Hava biraz duruldu. Kavurucu rüzgârların, yanan yaprakların yerini yağmur damlaları alacak, yakındır. Belki gökyüzünde bulutlar görülecek tek tük. O zamana kadar…

O zamana kadar biz seninle sessizce bir duvarın gölgesinde oturacağız. Buğday tarlalarındaki başaklar başlarını eğmiş olacak. Ayçiçekleri yüzlerini güneşe gösterecek, sarıya dönecek uzaklar. Bir kırlangıç kanat çırparak güneşe uçacak. Güneş kızıl, amansız, yakıcı, göz kamaştıran varlığını doyasıya yaşarken ısıtacak, büyütecek, yoracak, bitkin düşürecek. Onsuz hiçbir şeyin var olamayacağını bilerek, egemenliğini bağıracak dünyaya. Geceyi öteleyecek, sabahı erkenden çağıracak. Ama tahtı geçici. Bilmiyormuş gibi yapacak. Üzümleri, böğürtlenleri karartacak, nar çiçeklerini açtıracak. Şeftalilerin ballı pembeliği kırmızıya çalarken, incirlerin gizi açığa çıkacak. Karpuz serinliği gelecek sofralara. Her meyve, güneşin en olgun sesi, yazı tadarken çalan son şarkısı olacak.

Sonra güneş yavaş yavaş, solan kızıllıklar bırakarak kaybolacak. Toprak hala sıcakken, hafif bir esintinin serinliğini duyacaksın. O zamanlarda geceyi gündüzden ayıran çizgi incelecek. Belki Ağustos geceleri başka bir bilinmezin ezgisini üfleyecek kulaklarına. Perseid yağmuru gecenin sessizliğinde bir rapsodiye dönüşecek, yıldızlar birer birer gövdelerinden kopacak, yüzlerce kayan yıldız kaplayacak gökyüzünü, göz açıp kapayana kadar kaybolan izler bırakacak belleklerde. Her parlak iz, dileklere tutunan kısa bir şarkı olacak.

Başka gecelerde Ağustos böceklerinin bitmez tükenmez büyülü notalarına, gardenya, hanımeli kokuları karışacak. Taş sokaklarda el ele yürürken uzanıp sana bir dal yasemin koparacağım. Ağustos rapsodisini dinleyeceğiz. Konuşmadan. Ağustos böcekleri nasıl yıllarca saklandıktan sonra yeryüzüne çıkmanın coşkusuyla ışıklar saçarsa, biz de öyle yaşayacağız bu zamanı. Sonsuzmuş gibi, ama biteceğini bilerek.

“Acıların adını Ağustos koymalılar” demiş Cemal Süreya. Sahi, biz de ayrılacak mıyız?

Bak, Eylül geldi artık.

Füsun Uzunoğlu