Okuduğum kitapları bitirince, eğer bende hatırı sayılır bir iz bıraktıysa o günün tarihiyle birlikte birkaç cümlelik notlar yazar, düşüncelerimi belirtirim. Yıllar sonra aynı kitabı tekrar elime aldığımda o güne ait kitabın bende bıraktığı izi okumak ve hatırlamak isterim.

Bir süredir –anın ne kadar değerli bir şey olduğunu keşfettiğimden beri diyelim– zevkle sürdürüyorum bu “geleneğimi.”

Büyük düşünürler hakkında, onların düşünce yapılarını ve uğraştığı alanları özetleyip genel bir çerçeve çizmeye çalışan kitap serilerinden merak edip aldığım Adorno isimli kitabın ilk sayfalarında bir yere şu notu yazmışım: “Bu kitabın içine giremedim, yarım bırakıyorum. Adorno’yu anlayamadım. Belki tekrar okumalı.”

Açık yürekli olduğum ve anlamadığım bir kitabı –pek adetim olmasa da– yarıda bırakma cesareti gösterdiğim için kendimi tebrik ediyorum. Sorun ne Adorno’da ne de Adorno’nun düşüncelerini biz okuyucular için olabildiğince özetlemeye, aktarmaya çalışan yazarda. Sorunun bende olduğuna eminim.

Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır.” Bana Adorno’yu okuma ve anlama ihtiyacı hissettiren sözü buydu işte. Bu söz, şiir yazan ve üzerine düşünmeye çalışan biri olarak beni de hedef alıyor. Eğer şiir yazıyorsanız sizlere de bir sorumluluk yüklüyor.

Madem Adorno’yu belinden kavrayıp tam anlamıyla kaldıramayacağım, o zaman ben de onu ceketinin bir yerinden tutar, bu ünlü sözünden çekiştirebilirim diye düşünüyorum.

Theodor W. Adorno, 11 Eylül 1903’te Almanya’nın Frankfurt kentinde doğmuş, 6 Ağustos 1969’da İsviçre’de hayata veda etmiş. Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimlerinden. Felsefe, sosyoloji, estetik ve müzik kuramı alanlarında pek çok eser vermiş. Modern toplumun kültürel ve ekonomik yapılarını Marksist teori, Hegelci diyalektik ve psikanalizden beslenerek sorgulayan bir düşünür. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi baskısından kaçıyor ve ABD’ye yerleşiyor; savaş sonrası yeniden Frankfurt’a dönüyor. Çalışmaları daha çok sanat, kültür endüstrisi ve modernite eleştirisi üzerine yoğunlaşıyor. Düşünceleri, özellikle sanatın etik sorumluluğu ve kültür endüstrisinin toplumu nasıl biçimlendirdiği konularında derin tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Adorno, 1949 tarihli Kültür Eleştirisi ve Toplum isimli denemesinde şiiri Auschwitz’ten önce ve Auschwitz’ten sonra olmak üzere bıçak gibi iki safhaya ayırmasında, Yahudi kökenli bir aileden gelmesi ve ilerleyen yıllarda Nazi zalimliğinden nasibini alarak ülkesini terk etmek zorunda kalması elbette büyük bir etken. Ona göre Auschwitz kelimenin tam anlamıyla bir barbarlık. Barbarlık, yani uygarlık dışı; yani şiddet, yani yıkım. Sadece Adorno için değil, Auschwitz aynı zamanda uygar olduğunu düşünen her bir birey için insanlığına dair bir turnusol kağıdı.

Gelin görün ki sorun da burada başlıyor; en modern, en gelişmiş uygar toplumlar bile barbarca suçlar işleyebiliyor. Goethe okuyan, Beethoven dinleyen, teknik ve bilimde ilerlemiş Almanya’nın topraklarından Naziler filizlenip dikenli kollarıyla tüm Avrupa’yı sarıp nefes alamaz hâle getirebiliyor. Bu durum Adorno için kültürel ve ahlaki bir çöküşün göstergesi.

Adorno, bu çöküşün toz dumanı içinde sanatın hem topluma bağlı hem de ondan kopuk olması gerektiğini savunuyor. Sanat (doğal olarak sanatçı) yaşadığı topluma bağlıdır çünkü ondan ne kadar uzaklaşabilir, ona ne derece kulaklarını tıkayabilir ki? Yaşadığı dönemin çelişkilerini, ideolojilerini doğal olarak her eserinde birebir taşıyor olacaktır. Diğer yandan sanat, toplumdan kopuktur; çünkü onunla arasına bir mesafe koyabilmeli, başka bir olasılığın mümkün olduğunu hissettirmelidir. Her şeyi, olduğu gibi aktararak yerinde saymamalı.

Adorno’ya göre popüler kültür ürünleri, seri üretim mantığıyla toplumu durağanlaştırıyordu. Bireyi düşünmeye, sorgulamaya itmek yerine sanatı bir tüketim malı hâline getirmekteydi. Peki, bu durumun panzehiri nedir diye sorar Adorno. Cevabı basit: Sanat rahatsız olmalı, rahatsız etmeli, alışkanlıkları bozmalı. Avangart işlerin peşinde koşmalı sanat ve sanatçı. Kolay bir haz sağlayıcı değil, gerekirse form kırıcı, pasif izleyiciyi sarsan bir rol oynamalı.

