Ağustos’un sıcağı bunaltıyor, üzerine koyu nem eklenmiş, buram buram her tarafımız, kolumuzu kıpırdatacak halimiz yok. Elimdeki kitaba bakıyorum, 30 Ağustos Hatıraları*. Büyük Taarruz’a katılanların anılarından oluşuyor. “Bu sıcakta” diyorum “Anadolu’nun kavuran güneşinde nasıl günlerce savaşır insan, o günlerin şartlarında İzmir’e kadar olan yolu nasıl dokuz günde alır? Nasıl bir direnç, nasıl bir dayanıklılıktır bu?”
Sakarya Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçmiştir. Batı Anadolu’nun içlerine çekilen Yunan ordusu tam teçhizat bir yıldır beklemektedir. Tekmil yöneticileri ile komutanları, sömürgeci büyük devletlerin nasıl maşası olduklarının ayırdında olmaksızın, burada kalıcı olduklarından emindirler. Çok uzakta olmayan bir yerde ise taarruz tartışmaları sürmektedir. Sakarya Savaşı’nın üzerinden geçen bir yıl Türk tarafının hazırlıklarını tamamlamasına yardım etmişken, tanımadıkları bir coğrafyada işgalci durumundaki Yunan tarafını ise zorlamaya başlamıştır.
Mareşal Fevzi Çakmak anılarında, bir ecnebi tarafından kendisine atfedilen Büyük Mehmetçik vasfının hatırlatılmasını bu hepimizin zaferidir diye geçiştirir. “Bizim İstiklal Harbimiz fiilen İzmir’de başlamış ve fiilen İzmir’de sona ermiştir.” Diye devam eder.
Fakat ne dersiniz? O sırada siz İzmir’de bizi beklerken, biz Anadolu’da, sade düşmanlarımızla değil, aynı zamanda, en yakın kavga arkadaşlarımızın- hemen hemen düşman silahları kadar tehlikeli olan- dalaletleriyle mücadele ediyorduk. Büyük taarruzu tasarlarken karşılarına düşman ordusundan evvel, Millet Meclisi’nin pasif diplomatlarının dikildiğini, yapılmak istenen taarruz teşebbüsünü bir cinnet saydıklarını, bu konu ile ilgili yapılan toplantıyı detayları ile anlatır. Ve çok şükür, şimdi adını anmak istemediğim o musır muarızımızın hâlâ:
-Bize deve lazım…Bize katır lazım!… Deyip durmasına rağmen, taarruz kararımız Hey’eti Vekile ekseriyetinin tasdikine kavuştu. İşte bu karşı çıkanlar büyük taarruzun başarısından sonra, işin ötesini kendilerine bırakmalarını ister, biz gidip İzmir’e gireriz derler. Fakat müsaadenizle, biz henüz layıkıyla sağlanmış saymadığımız bu şerefi, onlara emanet edemezdik. Bunun içindir ki orduyu Mustafa Kemal’le beraber Afyon’dan İzmir’e kadar adım adım takip ettik.
Muzaffer Kılıç’ın anılarının sonu savaşın hüznünü yansıtır.
Hayret ediyordum… Her şey sanki onun iradesine bağlıymış gibi, ne derse oluyordu. Bu anda Başkumandanın yüzünde, görülür biraz ıstırap ifadesi vardı. Allah! Allah! diyerek çığ gibi düşmanın üzerine devrilen binlerce askerin ölümü istihkar edilişleri, onun insan kalbini tesiri altına almıştı. Yanan sigarasını yere attı ve düşman ateşine aldırmadan siperde doğruldu. Bu kalkış sevdiği ve üzerlerine titrediği askerlerinin manevi huzurunda bir ihtiram vazifesi idi. Askerlik sanatının büyük dâhisi, büyük strateji, harpten ve kandan açıkça nefret ediyordu. Gözleri nemlenmişti…
Salih Bozok’un anıları Ankara’dan ayrılıştan İzmir’e girişe kadar tüm ayrıntıları kapsamış. Taarruz kararının verilişi, Gazi’nin Ankara’dan gizlice ayrılışı, Akşehir’de komutanların toplantısı, 26 Ağustos sabahı, ilk Yunan esirlerinin gelişi, Afyon’a gidiş, Dumlupınar’a hareket, Kemalettin Sami Paşa’nın karargâhında görüşmeler, Yunan generalleri ile başkumandan Trikopis’in esir alınması, İzmir yolu.
Gazi Paşa generallerle görüşerek icap eden malumatı aldı. Generallerden birisi kendilerine sorulan suallerin hitamını müteakip, kiminle teşerrüf etmekte olduğunu sordu.
– Mustafa Kemal Paşa’dır, dedik. Hayretle gözlerini açtı, inanmak istemiyordu, sualini tekrarladı:
– Fakat bu Mustafa Kemal Paşa, bizim bildiğimiz Mareşal Mustafa Kemal midir? Dedi. Görüştüğü zatın hakikaten Başkumandan Mustafa Kemal Paşa olduğunu öğrendikten sonra:
– Dün burada mıydı? diye sordu.
