Ağustos güneşinin kavurucu sıcağı, denizden gelen tuzlu rüzgârla bile dinmiyordu. Barbaros Abi’nin yıllarca konuşulacak meşhur kayboluşunu işiteceğimi bilmeden boş dükkânda oturuyordum. At hırsızı kılıklı Civan’ın gözlerini hafif kısarak “Abi, olayları duydun mu?” diyerek dükkâna adım atmasıyla başladı her şey.
Civan’ı pek sevmezdim, benim kafa yapımda biri değildi. Hayatını hep maddiyat peşinde geçirir, “Kolay yoldan köşeyi nasıl dönerim?” sorusuyla ömrünü yiyip bitirirdi. Yine de onu yanımda tutardım. Çünkü küçücük deniz kıyısı kasabamızda ne olup bittiğini herkesten önce bilen hep oydu -ve itiraf etmeliyim ki – bu bilgiler bana çoğu zaman lazım olurdu. Nitekim yine büyük bir balık yakalamıştı ki ilk ya da bilemedin ikinci olarak bana haber vermişti.
“Duymadım deme abi, bütün esnaf bu haberle kaynıyor.” Civan, masaya hafifçe dayanıp gözlerini bana dikti.
“Ne olmuş, anlat bakalım.” dedim. Ama biliyordum, lafa işi görülmeden başlamazdı.
“İçim kıyıldı be abi, ne var yiyecek?”
“Osman oğlum, Civan abine bir porsiyon yap getir.” diye seslendim.
“Köfteler hazırlanırken anlatayım o zaman abim.”
Köftelerin kokusu Civan’ı rahatlatmıştı; sandalyesine yaslandı, biraz gevşedi:
“Barbaros Abi kayıp.”
“Ne demek kayıp?”
“Yok, bulamıyorlar bir türlü. Dur, baştan anlatayım. Her şey bizim Tırcı Hüseyin’in Ukrayna’ya mal bıraktıktan sonra litrelerce votka getirmesiyle başlamış abi.” dedi. “Sen bilirsin, Barbaros Abi içmeyi çok sever adeta sünger gibi çeker.”
Civan’ın anlattıklarına biraz bozulmuştum doğrusu. Barbaros Abi alkolik değildi, içki onun sadece bir bahanesiydi. Asıl bağımlısı sohbetti. Olsa olsa “sohbetkolik”ti. Güzel bir muhabbet buldu mu dayanamaz, hemen oturur, tanıdık olsun olmasın herkesle muhabbete dalardı.
“Daldın abi, devam etmeyeyim mi?” diye sordu Civan, göz ucuyla bana bakarak.
“Yok yok devam et.” dedim, merakla bekleyerek.
“Şimdi.” diye başladı Civan, “Bunlar Hüseyin’le Kumsal’ın sonundaki Milli Park’ın orada demlenmişler. Votkanın adını duyunca etraflarındakiler artmış. Kuaför Fevzi de elinde kavun ve beyaz peynirle gelince biliyorsun, akşamlar tam kararında ne sıcak ne soğuk… Saatlerce oturmuşlar orada. Ayten Hanım’ın oğlu ve bizim emekli müsteşar da gelmiş yanlarına.”
İçeri giren birkaç turist, Civan’ın dikkatini dağıtmıştı. Barbaros Abi’ye ne olduğunu öğrenmek istiyorsam hemen harekete geçmeli, Civan’ın bir şekilde yolu kasabamıza düşen garip yabancılara hayali tur satmasını engellemeliydim. Olmayan İngilizcemle hemen yanlarına gittim:
“Velkım, velkım, vat du layk?”
Ne dediklerini pek anlamadım ama bizim Osman hemen durumu kavradı. Biri vejetaryenmiş, et yemiyormuş; ona patlıcanlı köfteyi, köftesiz vermeye razı olduk. Ben sipariş işini halledince Civan’ın yanına döndüm. Köftesi gelmiş, piyazla karıştırıyordu.
“Geceye doğru herkes tek tek ayrılmaya başlamış. Müsteşarın eşi aramış. Ayfer Hanım da tam oradan geçerken oğlunu koluna takmış. Geriye bizim üç kafadar kalmış. Hüseyin, Ukrayna’dan mal alırken adamların ne kadar suratsız olduklarından ama Yunanistan’dan mal alırken nasıl sıcak karşıladıklarından bahsedince ‘Yunanlar kardeş gibiler’ sözüyle Barbaros Abi birden hiddetlenmiş.”
Eyvah, dedim içimden. Barbaros Abi’ye şu hayatta iki şeyden bahsetmeyeceksin: Birincisi, Fenerbahçe’nin Galatasaray’dan yediği altı gol; ikincisi ise Yunanların bize ne kadar çok benzediği.
“Yapılır mı bu, Civan? Hüseyin bilmiyor mu Barbaros Abi’nin Kıbrıs Harekâtında asker olduğunu?”
“Abi, bilmez olur mu? Her gün Samos’a bakıp söver Barbaros Abi. Bunun boşluğuna gelmiş işte. Kuaför Fevzi ‘Aman abi, otur yerine.’ dese de Barbaros Abi Samos’a bakarak ‘Hadi toplayın silahları, gidiyoruz!’ diye hiddetlenmiş. Ama bizimkiler sarhoş, Barbaros Abi onlardan daha da sarhoş. Konu bir şekilde kapanmış. Sabahın üçüne kadar Yunan karasuları konularına girmeden muhabbete devam etmişler sonra evlere dağılmışlar.”
“Ee, o zaman kayıp değildir, evine gitmiştir belki.”
“Olay da burada kopuyor ya!” dedi Civan, son köfteyi ağzına tıkarken. “Barbaros Abi evine hiç gitmemiş. Şengül Abla öğlene doğru artık kocası eve gelmeyince önce bizim bakkala uğramış. Bakkal ‘Onlar gece Milli Park’ın orada demleniyordu, abla’ deyince misafirlerin erken ayrılanlarından önce Müsteşar’a sonra da Kuaför Fevzi’ye ulaşmışlar. Her yeri dolanmışlar ne bir gören var ne duyan.”
Civan yemeğini bitirmiş, tatlı ne var diye bakıyordu. O sırada Kuaför Fevzi’yi dükkânın önünde gördüm. Turistler dükkândan çıkmaya çalışırken “Ekskuiz mi?” diye seslenip aralarından sıyrılarak Fevzi’yi yakaladım. Bin bir ısrarla içeri aldık. Osman hemen Fevzi’ye çay getirdi. Bunu gören Civan: “Ben de bir tane alırım.” dedi.
“Geceden beri başımız dertte, Barbaros Abi yüzünden.” dedi Fevzi. “Hüseyin’le saatlerdir karakolda ifade veriyoruz.”
“İfade mi? Ne ifadesi?”
“Barbaros Abi’nin bizimle olduğu söylenince jandarma bizi aldı. Anlatmaya çalıştık. Biz, Barbaros Abi’nin yanından gece 03.00’te çıktık. ‘Bilmiyoruz’ dedik ama saatlerce tuttular. Sonra Milli Park’ın bekçisini getirdiler. Adam, Barbaros Abi’nin bizden sonra biraz daha kalıp içtiğimiz yerde oturduğunu, sonra da ‘Seni lanet Samos!’ diyerek denize girdiğini söyledi.”
“Eyvah!” diyerek şaşırdım.
“Bizle de otururken ‘Hadi toplanın, kuşatalım, alalım adaları geri!’ diyordu. Acaba dedik, bilmeden böyle gidip Allah göstermesin boğulmuş olmasın.”
“Barbaros Abi yüzmeyi çok iyi bilirdi. Sezon açılmadan denize ilk o girerdi.” diye savunmaya çalıştı Civan.
Kaç çay içtik bilmiyorum. Herkes, aklına getirmek istemediğini dillendirirse gerçek olur diye sesini çıkarmadığı olasılık zaman geçtikçe daha da olası geliyordu. Ortamın ağırlığını dağıtmak için Barbaros Abi ile tanışma hikâyemizi anlattım. Buraya dükkânı ilk açtığımda dükkânın önünden geçerken beni nasıl yakaladığını, dükkânı gezip “İyi, iyi ama iki kadeh rakı da koysan daha güzel olur.” diye akıl verişini anlattım. Bir türlü ikna edememiştim alkol için ruhsat gerektiğini ama güzel muhabbet ettiğimizi hatırladık.
“Ah, tipik Barbaros Abi.” diyerek gülerken aniden Kuaför Fevzi’nin telefonu çaldı.

