Kırmızı örtünün üzerine düşen yapraklara uzandı, hepsini tek tek alıp saksının dibine bıraktı. Tahta sandalyelerin koyu renkte olmasına rağmen etrafa saçtığı ışıltı gözlerinde. Pencereden dışarıya bakıp denizin verdiği dinginlikle hafifletti titremesini. Kollarını iki yana saldı, kapadı gözlerini.

Aşağıdaki meyhaneden kulağına çalınan türküye eşlik etti dudakları.

“Kime kin ettin de giydin alları?”

Kendi bağırtısıyla sıçrayışına, uyku arasında titreyen çenesine aldırış etmeden uzun süre kaldı kanepenin üzerinde. Korkusu arttıkça kıçının altındaki örtüyle sarındı. Üşüyor oluşunu, rüzgârın uğultusunu bilmezden geldi.

-Fırında karnabahar sever miydin?

-Kaç saattir çözmeye çalışıyorum ne olduğunu, bol ekşili… Ağzım sulandı.

-Adanalılar, acı kadar ekşi de seviyor galiba.

-Bilmem, ama ben öyleyim.

Yüzünü buruşturdu. Spor çantasının ön cebindeki kitabı aldı eline. Dudaklarındaki kuruluk sayfaları çevirmesine izin vermedi bir türlü.

“Baharın gelmeme gibi bir huyu yoktur. İlla ki gelir.” 

Tekrarladı. Defalarca tekrarladı.

Çoraplar. Çoraplar. Beyaz olmalıydı. Hışımla kalkıp koştu banyoya, aynanın karşısında kazağını çıkardı. Karın kaslarının belirginliğini fark etti. Kasıla kasıla çektiği fotoğraflarla doldurdu telefonunu.

Ah, birkaç yıl önce böyle birine dönüşeceğini söyleseler, inanmazdı şüphesiz.

Güzelliğini gördükçe düştü yüzü. Banyonun içinde dört döndü adeta.

Ne zor günlerdi.

Mide bulantıları, kusmalar, kaybedilen kilolar. Hastanenin acil servisinde geçen günlerin sonuç vermeyişi karıştı su sesine. Unutmak mümkün olmadı hiçbir zaman, iş yerinin bahçesinde yığılıp kaldığı günleri. Etrafındaki kalabalığı, sonuçsuz tahlilleri…

Katıldığı resim atölyesindeki oğlan aramıştı doktor ablasını, o günlerde hiç bilmediği ama bugün sayesinde yaşadığına inandığı kadını.

Nefes… Nefes…

Sıcak suyla bütünleşen zeytinyağlı sabunun akışkanlığı sızdı parmak aralarına, sonrasında bütün tenine.

Yayıldı, yayıldı…

Tık. Kesti suyu. Oturdu olduğu yere.

Giderek yavaşladı dudaklarındaki ritim.

Artık gözlerinin yerçekimine karşı koyması mümkün değil.

Klozetin üzerine oturup küvete dayadı ayaklarını, tavanı izledi uzun süre.

Hadi yemek hazır sesiyle kendine gelip durulandı, bembeyaz havluya sardı bedenini. Aynanın karşısına geçip bir kez daha baktı vücuduna. Öyle güzel, öyle güzel olmuştu ki… Kıyafetlerini giyip sevdiği kokuları sıktı, sakin sakin yürüdü koridorda. 

Yemek masası dünyaca ünlü bir ressamın sanat eseri gibi. Her şey nizami bir şekilde dizilmiş. Peçeteler, bardaklar, ortadaki salata ve beyaz papatyaların masaya uyumu resmedilip tarihler boyunca aktarılmalı.

-Hani sen bir şey hazırlamadıydın. Bir şey yok, çık gel demiştin. Bunlar ne… Alışkın değilim ben. Esnaf lokantasında yoktur bunlar.

-Hepsi hazır olan şeyler, ne varsa koydum işte abartma.

-Asla telaşeye girmeyeceğim yalanlarına bir daha inanmayacağım. Ay, tavuklu çorba neyimize yetmiyor.

Kristal bardağa yansıyan tebessümler kol geziniyor etrafta.

-Beni hiç tanımıyordun, ama sen hep böylesin, tanımadığın yüzlerce insanın omuzlarında ellerin. Tanımadığın onlarca çocuk gülmüştür sayende. Seni bilmeden aldığın dualardan kıymetlisi yok. Herkesin iğrenerek baktığı günlerden ki ben bile kendimden iğrenirken, bu günlere gelmek senin sayende. Saye, gölge demek. Gölgende olmak çok güzel.

-Canımsın, abartma hiçbir şey yapmadım. Hepsini sen başardın. Bugün farklı bir neşen var… Özel bir şey mi oldu?

-Evet, Deniz Beyle görüştük. Geçmiş… Artık bitti ve bittiği yerde yepyeni başlangıçlar var olacak.

Beyaz…

Beyaz örtünün üzerine her ikisinin gözünden düşen damlalar da en az özenle hazırlanmış masa kadar kıymetli.

Hiçbir şey söylemeden, konuşmadan anlaşmanın, konuşmadan paylaşmanın sürdüğü saatlere karışıyor birbirinden sürekli kaçan gözler. Sessizliği dinleyip öyle yudumluyorlar içkilerini.

Bir çeşit kutlama. Bir çeşit plansız ve sessiz bir kutlama.

-Bunca şeyi aştık da beni odasına çağırıp o adamın söyledikleri gitmiyor kulağımdan. Neymiş efendim burası bir eğitim kurumuymuş, böyle biriyle çalışamazlarmış… Duyulursa sorun olurmuş. Duyan da vesikalı oldum sanacak.

-Onlar da geçecek. Büyüdün oğlum, bak kocaman adam oldun. Karşımdasın şimdi. En güzel halinle. Daha da güzel olacaksın. Seninle gurur duyuyorum.

Telefonu aldı eline, fotoğraf galerisine girip çektiklerine baktı. Bir yandan yediği yemeklerin lekelerini temizlemeye çalıştı tabağından.

Balkondan masaya doğru bir rüzgâr esti. Yavaş yavaş sofrayı toplamaya başladı. Bulaşıkların kirini sıyırıp makineye dizdi. Sanki kendi evinde. Sanki…

Kuruladı ellerini. İnce gömleğini geçirdi atlet gibi tişörtün üzerine. Sarılıp ben gidiyorum dedi.

Kafasını kaldırıp yukarıya baktığında sallanan eller ve gülümseyen gözlerle uğurladı kendini.

Karıştı karanlığa. 

Karıştı, bembeyaz bir karanlığa.

Emrah Sağlam