– Başkumandanlık muharebesini bizzat kendisi idare etmiştir, cevabını verdik. Düşman generali bir müddet sustu. Sonra nazarlarını hürmet ve takdirle Gazi Paşa’ya atfetti ve dudaklarından şu sözler döküldü:
– Zafer, galibiyet, şeref ve bu topraklar… Her şey sizin hakkınızdır. Bizim Haci Anesti İzmir’den kıpırdanamadı.
Çay partisi şaşırtmacasının olmadığı hatıra yok gibi. Cevat Abbas Gürer’in hatıralarında meşhur çay ziyafeti aldatısının iç yüzü var. Gazi, 26 Ağustos taarruzu için cepheye hareketini herkesten gizli tutar. Hareketinden evvel gizlemek tedbiri olarak da Anadolu Ajansı gazetelere Çankaya’da Atatürk’ün çay ziyafeti verdiği haberini yayar. Cevat Abbas ve Fuat Bulca, Gazi ile Çankaya’da buluşurlar, savaşa gitmek için can atmaktadırlar. Ancak, Gazi Ankara’da kalacaklarını söyleyerek onlara orada her türlü cereyanı takip görevi verir. Her ikisi de üzgündürler. Orada bir kaya üzerine otururlar, o sırada üç kahve gelir. Gülümsedim ve Atatürk’e: Çay ziyafeti birer kuru şekerli kahve ile geçiyor paşam, dedim.
…
30 Ağustosta kati neticeyi alan Atatürk, İzmir’e muvasalatında bir şifreyle beni yanına çağırdı. 14 Eylül sabahı İzmir’de saat sekiz evvelde gazasını tebrik ve kurtuluşumuzun şükranlarını arz için söze başladığım zaman sözümü kesti:
-Ben vazifemi yaptım. Zaten bunu yapmak her Türk’e borçtu. Sen şimdi bunları bırak da gel, birer kahve içelim emrinde bulundular. 25 gün fasıla ile içilen iki kahve arasında Atatürk kahramanı Türk ordusuyla beş gün zarfında, parçalanmak istenen Türkiye’ye tam bir hayat ve yeni bir tarih yaratmıştı.
Esir edildikten sonra esir takası ile ülkesine dönen General Trikopis ile yıllar sonra Hıfzı Topuz Atina’daki mütevazi evinde görüşür. Trikopis Türkiye’ye gelişini, katıldığı savaşları, esir düştükten sonra Gazi ile karşılaşmasını, onun teselli edici sözlerini detaylı olarak anlatır. Hıfzı Topuz’un, Ankara kapılarına kadar ilerledikten sonra davayı nasıl kaybettiniz, sorusuna verdiği yanıt, maşa olmayı kabul eden devletlerin alacağı ders niteliğindedir.
-Bizim Anadolu’da işimiz ne idi? Diyor. Bizim menfaatimiz Balkanlar’da, Makedonya’da, Adalarda olabilir ama Anadolu’dan bize ne? Ne diye bizi oralara gönderdiler? Aradan bunca yıl geçti. Şimdi insan maziyi çok daha iyi görebiliyor. Çok daha sağlam hükümlere varabiliyor. Şimdi artık itiraf etmekten çekinmiyorum. Bizim Anadolu Savaşı’nda hiçbir menfaatimiz yoktu. Biz yabancı devletlere alet olduk. Sizden de bizden de bunca insan öldü. Bu kadar şehit verdik. Sonunda ne oldu? İşte bugün kardeşiz. Hata idi Anadolu harekâtı. Hem de muazzam bir hata…
Yunan Başkumandanı Trikopis’i esir eden askerimiz Ahmet Çavuş’un anıları ile bitirelim. Ahmet Çavuş zabitleri esir alır ama farkında olmadığı bir şey vardır.
Hüseyin Hüsnü Bey, esir zabitlerin içerisinden birisini eliyle işaret ederek bana sordu:
– Bu zabitin kim olduğunu biliyor musun?
– Ne bileyim, dedim. Elin düşmanı… Babamın oğlu değil ya!
Fuat Bey’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı:
– Trikopis, Trikopis, diye haykırdı. Yunan Başkumandanı…
Trikopis’i Uşak’a kadar getirdik. Orada bana bir istiklal madalyası yazdılar. Trikopis’in esvaplarını da bana hediye ettiler. Geçen seneye kadar bu esvapları giyerdim. Şimdi bunlar azıcık eskidi. Sokağa pek gelmiyor. Evde saklıyorum.
Anılarına sonsuz saygıyla,
Asil Şenol Topçu
*Baskı Tarihi Ağustos 2000’dir. 30 Ağustos zaferinin tanıklarının hatıralarından oluşan kitap, Nurer Uğurlu başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmış, Cumhuriyet Gazetesi

Anılardan kitap çok güzel olmuş, emeği geçen herkes ve siz de (içeriği bizlere yansıttınız) sağolasınız.👍👏