Aydınlık bir bahar sabahı güneşin henüz ısıtmaya başladığı Burgaz Adaya yanaşan vapurdan el ele tutuşan baba kız indi. Çocuk sevinç içindeydi. Gözleri ışıltılar saçıyordu. Baba kızının bu halini görünce yüzüne bir tebessüm yayıldı. Birlikte faytonların bulunduğu yere gittiler. Faytonlar sıraya dizilmişti. Yaşlı bir adam onlara en öndeki faytonu işaret etti. Öndeki faytona bağlı olan zayıf, çelimsiz at boynundaki torbasından yem yemeye çalışıyordu. Kız atı görünce babasına dönüp, “Yürüyemez miyiz”, dedi. Babası, kızına dönerek “Yavrum” dedi, “Gideceğimiz yer adanın öteki ucu. Yol çok uzun, üstelik bazı yerleri yokuş. O nedenle faytona binmek zorundayız”. Kız sesini çıkarmadı, gönülsüzce bir deri bir kemik kalmış atın çekeceği faytona bindiler. Kızın yüzü asıktı. Fayton hareket edince yüzüne çarpan serin hava biraz rahatlattı. At görünüşünden umulmayan bir güçle faytonu çekmeye başlamıştı. Arkasına yaslandı, çevreye bakmaya başladı. İskele meydanından ayrılmışlar çam ağaçları arasından geçen yolda ilerliyorlardı. Deniz pırıl pırıl parlıyordu. Martılar, küçük tekneler, az önce indikleri vapurun iskeleden ayrılırken arkasında bıraktığı beyaz köpükler bir tablo gibi görünüyordu.
Düz yollarda oldukça iyi giden fayton yokuşa geldiğinde yavaşlıyordu. Kız babasına, ‘Bizi götürebilecek mi’, der gibisinden bakınca babası hafifçe gözlerini kapatarak, ‘Merak etme, onlar bu yollara alışıktır, götürür’, dedi sessizce. Kız başını kaldırarak ata bakıyor, gayretle faytonu çekişini izliyor, hayvanın çıkardığı soluk seslerini dinliyordu. Kız birden babasına dönerek neşe içinde, “Baba hatırlıyor musun, geçen yıl gittiğimiz tatil köyünde ulaşımı elektrikli araçlarla sağlıyorlardı”, dedi. “Hem sessiz, hem çevreci. Adada böyle bir ulaşım ağı kurulamaz mı”? Adam, “Doğru” dedi kızına. “Pek tabi kullanılabilir”. “O zaman niçin kullanmıyorlar, atlara bu sıcak havada eziyet çektiriyorlar”, dedi çocuk. Adam kızına dönerek, “İstersen dönüşte iskelede bulunan belediyenin şikâyet ve dilek kutusuna bu isteğimizi bir mektupla bildirelim”, dedi. Kız mutlu bir şekilde, “Evet baba” dedi, “Bildirelim. Böylece atları bu zor işten kurtarmış oluruz”. “Belki önümüzdeki yıl bu isteğin gerçekleşir”, diye ekledi babası. Atlar özgür kalacak diye düşünen kız babasının elini teşekkür eder gibi sıktı.
Şimdi düz bir yoldan gidiyorlardı. At faytonu rahat bir şekilde çekiyordu. Bir süre sonra adanın öteki tarafına gelmişlerdi. Faytondan indiler. Kız öne, ata doğru gelerek, “Önümüzdeki yıl kurtulacaksın” dedi. Atın ağzındaki köpükleri, sırtından yol olup akan terleri görünce içi ezildi, sanki faytonu kendi çekmiş gibi bir yorgunluk hissetti. Mutlaka dönüşte o mektubu yazıp atları bu zor durumdan kurtaracaktı. Hafifçe eğimli bir yoldan yürüyerek kayaların üzerine yapılmış kır kahvesine geldiler. Kız dönüp arkasına baktı, fayton görünmüyordu. ‘Seni kurtaracağım’ dedi içinden. Güneş yükseliyor, hava biraz daha ısınıyordu. Babası kendine bir çay, kızına da meyveli gazoz söyledi. İçeceklerini bitirdikten sonra dolaşmaya çıktılar. Hafif bir rüzgârın ürperttiği deniz güneşin ışıkları altında parlıyordu. Uzaktan geçen yelkenli bir tekneye el salladı kız. Babası gülerek “Bizi göremezler” dedi. “Olsun” dedi kız, “Belki görürler. Hem teknenin içinde bizim tarafa bakan meraklı bir çocuk olabilir”. “Doğru” dedi babası, “Olabilir”. Hafifçe eğimli yokuşu tırmandıktan sonra bir düzlüğe ulaştılar. Rengarenk kır çiçekleri yeşil çimenler arasından onlara bakıyordu. Babasının elini bırakan kız koşmaya başladı. Çiçeklerin arasına oturdu, babasına “Hadi baba sen de gel” diye bağırdı. Terlemiş, soluk soluğa kalmıştı. Aklına faytonun atı geldi. ‘Ben de onun gibi oldum, ağzımda köpüklerim eksik’ diye düşündü. Nefesi sakinleşince çevresine bakmaya başladı. Papatyalar, adını bilmediği sarı, eflatun çiçekler, yeşil halı gibi uzanan çimenler. Ellerini uzatarak onları yavaşça okşadı. Gökyüzü masmavi görünüyordu, tek bulut bile yoktu. Biraz ileride çamlık başlıyordu. Bazılarının gövdesini saran sarmaşıklar vardı. Dalları hafifçe sallanıyor, martılar havada süzülüyordu.