“Ne? Yok artık! Bu adam bizim kalbimize indirecek bir gün!”
Telefonu hâlâ kulağında tutarak bana döndü:
“Çabuk, yerel kanalı aç!”
Osman hemen yerel kanalı açtı. Akşam haberleri yeni başlıyordu. Sarışın bir kadın, gözlerini iri iri açmış; son dakika haberlerini veriyordu:
“Sayın seyirciler, bu akşamki bültenimizi bir son dakika gelişmesiyle açıyoruz. Sabah altyazıyla verdiğimiz Ege Denizi’ndeki Yunan Sahil Güvenlikleri ile olan anlaşmazlık sonunda çözüme kavuştu.
Bölgemizdeki muhabirin aktardığı bilgilere göre Barbaros Akyazı isimli 60’lı yaşlarda bir vatandaşımız; suda sırtüstü, bilinçsiz bir şekilde yatarken Yanis adlı bir Yunan balıkçı tarafından kurtarıldı.
Ancak vatandaşımızın kaçak yollarla Yunanistan’a girmeye çalıştığını düşünen Yunan Sahil Güvenlik Kuvvetleri, silahlarını Barbaros Akyazı’ya yöneltince Yanis adlı balıkçı Barbaros Akyazı’nın önüne geçip onu koruyarak durumu açıklamış; böylece Yunan kuvvetleri, Barbaros Akyazı’yı Türk yetkililere teslim etmiştir.
Böylece gerginlik kısa sürede sonlanmıştır.
Şimdi ekranlarımızı, güvenlik güçlerimizin devir teslim sırasında Barbaros Akyazı ve Yanis adlı Yunan balıkçı ile yaptığı röportaja çeviriyoruz.”
Hepimizin ağzı açık kalmıştı. Sabahtan beri ortalığı karıştıran Barbaros Abi’yi seyrediyorduk ekranda.
Tuzdan yer yer dalgalanmış gömleğiyle ekrandaydı. Yine hiddetlenmişti, kendine yönelen mikrofona tükürüklerini saçarak konuşuyordu:
“Ben kaçak değilim. Asla ülkemden kaçmam! Kıbrıs gazisiyim! Bakınız, Yanis kardeşim açıklasın! Biz komşuyuz bu denizde! Ha dolma, ha dolmades! Tamam kardeşim, çekme artık!”
Barbaros Abi’nin güzel haberini duyunca hepimiz sevinçten havalara uçtuk. Kuaför Fevzi derin bir “oh” çekti. Biraz da bu derin iç çekişte, başına bela olabilecek bir davadan yakasını kurtarmanın rahatlığı vardı. Osman, dükkândan çıkıp diğer esnafa haber vermeye gitti. Gözlerim Civan’a dikildi, ne diyeceğini merak ediyordum.

Civan biraz etrafı kolaçan edip:
“Bu güzel haberle ağız tadım da değişsin. Tatlı ne vardı abi?” dedi.

Damla İnan Julian