Ağustos, yalnızca bir ay değil. O bir yüzleşme. Hayatın tüm dağınıklığını üç-beş haftalık molalarla örtmeye çalıştığım yılın sonunda, gerçekliğin kapıyı çaldığı, dönüşlerin başladığı mevsim. Fakat ben yalnızca işe ya da şehre değil, kendi içime dönüyorum her yıl. Bu, pasaport kontrolü gibi değil; bu, bir sorgu odası.

Ağustos geldiğinde içimdeki tüm bastırılmış duygular mahkemeye çıkıyor. Yıllarca üzerini örttüğüm öfke; küçük düşürülmelerin, değersizlik hislerinin, yarım bırakılmış cümlelerin altında yatan çıplak bir hakikate dönüşüyor: Kendimi savunamadım. Ağlamadım, bağırmadım, gitmedim. Dayandım. Sustukça içimde birikti. Sonra bu öfke, bana benzemeyen birine dönüştü. Gözlerimin arkasında biri yaşar oldu: tepkisiz ama tetikte, suskun ama kırıcı. Üzüntü ise daha sinsi. O, kendini güçsüzlük olarak değil, olgunluk gibi sunar. Oysa ben içimde taşıdığım her hayal kırıklığını olgunluk diye sırtladım.

Kendimle o kadar barışçıl olmaya çalıştım ki, zamanla içimdeki çatışmayı inkâr ettim. Bastırılan duygu ölmez; karaktere sızar. Ben de kendime benzemeyen bir hayat yaşamaya başladım. Her “önemli değil” dediğimde biraz daha silindim. Ve bu Ağustos, anladım: içimde bir katil var. Dışa değil, içe dönük bir katil bu. Kendi öz değerimi, sınırlarımı, sesimi boğmuş biri. Bu cinayet yıllar içinde işlenmiş. Her görmezden gelişte, her sineye çekişte bir bıçak daha saplanmış. Katil benmişim. Kurban da…

 Şimdi bu geri dönüş ayında, mezarı kazıyorum. Katili ifşa etmek değil mesele; onu susturmak. Onu etkisiz hâle getirmek. Bir cinayeti daha önlemek için, artık yaşaması gereken başka bir ben var içimde. Henüz yeni doğmuş, yaralı ve oldukça diri. Ağustos hâlâ sıcak ve yakıyor; içimdeki dönüş ise çaresiz…

Şeyda BİLGİN