Bir süre sessizce oturdular. Kız gözlerini kapattı, kulağına gelen sesleri dinlemeye çalıştı. Dallardaki rüzgârın hışırtısı, çevresinde uçuşan böceklerin sesi. Dalmıştı. Babasının sesiyle kendine geldi, adada olduklarını hatırladı. “Farkında mısın” dedi kızına, “Ada yaşayan bir canlı gibi. Ağaçlar, kuşlar, böcekler, çiçekler, deniz, balıklar, rüzgâr ve güneş birbirini tamamlıyor, bir bütün oluşturuyor”. Kızın yüzü aydınlandı, babasına dönerek “İnsan da bir ada gibi”, dedi. Babası soran gözlerle bakınca kız devamla, “Evet insan da bir ada”. Küçük kız bilgiç bir eda ile sürdürdü konuşmasını. “Adanın üzerindeki ağaçlar benim saçlarım, çimenler, kolunu babasına göstererek, benim ince tüylerim, şu ileride denize doğru uzanan kayalıklar benim parmaklarım, denizdeki balıklar damarlarımda dolaşan alyuvarlarım”. Hızla anlatıyordu. Nefes almak için susunca babası “Tamam” dedi “Anladım insan da bir ada gibi. Aferin, güzel bir benzetme”. Saçlarından öptü. Kız mutlu olmuştu.
Biraz daha oturdular. Sonra babası “Haydi” dedi kızına “Geri dönüp yemeğimizi yiyelim. Bak kır kahvesinin bacasından yükselen dumanlara. Mis gibi bir koku bu tarafa doğru geliyor”. “Evet baba” dedi kız, “Benim de karnım acıktı”. El ele kır kahvesine doğru inmeye başladılar. Yemeklerini yerken adam kızının söylediklerini, ada ile insanın benzerliklerini düşünüyordu. Hiç böyle bir yaklaşım aklına gelmemişti. Kızıyla gurur duydu. ‘Keşke annesi de’ dedi içinden, gerisini getiremedi. Kızına baktı. Mutlu görünüyor, iştahla yemeğini yiyordu. O gün güzel bir gündü. Aydınlık, ferah, mutlu bir hafta sonu.
Dönüşte kız bir demet kır çiçeği topladı. “Annem için” dedi, “Çok severdi bu çiçekleri”. Sesi buğuluydu. Babası yutkundu, bir şey demedi. İkisi de hüzünlüydü. Birbirlerinin yüzüne bakmadan yürüyorlardı. Sessizlik bir duvar gibi aralarında yükseliyordu. Adamın kızına soracağı bir soru kalmıştı, ada ve insan benzerliği ile ilgili olarak. Dönüş vapuru ile ayrılırken ikisi de adaya bakıyordu. Baba muzip bir ses tonu ile adanın en tepesindeki kayalıklarda küçük, sivri bir çıkıntıyı göstererek, “Bunu neye benzeteceksin bakalım küçük hanım” dedi. Yüzü aydınlanan kız babasına dönerek, “Burnumun ucundaki sivilceye” dedi. “Daha bu sabah fark ettim”. Kızı doğru söylüyordu. Minik burnunun ucunda pembe bir sivilce baş göstermişti. Sıkıca sarıldı çocuğa. Tam bu sırada kız birden bağırdı, “Baba mektup yazmayı unuttuk”.
Nezir Suyugül

Yediden yetmişe sıcacık bir öykü…👍👏