdürdü şarkı söylemeyi. Sonra alttan istek geldi, oraya indi. Topuk sesleri uğultuya dönüşünce yeniden üst kata çıktı. Sadece Türk Sanat Müziği isteklerini icra ediyordu. Firma tarafından bize günler öncesinden iletilen gezi rehberine italik bold harflerle, “repertuarında beş yüz şarkı var,” ibaresi düşülmüştü. Sahnelerde okumasa da bir o kadar da türkü, arabesk, pop şarkı sözleri ezberindeymiş. Hatırı sayılır sesi vardı. Annemin içlendiğinde mırıldandığı “karadır kaşların” türküsü onun nağmelerinde kim bilir nasıl billurlaşırdı.

Seyahate bacağım sargılı olmasına rağmen katılmıştım. Adıma otobüsün üst katında, ön sırada iki koltuk tahsis edilmişti. Rahatım yerindeydi, şarkılar da çabası. Muganniyi zevkle dinlerken isteklerin ardı gelmiyordu. Ne var ki türkü de söylemiyordu, arabesk de, pop da… Yolcular İbo’da, Müslüm’de, Minik Serçe’de diretince, “Sanat icra etmek istiyorum, hoş görmelisiniz,” diyerek şarkı söylemeyi bıraktı. O sırada elimdeki gazeteyi cep kitap boyutunu alıncaya dek katlayarak avuçlarımda tomar haline getirmiş, metni okumaya başlamıştım. Şair Yaşar Bedri, hayatın içinde biriken tortuların yine ağırlığını hissettiriyordu. İçimde küllenen geçmişin acımasız yaşanmışlıkları ve asla geri gelmeyecek sevdiklerimin giderek puslanan siluetleri muganninin nağmeleriyle cilalanıyordu. O ara omzuma dokunan elin sahibini merak etmiş, dönüp arkaya bakmıştım. Muganni bana doğru eğilerek “oturabilir miyim? Yordular beni,” dedi.

“Tabi” dedim toparlanarak.

“Rahatını bozma, ben şuraya kıvrılırım.”

Terden sırılsıklam olmuştu. Ona yanımda yer açarken; “benim rahatım seni rahatsız kılacaksa ne anlamı var; insan asıl o durumdan rahatsız olmalı,” dedim.

“Hay kurban olduğum Allah, her dara düştüğümde karşıma içimi ferahlatacak birini çıkarıyorsun.”

“Kim o içini ferahlatan?” diye sordum.

“Sen” dedi.

“Ben mi! Ama neden ben!”

“Çünkü zarif ve farklısınız!”

“Nerden vardınız o kanıya?”

“Gazeteyi okuyuşunuzdan,” dedi.

Sustum. Gerçekten yorulmuştu, o da konuşmadı. Bir süre sonra sanat üzerine söyleşmeye başladık. Söz müzikte eğleşince mikrofonu eline aldı. “Senin için bir türkü okumak istiyorum,” dedi.

“Bildiğim kadarıyla sanat musikisinden başka parça okumuyorsunuz.”

“Gönlü hoş tutan onurlandırılmalı.”

Çok geçmedi, sesi billurlaştı kulaklarımda. “Ah annem! Yanımda olsan da dinlesen!” dedim.

Bir daha, bir daha söyledi.

Yol önümde uzayıp kısalıyordu.

Hasan Kantarcı