Peki, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözüne geri dönelim ve Adorno’nun yukarıda özetlemeye çalıştığımız düşünce yapısına şiir penceresinden bakalım. Şiir, üreticisi olan şair tarafından bir güzelleme, bir yaraya pansuman olarak üretilebiliyor olabilir. Şiirin insanlık tarihi boyunca olaylara (ör: savaş), şairin muhatap olduğu kişiye (ör: sevgili) güzelleme olarak üretildiği durumlar sık sık karşımıza çıkar. Bu elbette ne şair ne de şiir için kınama gerektiren bir durum. Fakat buradan yola çıkarak Adorno, şiirin trajediyi hafifletmeye veya estetize etmeye meyilli olduğunun altını çizer. İşte tam burada kültürel bir faaliyet ve ahlaki bir tehlike doğabilir. Trajedi karşısında pasif kalan şiir, ahlaki çöküşü hızlandırabilir ve okuyucuyu pasifize eden bir role bürünebilir.

Auschwitz sonrası şiir, bu barbarlık ile yüzleşmek zorundadır. Artık hiçbir şey olmamış gibi davranamaz. Onunla, uygarlığın barbarlığıyla yüzleşmesi gerekmektedir. Şiir, sadece bir dekorasyon öğesi olarak o batağa saplanıp kalmadan, kendi diliyle acının yarattığı kırılmayı, biçime olduğu kadar biçeme de yedirerek ona cephe almalıdır. Şiir hiçbir dehşeti yumuşatamaz; eğer yumuşatırsa o barbarlığa ortak olur.

Adorno’nun sanata, şiire böylesi bir görev yüklemesi elbette katı bir tutumdur. Yer yer Auschwitz’ten sonra artık sanat yapılmamalı, şiir yazılmamalı anlamı çıkabilir. Fakat onların önüne bir set çekmeye çalışmaz; sadece etik bir uyarı vermekle yetinir.

Peki, Auschwitz’ten sonra şiir yazılmadı mı? Elbette yazıldı, yazılmaya da devam ediyor. Fakat bir şair var ki Adorno’nun açtığı bu tartışmaya o dönemde en önemli örneği veriyor; sahneye Ölüm Fügü şiiri ile Paul Celan çıkıyor. Celan, Yahudi bir şair; ailesi Nazi toplama kamplarında öldürülüyor. Kısacası Adorno’nun bahsettiği “uygar barbarlığı” yakından yaşamış bir şair. Ölüm Fügü şiiriyle soykırımı anlatmak için ritmik tekrarlar kullanarak, klasik şiir dilinden uzak durarak, kopuk ve kırık dizelerle örüyor Ölüm Fügü’nü. Rahatsız edici ve normalleşmiş ölüm duygusunu estetik süsleme olmadan, sert, doğrudan tekrarlarla veriyor.

Celan’da olduğu gibi, benzer negatif estetik yaklaşımını Nelly Sachs Ey Bacalar şiirinde, yine toplama kamplarının bacalarını doğrudan şiirinin merkezine koyarak Adorno’ya göz kırpar. Dan Pagis’in Mühürlü Vagonun İçine Kurşun Kalemle Yazılmıştır şiiri de benzer dil yapısını kullanarak toplama kamplarına girip çıkan tren vagonlarını ve içerisinde yaşananları bir şekilde okuyucunun gözüne sokar.

Özellikle Paul Celan’ın Ölüm Fügü şiiri sonrası Adorno, yukarıda tartışageldiğimiz sözünü kısmen yumuşatır ve kimi edebî çevrelerce yanlış anlaşılan konuyu netleştirir. Negatif Diyalektik adlı eserinde şu cümleleri kullanır: “Sürekli acı, işkence gören bir insanın çığlığı kadar ifade hakkına sahiptir; bu yüzden ‘Auschwitz’ten sonra şiir yazılamaz’ demek hatalı olabilir. Ancak daha az kültürel olan şu soruyu sormak yine de meşrudur: Auschwitz’ten sonra yaşamak mümkün müdür?”

Belki o gün, Adorno’yu anlatan o kitabı tam anlamıyla kavrayamamış olabilirim; ama yıllar sonra en azından Adorno’yu bana yakınlaştıran o ünlü cümlesini biraz da olsa sindirebildiğimi düşünüyorum. Şimdi sıra bu sözü biraz daha genişletmek, günümüze çekmek, güncellemek gerek. Şöyle ki: Filistin’de yaşananlardan sonra şiir yazmak barbarlık değil midir? Ortadoğu’da olsun, dünyanın pek çok yerinde olsun, yaşanan savaşlardan sonra şiir yazmaya ne demeli?

Şu an itibarıyla Adorno’ya bir Z raporu verelim:

-Sevgili Adorno, hâlâ barbarız, hâlâ şiir yazıyoruz ve üstüne üstlük kendimize hâlâ uygarız diyoruz. Ahvalimiz budur. Saygılar.

Mehmet TÜREL