Aysun ablam, saatlerdir üstüne “uygun” bir elbise arıyordu. Eline aldığı her kıyafetin bir sorunu vardı. Bu tavırları bir şey beğenmediğinden değildi; son günlerde bir takıntı haline getirdiği inancı yüzündendi. O inancı ablamı, her şeyden ve herkesten uzaklaştırarak, buzullarla çevrili bir dağın zirvesine doğru taşıyordu.
“Neden kırmızı elbiseni giymiyorsun?”; “Yakışmıyor.”; “Eskiden giyerdin.”; “Eskidendi… Bir kadın dulsa, göze batacak renkleri tercih etmemeli”
Ablamın kırmızı rengi ne kadar sevdiğini biliyordum. Eniştemin vefatından sonra “dul” bir kadın olduğu fikrine kapılıp bu fikrin çizdiği çerçeveye göre yaşamaya başladı. Sımsıkı sarıldığı bu saçma düşünceye, eskiden olsa gülerdi.
Haluk eniştemi, serin bir ağustos akşamında geçirdiği trafik kazası sonucunda kaybettik. Eniştem, her zamanki gibi çok içmişti; “arabayı ben süreceğim” diye tutturmuş, ablamı almadan yola çıkmıştı. Ablam, eniştemi taksiyle takip etmiş, yolun sonunda sevdiği adamın sıcak cesediyle karşılaşmıştı. Ablam o akşam göz yaşlarını, ağustos rüzgarlarına teslim etti. O gün ve sonrasında hiç ağlamadı. Dondu; saatlerce, günlerce…  
İlk iki gün müthiş bir çaba harcamasına rağmen, ablamın ağzından tek bir kelime çıkmadı. Sonra kendini karanlığa gömdü. Odasını, ruhunu ve bedenini kararttı. En ufak bir sese, ışığa, renge tahammülü kalmadı. Bu yüzden sık sık sesi yükseldi. Her birimizi kırıp döktü. Güzel anılarımızı kâbusa dönüştürdü. Oysa Ağustos’un başında “bu ay, benim ayım olacak” demiş, en sevdiği şarkı eşliğinde saatlerce dans etmişti.
Bir akşam “ben artık dul ve yaslı bir kadınım” dedi. Bu cümleden sonra yemek masadan kalkıp karanlık ve kasvetli odasına girdi. O günden sonra bir daha bizimle yemek masasında oturmadı. Zorunlu değilse salona da gelmedi. Baş sağlığı için gelenler, daha kapıdan çıkmadan ablam odasına geçiyordu. Kimseyi odasına almıyor, odasından dışarıya tek bir yaşam belirtisi çıkmıyordu. “Yürüyen mezarlık” demişti teyzem. “Bazı kadınlar, ölen eşleriyle beraber gömülürler. Ablan da eşiyle beraber kendini gömmüş, görmüyor musunuz?” dediğinde, beynimde şimşekler çaktı. “Gömülmesine izin veremem” cümlesinden sonra ablamın “mezar”ına girip perdesini sonuna kadar açtım. Kavga kıyamet onu balkona çıkardım. Zorla da olsa bir kahve içimi kadar yanımızda kaldı. Sonra odasına geçip perdelerini tekrar kararttı. Bu hareketine o kadar sinirlendim ki odasına hızlıca dalıp, bütün perdeleri söküp camdan aşağıya fırlattım. Ablam şaşkın, ben şaşkın… Bir süre sessizce birbirimize baktık. Perdesiz bir pencere sayesinde, Ağustos’un bütün serinliği ve renkleri, ablamın odasına davet beklemeden girdiler. Ablam, yatağında sırt üstü uzanıp sokağı dinlerken, yanına uzandım. Elini sıkıca tuttum. Bir kuş kanadı gibi ürkek bir titreme eşliğinde gözlerimiz birbirine kenetlendi. Birbirimizin gözlerinde kalma hali hoşuma gidiyordu çünkü ablamı çok özlemiştim. Aynı evdeydik ama aramızda aşılması imkânsız bir mesafe vardı.
Günler sonra ağustos rüzgârı, ablamın emanet ettiği göz yaşlarını yağmur bulutlarına yükleyip sahibine teslim etti. Bulutların her ayrıntısını ablamın gözlerinde görebiliyordum. Yüzünde ağladıkça beliren bir rahatlama vardı. Sanki hep bu anı beklemişti. Nihayet yüzündeki karanlık yavaş yavaş dağılıyordu.
Gün bitince, sıra geceye geldi. Gecenin ışıkları bizi yalnız bırakmadı. Perdesiz pencereden geceyi izledik. Yıldızlara bakıp, çocukluğumuzu anımsadık. İnsanlar nedense çocukluğuna karşı büyük bir özlem duyuyorlar. Kötü anıları unutup iyileriyle kendilerine bir kaçış odası hazırlıyorlar. O odayı sık sık ziyaret etmese de var olduğuna inanarak kendilerini güvende hissediyorlar. Ya da sadece ben böyle hissediyordum. Ablamın böyle bir odası var mıydı, bilmiyordum. Benimkinden hiç bahsetmedim. Her şeyimi anlatmama rağmen, bu gizli odamı sadece kendime sakladım. Sanki tek bir kişi biliyorsa, herkes bilecek ve ben odamı kaybedecektim.
O akşam yıldızları izlerken ablamın elini, ağlama nöbeti bitene kadar bırakmadım. Az konuştuk, çok sustuk. Sonunda ablamı, o mezarlığından ve yasından kurtardığıma memnundum. Ertesi sabah siyah kıyafetlerini ve yas ritüellerini anımsatan her şeyi bir torbaya koyup çöpe attı. Uzun bir süre penceresine perde takmadı. Annem “komşulara rezil olduk” diye söylendi ama ablam aldırmadı.